Son Yazılar

Son Yazılar

Soğuk havada neden ağrılar artıyor?

- 12 Kasım 2018 Pazartesi No Comments
Günümüzde pek çok kişinin muzdarip olduğu bel, boyun ve sırt ağrısı soğuk havalarda iyice artıyor. Bugünlerde polikliniklere başvuruların önemli bir kısmını bu şikayetlerle gelenler oluşturuyor. 

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar "Günümüzde kronikleşmiş, uzun dönemli ve tekrarlayıcı omurga sorunlarıyla çok sık karşılaşıyoruz. Kişinin günlük yaşam kalitesini iyice düşüren bu sorunlar özellikle sonbahar ve kış aylarında daha da fazla karşımıza çıkıyor.

Omurganızda sorun var ise soğuk hava hemen her zaman olumsuz etkileyecek ve bu şikayetlerde artışa neden olacaktır" diyor. Yrd. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar bel-boyun ve sırt ağrılarının soğuk havalarda neden artış gösterdiğini anlattı, korunma yollarına yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern çağın en sık karşılaşılan sorunları arasında şüphesiz bel, boyun ve sırt ağrıları geliyor. Gerek kendimiz gerekse çevremizde gün geçmiyor ki 'her yanım ağrıyor' sözlerini duymayalım. Özellikle çağımızın genel hali olan masa başında saatlerce bilgisayar ekranına kilitlenmiş halde çalışma, omurgamızın akıllı telefon, tablet, laptop ve bilgisayar kullanırken neredeyse şekilden şekile girmesi, klima önünde kalma ve ağır poşetler taşıma gibi pek çok faktör farkında olmadan omurgamıza zarar vermemize neden olabiliyor!

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar "Kronikleşmiş bel, boyun ve sırt ağrılarının altında disklere ait yıpranma ve fıtıklardan omurgada kaymaya bağlı sinir sıkışmalarına dek çeşitli nedenler yatmakta. Birçok kişinin şikayetleri ilaç ve dinlenme ile kısa sürede geçebilirken, hatırı sayılır bir grup ise kronikleşmiş, uzun dönem, tekrarlayıcı omurga sorunları yaşıyor ve bu grup hastalarda her şey yolundayken ağrı, tutukluk, hareket kısıtlılığı, kola, bacağa yayılan ağrı ve uyuşma atakları soğuk havalarda tetikleniyor" diyor.

Soğuk havada neden ağrılar artıyor?

Sonbahar ve kış ayları bu sorunların birdenbire rahatsızlık yaratmaya başladığı dönemler. Peki neden soğuk havalarda bizleri doktorlara gidecek kadar ağrıtan omurga sorunları yaşıyoruz? Yrd. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar bunun nedenlerini şöyle açıklıyor: "Çünkü sorunlu, düzenini korumakta zorlanan omurgamız sıcak ortamda daha rahat oluyor. Kaslak daha gevşiyor ve mekanik olarak omurgamızın hareketleri kolaylaşıyor. Sorunlarıyla daha kolay baş ediyor ancak omurganızda sorun var ise soğuk hemen her zaman olumsuz etkileyecek ve şikayetlerde artışa neden olacaktır. Çünkü soğuklarla birlikte spazmlar, gerginlik ve hareket yeteneğinde azalma omurganın toleransını da azaltıyor, klima önünde uzun süre kalmak, açık araba camından gelen rüzgar, özellikle de terlemiş birisinde kaslarda spazma, omurgada katılık, gerginlik ve ağrılara yol açıyor.

" En ufak ters bir hareketin bile 'bardağı taşıran son damla etkisi' yapabildiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Hamit Aytar "Omurgalar güçlü olmadığı zaman, sabah lavabo önünde el yıkamak için ufak bir eğilme hareketi, bir kuvvetli hapşırık, masanın üzerindeki bardağı eğilip alıvermek bile belde, boyunda tutulma ve sırtta bıçak saplanır ağrıyla kişileri biz beyin cerrahlarına getirebiliyor. Unutmayalım ki omurga sağlığımızı korumak, sorunların farkında olmak tedavi seçeneklerinden çok daha önce geliyor" diyor.

Bel, sırt ve boyun ağrısına karşı 9 etkili önlem

  • Omurganızı her zaman sıcak tutmaya dikkat edin, terledikten sonra soğuğa çıkmayın.
  • Fazla kilolarınızdan kurtulun, hatta ideal kilonuzda olmaya çalışın.
  • Hareketsiz kalmayın, çünkü hareketsiz bir yaşam tarzı omurganızı zayıflatıyor.
  • Uzun süre aynı şekilde hareketsiz kalmayın.
  • Düzenli egzersiz yapın. Boyun, sırt, bel ve hatta merkez bölgesi yani karın kaslarınızın gücü arttıkça omurganıza, özellikle bozuk disk yapılarınıza binen yük çok azalacak ve en önemli ilaçlarımızdan birisi olacaktır.
  • Klima önünde durmayın, otomobil camından sürekli rüzgar almayın.
  • Masa başında bilgisayar önünde uzun süre kalmak, omurgamızın en huzursuz olduğu, en kötü omurga pozisyonlarının başında geliyor. Bilgisayara eğilmekten kaçının.
  • Çalışma ortamınızı gözden geçirin ve ergonomik, bel destekli bir koltukta oturun.
  • Masa başında çalışırken mutlaka dik oturun, 'iki büklüm' dediğimiz halde tablet, laptop ve cep telefonu kullanımının omurganıza ne kadar zarar verdiğini unutmayın.

Düzenli sıvı tüketimi ile vücut ağırlığı kontrolü

- No Comments
Düzenli olarak su içmek günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası ancak birçok kişi tarafından ihmal ediliyor. 

Sıvı tüketiminin önemi hakkında açıklamalarda bulunan Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı ve Türkiye Diyetisyenler Derneği İstanbul Temsilcisi Prof. Dr. Murat Baş "Sıvı tüketimini sadece fiziksel hareketlerimizi değil aynı zamanda psikolojimizi ve zihinsel faaliyetlerimizi de olumlu yönde etkiliyor." dedi.

Her gün düzenli olarak tüketilen su böbrekler, kalp ve karaciğer başta olmak üzere bütün organların yenilenmesini sağlıyor. Sıvı tüketiminin vücuda etkisi ve düzenli tüketiminin önemi hakkında açıklamalarda bulunan Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı ve Türkiye Diyetisyenler Derneği İstanbul Temsilcisi Prof. Dr. Murat Baş "Az miktarda sıvı tüketilmesi vücut ağırlığı artışından ciddi hastalıklara kadar pek çok olumsuz tabloya neden olabiliyor. Bu nedenle gerek vücut ağırlığı kontrolü için gerekse sağlıklı kalabilmek için her gün düzenli olarak yeterli sıvı tüketmemiz gerekiyor." diye konuştu.

Günlük sıvı tüketme ihtiyacının kişiden kişiye değişebileceğinin ve bu durumun yaş, iklim, fiziksel aktivite yoğunluğu gibi birbirinden farklı faktörlerden etkilendiğinin altını çizen Prof. Dr. Murat Baş, "Biz diyetisyenler insanlara susuzluk ihtiyacını karşılamak amacıyla yeterli miktarda sıvı tüketmeleri gerektiğini ısrarla vurguluyoruz. Çünkü, terleme ile artan sıvı ve mineral kaybının önlenmesi için yeterli sıvı alımı büyük önem taşıyor. Ayrıca, yaşamın her döneminde yeterli sıvı alımı vücutta oluşan toksinlerin atılması, vücut fonksiyonlarının düzenli çalışması, metabolizma dengesinin sağlanması, metabolizmayı çalıştırıp günlük harcanan enerjiyi arttırmada da hayati öneme sahip.

Yeterli sıvı alımını kontrol etmenin en iyi yolu idrar takibidir. İdrar renginin koyulaşması, yeterli sıvı alınmadığına iyi bir işarettir" şeklinde konuştu.

Düşük kalorili ve kalorisiz içecekler de sıvı ihtiyacını karşılayabiliyor

Günümüzde insanların sıvı ihtiyacını karşılayabilmelerine yardımcı olmak için çeşitli içecekler bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Baş, "Özellikle taze sıkılmış meyve suları, süt, ayran, çay, bitki çayları ve sporcular için sporcu içeceklerinin yanı sıra düşük ve kalorisiz içecekler de vücudun sıvı ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılabilir" dedi.

Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA)'nda, yetişkin bir kadın için önerilen günlük su tüketim miktarının günlük 2,5 litre, yetişkin bir erkeğin ise günlük su tüketim miktarının 3 litre olması gerektiği belirtiliyor.

Kanser düşmanı 10 besin

- No Comments
Kanserde en etkili ve en ucuz tedavi o hastalığa yakalanmamakla mümkün, bu yüzden koruyucu hekimlik kanser tedavisinde çok önemli bir yer tutuyor. Kansere karşı en büyük silah ise kuşkusuz doğru beslenme. Zerdeçal, brokoli, Brüksel lahanası, soğan, sarımsak ve Omega 3 kaynağı balıkları düzenli tüketerek bazı kanser türlerinden korunmak mümkün.

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'nun istatistiklerine göre ülkemizde her yıl 160 binden fazla kişi kansere yakalanıyor. Bu kabaca günde yaklaşık 450 insanımıza kanser teşhisi konduğu anlamına geliyor. Tablo her ne kadar vahim gibi gözükse de, kansere karşı doğru beslenme silahını kullanarak kansere yakalanma riskini azaltmak mümkün. İAÜ VM Medical Park Florya Hastanesi'nden Uzman Diyetisyen İrem Gündoğan, 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla kanser düşmanı besinlerle kanserden nasıl uzak durabileceğimiz ile ilgili önemli tavsiyeler verdi.

İŞİN SIRRI İDEAL KİLO VE HAFTADA 150 DK. EGZERSİZ

Kanserin oluşumunda genetik faktörlerin de etkisi söz konusu olmakla birlikte sağlıksız beslenme alışkanlıkları, yetersiz fiziksel aktivite, alkol ve tütün kullanımı gibi kalıtsal olmayan faktörler ciddi risk unsurlarıdır.

American Cancer Society (Amerikan Kanser Derneği) sağlıklı bir diyet eşliğinde ideal kilonuzu koruyup, yetişkinler için haftada en az 150 dk. orta yoğunlukta egzersizle alkol ve tütün ürünlerinden kaçınarak yaşam boyu kansere yakalanma riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini belirtmiştir. Organik olmayan gıda maddelerinde yüksek oranda kimyasallar olduğunu unutmayın. Bu nedenle en iyisi mevsimin sebze ve meyvelerini tüketmektir. Bunun dışında unlu ve şekerli gıdalardan uzak durulan, Akdeniz tipi diyet ve haftada yarım kiloyu geçmeyen et tüketimi temel diyet prensibi olmalıdır. Toplum olarak iyi tarım uygulamalarını desteklemeli; organik ürün talep etmeli, katkı maddeleri ve GDO içeren ürünlerden uzak durmalıyız.

KANSERDEN KORUNMADA OLMAZSA OLMAZ BESİNLER

Sarımsak: Sarımsağın aktif bileşeni olan di-alil-disülfidinin hem tümör oluşumunu hem tümör gelişimini engellediği bildirilmektedir.
Omega 3 kaynakları (Hamsi, istavrit, uskumru gibi yüzey balıkları): Haftada 2-3 kez tüketilmesinde fayda vardır.
Ceviz: Her gün 3-4 adet tüketilerek bu besinlerin koruyu özelliğinden faydalanılabilir.
Kırmızı meyveler (Yaban mersini, böğürtlen, çilek, siyah üzüm): Yaban mersini, böğürtlen, çilek, siyah üzüm, nar gibi kırmızı meyveler, içeriğindeki fenolik ve flavonoid gibi biyoaktif bileşenler sayesinde anti-kanser özelliktedir. Günlük meyve tüketiminin ortalama 2-3 porsiyon olduğunu düşünürsek bunun 1 porsiyonunu kırmızı meyvelerden tercih edilmelidir.
Brokoli/ Brüksel lahanası: Bu sebze gruplarının haftada 3 kez tüketilmesinin kansere karşı koruyu olduğu bulunmuştur. Brokoli filizlerinde bulunan sulforofan ve indol-3 carbinolün tümör hücrelerinin büyümesini yavaşlatma etkisi arttırmak için mide hassasiyeti bulunmuyorsa çiğ tüketimi önerilir.
Soya fasulyesi: Soya fasulyesi veya soya filizi östrojen hormonuna olan etkisiyle mesane kanserini önlediğine dair pek çok çalışma vardır. Ancak meme kanserinde kaçınılması gereken besinler grubunda yer almaktadır.
Yeşil çay: Yeşil çaydaki epigallokateşin-3-gallat (ECGC) başta olmak üzere kateşin karışımlarının kanser önleyici etkilerinin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur.
Kefir: Saccoromyces, steptoccoccus, cremoiris ve betabacterium caucasum gibi bazı yararlı mantar ve bakteri karışımlarını içeren kefir, immün sistemi güçlendirerek koruyucu etki sağlamaktadır.
Zerdeçal: Zerdeçaldaki kurkumin maddesi, antiinflamatuvar ve antioksidan etkisi sebebiyle çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılmaktadır.

HANGİ YİYECEK HANGİ KANSERDEN KORUNMADA ETKİLİ?

  • Zerdeçal (kurkumin): Kolon, pankreas, meme kanseri.
  • Yeşil çay: Meme, prostat kanserleri.
  • Soya fasulyesi: Prostat, mesane kanserleri.
  • Kırmızı meyveler: Kolon ve prostat kanserleri.
  • Brokoli: Kolon kanseri.


KANSERİ TETİKLEYEN BAZI BESİNLER

Kanserojen etkisi olan bazı besinler şunlardır;

Yüksek rafine şekerler: Yüksek rafine şeker tüketimi hem kilo artışına sebep olmaktadır ve obezite kanser için risk faktörlerinde ilk sıralardadır.

İşlenmiş et ürünleri: İşlenmiş et ürünleri (salam, sosis, sucuk gibi) koruyucu olarak kullanılan nitrit ve nitrat sebebiyle kanserojen etkisi olan yiyeceklerdir.

Yıkanmamış sebzeler: Pestisit, BPA gibi kimyasallardan korunmak için çok iyi yıkanmalıdır.

Dip deniz mahsulleri: Deniz ürünleri ve balıklardaki civa gibi ağır metallerden korunmak için midye ve dip balıklarının tüketimi sınırlandırılmalıdır.

Sigara: Bazı çalışmalara göre uzun sürede günde tek bir tane dahi sigara içilmesi, kansere neden olabiliyor. Bu açıdan nargile, puro ve pipo gibi diğer tütün türevlerini içmek ve pasif içicilik de risk taşıyor.

Alkol: Kanserden uzak durmak için alkolünden hayatımızdan çıkarılması önem taşıyor.

Bazı hayvan yemlerinde bulunan antibiyotikler: Hayvan yetiştiriciliğinde kullanılan bazı antibiyotiklerin risk faktörü olabileceği düşünülmektedir.

KEMOTERAPİ ALANLAR İÇİN ÖNERİLER

Kemoterapi sürecinde bulantı ve kusmaya karşı neler yapılmalı?

  • Besin çeşitliliği sağlanmalı, az ve sık beslenme yapılmalıdır. Günlük protein ihtiyacının karşılanması önemlidir.
  • Tat duyusu değişikliği sebebiyle besinler önce az miktarda denenmeli, kişinin reaksiyonuna göre devam edilmeli, istemediği yiyeceğe karşı zorlanmamalıdır.
  • Zencefil, nane ve limonlu içecekler kullanılabilir.
  • Yüksek yağlı yiyecekler ve yemekle birlikte fazla sıvı tüketmek bulantıyı artırır.
  • Patates püresi, yağsız tost ve krakerler daha sık kullanılabilir.
  • Sevilen baharatlar kullanılabilir ancak yoğun baharatlı ve acılı yiyecekler mide bulantısını tetikleyebilir.
  • Kusma oluyorsa sıvı alımı artırılmalıdır.
  • Ağız kuruluğu oluyorsa 1-2 saatte bir, 1 bardak ılık suya çeyrek çay kaşığı karbonat ve 1/8 çay kaşığı tuz katılarak yapılan karışımla gargara yapılıp durulanmalıdır.

Mutluluğun formülü güneş ışığında saklı

- No Comments
Kısa, loş ve soğuk kış günlerinin insan psikolojisini olumsuz etkilediğini belirten Beykoz Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan Ateşoğlu, mutluluk hormonlarının artırılması için önerilerde bulundu. 

Mutluluğun formülünün gün ışığında saklı olduğunu anlatan Prof. Dr. Ateşoğlu, 'Güneşten mümkün olduğunca çok faydalanmak gerekli. Ayrıca yürüyüş, dengeli beslenme, aktivite; mutluluk hormonunun artmasını sağlar' dedi

Kış boyunca hem kapalı alanlarda çok kalınması hem de hava koşulları nedeni ile güneş ışığından mahrum kalıyoruz. Kısa, loş ve soğuk günler; can sıkıntısından uyku haline, hareket etmede yavaşlamadan eve kapanmaya insan vücudu üzerinde pek çok olumsuz etki bırakmakta. Beykoz Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan Ateşoğlu, bu etkileri en aza indirmek için tavsiyelerde bulundu.

Güneş ışığının mutluluk hormonlarının salınımına, bağışıklık sistemini güçlendirmeye, kan basıncını düşürmeye, D vitamini sentezi gibi pek çok yararı bulunduğunu belirten Prof. Dr. Ateşoğlu, "İnsan vücudunun gün ışığına tepki verdiği bilinmektedir. Teorilere göre, değişen mevsimler, uykuyu, ruh halini ve esenlik duygularını düzenleyen serotonin ve melatonin gibi hormonların salınımını da bozmaktadır" dedi.

Kış mevsiminin getirdiği düşük performansın biraz da olsa iyileştirilmesi için mümkün olduğunca gün ışığından faydalanmak gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Ateşoğlu, "Hiçbir şey yapılamıyorsa pencereden dışarıyı izlemek bile faydalı. Kış mevsimi karbonhidrat ve yağlı beslenmeye meyil oluştursa da, sebze ve meyve tüketimi de şart. Böylece beslenme ile mutlu ve sağlıklı olma hali de artırılacaktır" diye konuştu.

Ayrıca mevsimlik çöküşe meydan okumak için bedenin aktif tutulmasının da önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ateşoğlu, "Yürüyüş çok önemli. Aktivite beyindeki ruh halini düzenleyen kimyasal serotonin düzeyinin değişmesini sağlar. Aroma terapi, günlük tutulması, vitaminlerden yararlanılması da kışın olumsuz etkileri ile savaşta önemli rol oynuyor" ifadelerini kullandı.

Düzenli süt tüketimi hipertansiyonu dengeliyor!

- No Comments
Uzmanlar, her yaşta süt içerek kalp sağlığını yakından ilgilendiren hipertansiyonun önlenebileceğini, hipertansiyonu kontrol altında tutmak için günde iki bardak süt içilmesi gerektiğini vurguluyor.

Küçük yaştan itibaren düzenli olarak süt tüketilmesinin ilerleyen yaşlarda ortaya çıkan kalp hastalıklarının önlenmesinde etkili olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, sütün içerisinde kan basıncının düşürülmesinde etkili olan protein, kalsiyum, fosfor gibi besin öğelerinin bulunduğunu vurguluyor. Sütün bu özelliği ile hipertansiyonu dengede tutarak olası kalp hastalıkları riskini de azalttığı ifade ediliyor.

Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, süt tüketiminin hipertansiyonu ve kalp sağlığını doğrudan olumlu etkilediğini söyledi. İnanç, "Her gün yeterli miktarda süt içerek kalbin iş yükünü artıran ve atar damarlara zarar veren hipertansiyondan korunmak mümkün. Hipertansiyon zaman içinde özellikle kalp, böbrek, göz ve beyine kan götüren atar damarlarda hasar oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle tansiyon hastaları başta olmak üzere, yaşı ne olursa olsun herkesin düzenli olarak 2 bardak sağlıklı süt içerek tansiyonlarını dengelemesi mümkün" şeklinde konuştu.

Hipertansiyonun inme, kalp krizi ve böbrek yetersizliğinin önemli kilit nedenlerinden biri olduğunu da kaydeden İnanç, "Süt ve süt ürünlerinde bulunan kalsiyumun alımı azaldıkça arteriyel kan basıncı artarak hipertansiyona neden olmaktadır. Bu nedenle kalsiyum tüketiminin artırılması gerekmektedir. Kalsiyum ve fosfor açısından en zengin besin de süt ve süt ürünleridir" dedi.

Kan basıncındaki yükselmenin yıllarca belirti vermeden sinsice ilerleyebileceğine de dikkat çeken İnanç, bu durumun uzun vadede kalp, böbrek, göz ve beyin damarlarına kalıcı hasarlar verebileceğinin altını çizdi.

Kışın sağlıklı kilo vermek için 8 etkili yöntem

- 4 Kasım 2018 Pazar No Comments
Sonbahar bitti, kış yaklaşıyor… "Kış mevsiminde kilo vermek zor" düşüncesi ile bütün planlar, yaza hazırlık için yine ilkbahara bırakılıyor. Oysa kış aylarının kısa günleri ve havanın erken kararması, gün içerisinde yemek yeme alışkanlığını azaltıyor. Bu durum, kışın zayıflayabilmek için bir avantaj oluşturuyor. 

Kışın kilo vermeyi sağlayan ayrıcalıklara rağmen yanlış beslenme alışkanlıkları nedeniyle verilen kilolar fazlasıyla geri alınıyor. Bazı püf noktalarına dikkat edilip kurallar uygulandığında ise sağlıklı kiloya ulaşmak mümkün olabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Uz. Dyt. Özlem Tay, kışın sağlıklı kilo vermek için en etkili 8 yöntem hakkında bilgi verdi.

Kış mevsimini kilolu geçirmek zorunda kalmayın
Vücutta bulunan yağ hücreleri ikiye ayrılır. Beyaz hücreler daha çok kilo alımına neden olurken, kahverengi hücreler ise yağları kısa sürede yakarak, vücut ısısını dengede tutmaya çalışır. Kış aylarında vücut üşüdüğünü hissettiği anda, ısıyı dengede tutmak amacıyla kahverengi hücreleri harekete geçirir. Böylelikle beyaz yağ hücreleri yakılır ve vücutta enerji olarak açığa çıkar. Metabolizma hızı da bu sayede artar. Kış mevsiminde soğuk havanın yanı sıra kış sebzelerinden de kilo vermek için yararlanılabilir. Karalahana, beyaz lahana, pazı, brokoli, kereviz, ıspanak ve pırasa gibi kök bitkileri, kilo kaybında önemli bir role sahiptir. Çünkü kök bitkileri diğer besinlere oranla ortalama iki kat daha fazla lif içerir.

Vücudunuzu aç bırakarak cezalandırmayın
Uzun süre aç kalmak zayıflamaya yardımcı olur. Ancak açlıkla verilen kilolar, vücuttan su ve kas kayıplarına yol açmaktadır. Aynı zamanda uzun süreli açlıktan sonra alınan besinler, metabolizmanın yaşamını sürdürmesi için daha yavaş çalışılarak harcanır.
Bu şekilde vücut kendini koruma altına alır ve her alınana kaloriyi vücuda yağ olarak depolar.
Yani vücut, bu tür bir beslenme alışkanlığına vücut uzun süre dayanmaz ve eski yeme alışkanlıklarına dönüldüğünde, verilen kilolar hızla geri alınır. Aç kalarak günlük yaşama devam etmeye çalışmak; yorgunluk, halsizlik, mide bulantısı ve nefeste aseton kokusu gibi sorunlara yol açmaktadır.

Light yiyecekleri abartmayın
Light ürün nedir? Öncelikle buna açıklık getirmek gereklidir. Enerji içeriği açısında referans ürünlere göre yağı %25 azaltılmış ürünler, "light besin" olarak kabul edilmektedir. Bu besinlerin enerjilerinin yanında genellikle şeker ve yağ içerikleri de azaltılmıştır. Light ürünün üretim sebebi günlük alması gereken kalori, yağ ve şeker miktarını azaltmak, aynı zamanda içerdiği lif içeriği sayesinde kişiye doygunluk hissi vermesini sağlamaktır. Diyet yapanlar için önerilen bu ürünler kontrolsüz tüketildiğinde, kilo vermek yerine kilo alımına yol açar.

Tek bir besin çeşidine takılmayın
Yaşam boyunca görülen ve tüketilen hiçbir besin diğerinden üstün değildir. Herhangi bir besin gurubunun atlanması vücut sağlığını olumsuz etkilemekte, kalp ve kanser gibi önemli hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır. Her çeşit besin grubunun vücut için ayrı bir işlevi bulunmaktadır. Hiçbir besin tek başına, son derece karmaşık ve sistemli işleyen vücut mekanizmasının, düzensiz ve eksiksiz çalışmasını sağlayacak mucizevi bir etkiye sahip değildir. Bu nedenle besin çeşitliliğine önem verilmeli ve her besin grubundan yeterli miktarda tüketilmelidir. Sofralar her renkten sebze ve meyve ağırlıklı olarak hazırlanmalıdır.

Ekmeği hayatınızdan çıkarmayın
Her besinin ayrı bir değeri olduğu, yeterli ve dengeli tüketilmediği sürece kilo alımına yol açacağı unutulmamalıdır. Ekmek de diğer besinler gibi kişinin ihtiyacına göre alındığı takdirde kilo aldıran sağlıksız bir besin değildir. Aksine B grubu vitaminlerden zengin ve içerdiği kompleks karbonhidrat nedeniyle kişiye hem tokluk hissi veren hem de kan şekerini düzenleyen bir besin grubudur. Kompleks karbonhidrat olarak bahsedilen; kepekli, çavdar ve tam buğday ekmeğidir. Sağlıklı bir insanın günlük alması gereken karbonhidrat miktarı bütün besinlerin %55-60'ıdır. Bu orana ekmek yemeden ulaşmak mümkün değildir. Ekmek hiç tüketilmediğinde abur cubur ve yüksek kalorili yiyeceklere yönelme ile birlikte kilo alımı artacaktır.

Meyveyi şeker içeriği yüzünden suçlamayın
Diyet yaparken en çok tüketilmesi gereken gıdaların başında, ilk olarak sebze ve daha sonra da meyve gelir. Şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki, her gün sebze ve meyve tüketmeden sağlıklı olmak mümkün değildir. Diyet yaparken de meyve tüketimi belirli ölçüde şarttır. Meyve şekeri düşünüldüğü gibi diyeti bozmaz. Burada önemli olan kararında tüketmektir. Aksi halde, gerekli vitamin ve minerallerden yoksun kalan vücut, diyet döneminde zarar görecektir. Diyet yaparken meyvenin suyu yerine kendisi tercih edilmelidir. Lifinden ayrılan meyve şekeri, işte o zaman vücut için yararını büyük ölçüde yitirmiş olacaktır.

Akşam 6'dan sonra yemeği kesmek zorunda hissetmeyin
Her bireyin yaşam tarzı farklıdır. Sabah uyanma, iş saatleri ve akşam uyuma düzeni değişkendir. Kilo vermek için önemli olan ne zaman yemek yenildiği değil ne kadar miktarda besin tüketildiği ve ne kadar fiziksel aktivite ile bunun yakılabildiğidir. Burada dikkat edilmesi gereken, yatış saatinden 3 saat önce akşam yemeği ve 2 saat öncesi ara öğün saatinin bitirilmesi gerektiğidir. Diyetler bireye özgüdür ve onun günlük yaşantısına uyum sağlamalıdır.

Asitli yiyecekleri yağ yakar düşüncesi ile aç karnına tüketmeyin
Toplumda, limon ve greyfurt gibi besinlerin aç karnına yenildiğinde zayıflatıcı ve yağ yakıcı özelliği olduğu düşünülse de literatürde ve bilim dünyasında hiçbir besinin yağ yakma özelliğine ilişkin kanıt yoktur. Limon ve greyfurt, C vitamini içerikleri ile bağışıklık sistemini güçlendiren yiyeceklerdir. Aynı zamanda kötü huylu kolesterolü düşürmeye de yardımcı olabilir. Ancak asitli yapıları mide asidini artırarak açlık hissi uyandırmakta ve aç karnına tüketildiğinde mide sağlığını olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle sabah aç karnına değil ara öğünlerde tüketimleri uygundur. Yağ yakan besinlerden biri olduğu düşünülen maydanoz da bu özelliğe sahip değildir.Maydanoz, C vitamini yönünden zengin ve idrar söktürücü bir besindir. İdrar kaybı nedeniyle kişi kendini hafiflemiş hisseder. Kilo kaybına ve yağ dokusu azalmasına bir etkisi yoktur.

Meme kaybı tarih oluyor

- No Comments
Türkiye'de her 8 kadından 1'i meme kanseri riski taşıyor. Uzmanlara göre bu rakam oldukça yüksek ancak bunun tabu haline getirilmemesi gerekiyor. 

Erken teşhis ile bu hastalıktan kurtulmak mümkün. Ancak operasyon sonrasında kadınların eksiklik çekmek zorunda olamadığının farkına varması önemli. Meme oluşturma ameliyatı ile bu eksiklik giderilebiliyor

Meme vücudumuzun bütünlüğünü sağlayan bir organımızdır ve memesinin alınması çoğu kadın için çok derin anlamlar taşımaktadır. Bu durum neticesinde, cinsellikte azalma, bir organın eksikliği gibi durumlar kişiyi psikolojik açıdan oldukça yıpratabiliyor. Emsey Hospital'dan Uzm. Dr. Gülden Avcı Çakmak "Meme oluşturma ameliyatı özellikle vücut bütünlüğüne önem veren genç yaştaki kadınlar tarafından önemseniyor. Bu durumdan çok etkileneceğini düşündüğümüz hastaları ameliyattan genellikle meme ile çıkarmayı tercih ediyoruz" sözleriyle hem meme kanserini yenmenin hem de hayata eksiksiz devam etmenin mümkün olduğunu belirtti.

Meme oluşturma ameliyatlarında birden fazla tekniğin uygulanabildiğini ve bunun hastanın durumuna göre belirlendiğini söyleyen Plastik ve Rekonstruktif Cerrah Gülden Avcı Çakmak, "Birincisi yeterli doku ve yeterli deri varsa sadece dokuyu büyütmek için gerekli bölgeye silikon yerleştirilerek operasyon tamamlanıyor. İkinci seçenekte ise yeterli doku ve deri yoksa altına expander denen balon koyularak doku büyümesi sağlanıyor. Üçüncü yöntem ise hastanın vücudunun belirli bir bölgesinden doku alınarak meme bölgesine nakil yapılabiliyor. Örneğin hastaya karın germe ameliyatı yapılarak hem karın estetiği yapılıyor hem de elde edilen dokuyla meme oluşturulabiliyor" diyerek meme kanseri hastalarının bu konudaki endişelerini giderdi.

Meme oluşturma ameliyatı herkese yapılır mı?

Meme oluşturma ameliyatının genel itibariyle herkese uygulanabilen bir operasyon olduğunu belirten Emsey Hospital'dan Uzm. Dr. Gülden Avcı Çakmak, eğer hastanın özel bir durumu yoksa ve ameliyat sonrasında radyoterapi görmesi gerekmiyorsa meme oluşturma operasyonunun rahatlıkla yapılabileceğini söylüyor. "Kalp ve şeker hastalığı olan kişilerde çok uzun süren ameliyatlar risk taşımaktadır. Bu gibi ameliyat süresinin uzamaması gereken durumlarda fazla riske girmeden, önce meme kanseri ameliyatını gerçekleştiriyor sonrasında ikinci bir ameliyat ile meme oluşturma operasyonu yapıyoruz" diyerek bu tür operasyonlarda risk konularının altını çizdi.

Meme oluşturma ameliyatı sonrası bakımın çok sıkıntılı bir süreci oluşturmadığını belirten Gülden Avcı Çakmak "İlk üç gün su değmemesi gerekiyor. Yine İlk üç gün boyunca bizzat cerrah tarafından doku takibi yapılıyor. Eğer ki doku balonu oluşturma tekniği uygulanmışsa hasta haftada bir kez gelerek balonun içine serum verilip balonun şişirilmesi sağlanıyor.

Silikon veya kendi dokusundan meme oluşturulduysa sadece pansuman yapılıyor. Ameliyat izleri için ise hasta tarafından izler üzerine jel tedavisi uygulanıyor" diyerek operasyon sonrası uygulanması gereken bakım tekniklerini açıkladı.

Ellerinizi bu rahatsızlıklardan koruyun

- No Comments
Günlük yaşamın önemli birer parçası haline gelen telefon ve bilgisayar gibi insan anatomisine uygun olmayan teknolojik ürünleri uzun süreli kullanmak, ellerde sorunlara neden olabiliyor. 

Kireçlenme, sinir sıkışmaları, kas ve tendonlarda yorgunluk ile ortaya çıkan sorunlar iş ve sosyal yaşamı olumsuz yönde etkiliyor. Memorial Şişli ve Hizmet Hastaneleri Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Mehmet Alp, ellerde görülen rahatsızlıklar ve tedavileri hakkında bilgi verdi.

Yaşanan sorunlar işe ve yaşa göre değişebiliyor

Gün içerisinde sürekli kullanılmak zorunda kalan ellerde her yaş ve cinsiyette sorunlar yaşanabilmektedir. Çalışma hayatına bağlı olarak yaralanmalar yaşanabileceği gibi, yaşın ilerlemesiyle birlikte kireçlenmeler de ortaya çıkabilmektedir. Çocuk, genç ve masa başı çalışanlarında ise daha çok teknolojik aletlerin aşırı kullanımına bağlı, kümülatif travma denilen birikici yaralanmalar ile kas yorgunluk hastalıkları, tendon iltihapları ve sinir sıkışmaları görülmektedir.

Erken dönemdeki ağrıları önemseyin

Belli bir yaşın üzerindeki insanların hastalığı olarak bilinen kireçlenme aslında 30-40'lı yaşlarda başlayabilmektedir. Bağları doğumsal olarak gevşek olan kişilerde küçük bir zorlamaya bağlı olarak ortaya çıkan eklem uyuşmazlıkları kireçlenmeyi tetikleyebilmektedir. Erken dönemde ağrılarla kendini belli eden kireçlenme, diyabet ya da tiroit gibi hastalıklardan dolayı da oluşabilmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık karşılaşılmaktadır. Masa başında uzun süre ve yoğun bilgisayar kullananlarda, temizlik işlerinde çalışanlarda, fitness salonlarında uygunsuz çalışma yapanlarda, kümülatif travma bozukluklarına bağlı hastalıklar daha fazla görülmektedir. İş ortamının çalışanın yapısına uygun düzenlemesi, egzersiz, dinlenme araları ve bazı ağrı azaltıcı ilaçlar tedavinin ilk adımlarıdır. Gecikmiş olgular yada uygulanan tedaviye yanıt alınamayan durumlarda cerrahi tedavi gerekebilmektedir.

Bebeğinizi taşırken sakatlanmayın

Yeni anneler, "Bebeğimi doğru taşıyabiliyor muyum?", "Acaba düşürür müyüm?" kaygısıyla vücudu ile birlikte ellerini de yanlış kullanabilmektedir. Baş ve işaret parmağı kullanarak bebeği taşımak özellikle başparmak kökünde ciddi ağrılara yol açabilmektedir. Yeni anne sendromu denilen rahatsızlık ağrının yanında;

  • Başparmağın hareketleri esnasında bu bölgede bir sürtünme sesi
  • Başparmak bölgesinde sertlik
  • Kısıtlı hareket aralığına neden olabilmektedir.
  • Özellikle sıkma ve nesneleri kavrama sırasında zorlanma, bebeği kaldırma ve taşıyamama, elden düşürme gibi sakarlıklar yaşanabilmektedir


Aynı pozisyonda uzun süre çalışmayın

Modern çağın en sık görülen rahatsızlıklarından biri olan karpal tünel sendromu el ve el bileğini fazla kullanmak zorunda olanlar ile özellikle ofis ortamında çalışanlarda görülmektedir. Marangoz, kasap, şoför gibi el bileğinin fazla kullanıldığı meslek grupları ile tenis oynayanlar veya elleriyle bulaşık yıkayan kadınlarda sık görülen karpal tünel sendromu ofis ortamında bilgisayar başında uzun süre çalışanları da etkilemektedir. Ofis ortamında, sinirlerin geçtiği tüneli sıkıştıracak şekilde uzun süre aynı pozisyonda çalışmak karpal tünel sendromunu tetikleyebilmektedir. Baş, orta ve yüzük parmağının ilk yarısında ortaya çıkan karıncalanmalar poşet taşırken ya da gazete okurken yaşanan uyuşmalar hastalığın en sık görülen belirtilerindendir. Hafif olgularda medikal tedavi ve egzersiz ile birlikte istirahat atelinin kullanılması cerrahiye giden süreci yavaşlatmaktadır.

Parmaklarınızdan gelen sesi önemseyin

Daha çok ilerleyen yaşla ortaya çıkan tetik parmak hastalığı, cep telefonu ve bilgisayarların uzun süreli kullanımı veya zorlamalı açma kapama işlemleri sonrası gelişebilmektedir. Parmak köklerinde ağrı ve hareket kısıtlığıyla kendini belli eden tetik parmak rahatsızlığında en önemli belirti, parmak hareketleri sırasında takılma ve aniden ses ile atlama şeklinde hareketlerdir. Bazı hastalarda parmağın çıkıp yerine oturduğu hissi oluşabilmektedir. Özellikle sabah saatlerinde parmakları açma kapama zorluklarının yaşanmasına neden olmaktadır. Tetik parmak oluşumunu yaratan nedenlerden uzak durmak, buz uygulaması ve antienflamatuar ilaçlar medikal tedavi seçeneklerindendir. Gerektiğinde cerrahi tedavi uygulanabilir.

Çocuğunuzun yüzük ve serçe parmağı uyuşuyorsa…

Genellikle dirseklerin uzun süreli bükülü kalmasına bağlı olarak bölgeden geçen ulnar sinirin tünel içinde sıkışmasıyla ortaya çıkan "Kubital Tünel Sendromu"; yüzük ve serçe parmağındaki uyuşma ve elde güç kaybı ile kendini göstermektedir. Bilgisayar, oyun konsolu veya cep telefonu başında fazla zaman geçiren 14-15 yaş arası çocuklarda görülebilmektedir. Uyuşma ve güç kaybı fark edildiğinde mutlaka doktora danışılmalıdır. Erken dönemde ilaç tedavisi ile genellikle olumlu yanıt alınmaktadır.

Soğuk havada bol bol su için korunun

- No Comments
Soğuk hava beslenme alışkanlıklarımızla birlikte cildimizi de değiştiriyor. Cilt nemini kaybedip kuruyor. 

Bu durumun egzama, kaşıntı gibi birçok hastalığa davetiye çıkardığını söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Dermatoloji Uzmanı Dr. Neslihan Fişek İzci, "Cildinizi nemlendirin, çok sık banyo yapmayın ve bol bol su için" dedi.

Soğuk havayla temas eden deride en sık karşılaşılan problem kuruluktur. Kurumuş cilt ise egzema, kaşıntı gibi pek çok deri hastalığına zemin hazırlar. Kuruluk ve kaşıntı, tüm vücutta görülebileceği gibi en sık yüz, kol ve bacaklarda ortaya çıkar. Ayrıca ısıtma sistemlerinin havadaki suyu ve nemi, azaltması, cildin nemi tutabilmesini zorlaştırır. Bunların dışında pernio (soğuk yaralanması) ve soğuk ürtikeri (deride kaşıntı ve döküntü) ise diğer karşılaştığımız hastalıklardır. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Dermatoloji Uzmanı Dr. Neslihan Fişek İzci, konuyla ilgili önemli önerilerde bulundu.

ÇOK SIK BANYO YAPMAYIN!

En önemli korunma yöntemi, derinin direkt olarak soğuk havayla temasının engellenmesidir. Bu sebeple dışarı çıkarken eldiven ve kalın çoraplar giyilmelidir. Ayrıca kan dolaşımını bozduğu için dar giysilerden kaçınılmalıdır. Bu durum cildinizi kuruttuğu gibi daha çok üşümenize de neden olabilir. Cilt sık sık nemlendirilmelidir. Özellikle giysilerin kapatmadığı vücut bölgelerinin nemlendirilmesine daha çok özen gösterilmelidir. Renkli, kimyasal madde içeren sabunlar kullanmamalı, daha çok doğal sabunları tercih etmeliyiz. Her gün duş almak (özellikle sıcak su ile) cildin fazla kurumasına sebep olur. Gün aşırı ılık duş alıp, her duştan sonra cildimizi nemlendirmemiz gerekir. Ciltte kuruluk ve kaşıntı olduğunda asla kolonya ve doktor tavsiyesi olmadan merhem kullanılmamalıdır.

SOĞUK CİLDİMİZE NASIN ZARAR VERİR?

Derimiz, vücudumuzun dış etkenlere en çok maruz kalan organıdır. Soğuğa maruz kalma deriyi 3 farklı mekanizma ile hasarlandırır.

  • Soğuk maruziyeti, hücrelerde ve dokularda direkt olarak hasar meydana getirir.
  • Soğuk nedeniyle, deriyi besleyen damarların vazopazma uğraması (daralması) dokunun yeterli beslenmesini engeller.
  • Soğuk ayrıca derialtı yağ dokuda da hasar meydana getirebilir.

Pernio (soğuk yaralanması) soğuğa maruz kalınması sonucunda el, ayak, kulak ve burun gibi vücudun uç bölgelerindeki damarlarda daralmaya bağlı olarak, dokularda beslenme bozukluğu nedeniyle gelişir. Bu hastalıkta ciltte kızarıklık, kabuklanma ve yanma hissi oluşur.

ŞEKERDEN UZAK DURUN!

Yanlış beslenme bozuklukları ve çeşitli sistemik hastalıklar, cilt kuruluklarının ve kaşıntının sebebi olabilirler. HIV enfeksiyonundan diyabete kadar pek çok sistemik hastalık, kuruluk ve kaşıntı nedenidir. Özellikle tiroid hastalıklarında ciltte kuruma ile çok sık karşılaşırız. Ayrıca stres ürtiker, alopesi (saç dökülmesi) sedef, egzama gibi pek çok hastalık da hem ana neden hem de tetikleyici olarak rol oynar. Bol sıvı tüketimi kış aylarında da cilt sağlığı için çok önemlidir. Meyve ve sebze tüketimi de nem dengesini sağlar. Alkol, sigara ve şekerden uzak durmak gerekir. Bunun dışında demir, çinko, mineral, A, B komplex, C ve E vitamini eksikliklerinde ciltte kuruma, kaşıntı ve egzamalar daha sık görülür. Düzenli egzersiz yapmak hem kan dolaşımını arttırarak hem de stresimizi azaltmamızı sağlayarak cildimizin daha sağlıklı olmasını destekler.

Tüp bebek tedavisinde başarıyı arttıran 8 öneri

- No Comments
Bebek sahibi olmak için tüp bebek yöntemine başvuran çiftlerin bazı önerilere dikkat etmesi, tedaviye büyük destek sağlıyor. 

Bu süreçte stresi kontrol altına almak, hareketli yaşam ve düzenli egzersiz ile birlikte sağlıklı beslenme gibi faktörleri yaşam tarzı olarak benimsemek, başarıyı artırıyor. Memorial Dicle Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ile Tüp Bebek Merkezi Bölümü'nden Op. Dr. Uğur Değer, tüp bebek tedavi sürecinde başarıyı artıran faktörler ve beslenme önerileri hakkında bilgi verdi.

Stresi kontrolü sağlanmalı

Tüp bebek tedavi süreci kararı alındığı anda aslında tedavi başlamış demektir. Hastanın mutlaka tedavi sürecine kendini psikolojik olarak hazırlaması gerekir. Stresi azaltmak için bazı aktivitelerde bulunmak, düzenli egzersiz ve doğa yürüyüşleri yapmak, doğru beslenmek, zihinsel ve fiziksel hazır olmak tedavide başarı şansını artıran etkenlerdir. Tüp bebek tedavi sürecinde haftada 2-3 kez yürüyüşe çıkılabilir.

Psikolojik destek önemli

Bu süreçte baba adayına da büyük görev düşmektedir. Anne adayı ile arasındaki iletişimi her zamankinden daha sıkı tutmalı, ona her konuda destek olmalıdır. Tedavi sürecinin olumsuz sonuçlanacağı endişesi bir kenara bırakılmalı ve tekrar denenebileceği unutulmamalıdır.

Normal gebelik süreci olduğu bilinmeli

Tüp bebek tedavi yöntemini doğal bir gebelik süreci olarak kabul etmek gerekir. Çünkü bu yöntemle gebe kalanlar kadınlar da normal bir hamilelik dönemi geçirmektedir. Dünyaya gelen bebek de diğer bebeklerden farksızdır.

Diyetisyen yardımı alınmalı

Beslenmeye dikkat etmek tüp bebek tedavi sürecini olumlu etkilemektedir. Doktorun beslenme konusunda önerileri mutlaka dikkate alınmalıdır. Bunun yanı sıra uzman bir diyetisyen ile görüşülüp detaylı bir baz 2 nme planı yapılabilir. Mümkün olduğu kadar da fast food ve abur cubur olarak adlandırılan besinler yerine daha taze, organik besinler tüketilmelidir.

Tüp bebek tedavi sürecinde beslenme önerileri

  • Sigara içiliyorsa, en az 2 ay öncesindenbırakılmalı ve sigara içilen ortamlardan uzak durulmalıdır.
  • Tüp bebek tedavisinde başarıyı artıran etkenlerden biri de ideal kiloda olmaktır. Tedaviye başlamadan önce ideal kiloyu yakalamak için diyetisyen yardımı alınabilir.
  • Tüp bebek tedavisi sürecinde bol sıvı almak gerekir. Kola, çay, maden suyu yerine günde en az 2-3 litre su tüketilmelidir.
  • Tüp bebek tedavisi süresince nohut, kuru fasulye, barbunya ve havuç sofralardan eksik edilmemelidir. Haftalık yemek programında en az 2 gün kuru baklagiller olmalıdır.
  • Protein, mineral ve omega3 bakımından en zengin olan besin balıktır. Haftada en az üç kez balık tüketmek, tedavi başarısını olumlu etkiler.
  • Kızartma, ızgara gibi pişirme yöntemleri yerine; haşlama, buğulama, fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Ayrıca makarna ve sebzeler çok fazla haşlanmamalıdır.
  • Folik asit bakımından zengin yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve badem gibi kuruyemişler tercih edilmelidir.
  • Şeker yerine kullanılan tatlandırıcılar, tüp bebek tedavi sürecinde bırakılmalıdır.

Aşk, genetiğimizin kontrolünde!

- No Comments
İlk görüşte aşka kalbimiz, beynimiz ya da hormonlarımız karar vermiyor. Bilim dünyasına göre âşık olma durumu, genetik yapımızın kontrolünde. 

Âşık olma ya da ilk görüşte aşkta özellikle serotonin ve dopamin metabolizması etkili oluyor. Serotonini hücre içine taşımayı sağlayan proteini kodlayan geni kısa olan kişiler aşklarını daha ateşli ve daha şiddetli yaşıyor. Uzun form sahipleri ise duygularını belli etmeye yanaşmıyorlar.

14 Şubat Sevgililer Günü'nün yaklaştığı bu günlerde her yerde aşk, sevgi konuşuluyor. Bilim dünyası aşka ve aşkı yaşama şekline kalbimizin ya da beynimizin değil genlerimizin karar verdiğini söylüyor.

Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Korkut Ulucan, insan genlerinin yaşadığı duygular üzerinde de önemli etkileri olduğuna dikkat çekti.

Gerçek aşk, genlerimizde mi saklı?

Her geçen gün hayatımıza yeni bilgilerin girdiğini, beyin dinamiğimizin biraz daha çözüldüğünü belirten Doç. Dr. Korkut Ulucan, "Anlamlandıramadığımız davranışların nedenlerini daha iyi anlar duruma geliyoruz. Yıllar boyunca aşk kelimesinin anlamı, biyolojisi ve fiziksel etkilerini sürekli araştırdık ancak neden aşık olduğumuzu, aşık olmanın altından yatan nedenleri net olarak ortaya çıkaramadık. Son olarak elde edilen veriler, genetik yapımızın aşık olmamızda önemli roller üstlendiğini gösteriyor" diye konuştu.

Kısa genliler ateşli aşk yaşıyor

Özellikle ilk görüşte aşk ve aşık olma gibi durumlarımızın da genetik yapımızın kontrolünde olduğunu belirten Doç. Dr. Korkut Ulucan, şunları söyledi:

"Özellikle serotonin ve dopamin metabolizması âşık olmamız konusunda çok etkili. Serotonin bu konuda bizlere ipuçları veriyor. Serotonini hücre içine taşımayı sağlayan proteini kodlayan genin iki formu var, uzun ve kısa. Kısa forma sahip olanların aşklarını daha ateşli, daha şiddetli yaşadığı, daha sık ve kolay âşık oldukları bulunmuş. Uzun form sahipleri ise daha oturaklı, elinden geldiğince duygularını belli etmeyen bir aşk durumunu seçmeye meyilli oldukları belirlenmiş."

Eş seçiminde bizi, genlerimiz yönlendiriyor

Duygu durumumuzu belirleyen biyolojik ve genetik faktörlerin belirlenmesinin, bilim insanlarının da oldukça ilgisini çeken konuların başında geldiğini ifade eden belirten Doç. Dr. Korkut Ulucan, "Özellikle beyin dinamiğinin daha da belirlenmesi, bizlerin birçok konuya daha ayrıntılı bakabilmemizi sağladı. Sevgi gibi, aşk gibi birçok özelliğimiz, eskiden sanıldığı gibi sadece bazı hormonlardan ibaret olmadığı, diğer tüm davranış kalıplarımızın belirlendiği oldukça kompleks bir mekanizma sonucunda ortaya çıktığı belirlendi. Kimi insanlar daha kolay ve daha çok âşık olurlar, kimileri ise daha az ve belki de daha zor âşık olurlar. Bazıları aşkını çok şiddetli dışa vurur, kimileri ise daha içinde yaşar, işte bunların altında yatan faktörler genetik. Daha önceden yapılan çalışmalar, insan bağışıklık sisteminde rol alan bazı genlerin, eş seçiminde ve doğru eşi bulma konusunda bizleri yönlendirdiği gözlemlenmiş" diye konuştu.

Alzheimer belirtisine işaret eden 10 önemli soru

- No Comments
Yaşlılık insan hayatında fiziksel ve ruhsal değişimlerin görüldüğü bir dönem. Tüm organ ve sistemlerde yaşlılığa bağlı fizyolojik fonksiyon kaybı görülmesi ve birçok kronik hastalık yaşanması nedeniyle günlük ilaç kullanımı da artıyor. 

Kişinin karakterine de yansıyan bu değişimleri kabul etmesi ve bunlara uyum sağlaması bazı zorlukları beraberinde getirebiliyor. Bu dönemde yaşlılığın doğası gereği kendini sosyal hayattan izole ediyor, duygulanma bozuklukları ortaya çıkıyor, direnci azalıyor. Beyin de şüphesiz bu yıpranmadan payını alıyor. Sağlıklı düşünemez, uygun tepkiler gösteremez, kendi organlarına hükmünü geçiremez hale gelişebiliyor. Ayrıca, yaşlılığın getirdiği hastalıklar, özellikle demans / Alzheimer ise bu dönemin daha da güçleşmesine neden oluyor.

Zihnin işlevlerinin kaybetmesiyle ortaya çıkan demansa neden olan hastalıklar içinde ilk sırada Alzheimer geliyor. Hastalığının görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor ve 65 yaş üstü 100 kişiden 8'inde Alzheimer tespit ediliyor. Bu nedenle yaşlılığın doğal sonucu olarak yaşanan unutkanlıkların Alzheimer'e işaret edip etmediği de en çok merak edilen hatta endişe edilen konular arasında yer alıyor. Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu yaşa bağlı unutkanlığın depresyon, vitamin eksikliği veya tiroit problemleri gibi farklı nedenleri olabileceğine işaret ederek, ayırıcı tanı için mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiği vurguluyor.

Her iki durumda yaşanabilecek belirtileri karşılaştırıyor...

1- Yeni öğrendiklerini unutuyor mu?
Alzheimer'ın en sık görülen belirtilerinden birini bellek kaybı ve özellikle de yeni öğrenilmiş bilginin unutulması oluşturuyor. Ayrıca hastanın önemli tarihleri veya olayları unuttuğu, aynı bilgiyi tekrar tekrar sorduğu gözleniyor. Eskiden kendilerinin çözümlediği şeyler için giderek artan bir şekilde hatırlatıcı notlardan, elektronik cihazlardan veya aile bireylerinden yardım alma ihtiyacı duymaya başlıyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişi zaman zaman isimlerin veya randevuları unutsa da daha sonra hatırlayabiliyor.

2- Plan yapmakta zorlanıyor mu?
Alzheimer'lı kişiler bir plan veya hesaplama yaparken becerilerinin değiştiğini fark edebiliyor. Bildikleri bir yemek tarifini uygulamakta veya aylık faturaları takip etmekte sorunlar yaşayabiliyor. Konsantre olmakta zorlanabildikleri için eskiye kıyasla kendi yürüttükleri işler daha uzun sürebiliyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Gelirini giderini dengelemekte zorlanan yaşlıların zaman zaman hatalar yapabildikleri gözlense de hayatları çok fazla etkilenmiyor.

3- Bildiği işleri tamamlayamıyor mu?
Alzheimer'lı hastaların sıklıkla günlük görevlerini tamamlamakta zorlandıkları gözleniyor. Bazen tanıdık yerlere özel araçları ile ulaşmakta, bütçelerini yönetmekte veya en sevdikleri oyunların kurallarını dahi hatırlamakta sorun yaşayabiliyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişiler, zaman zaman bir mikrodalga fırın veya televizyon ayarları gibi görece daha karmaşık işleri yapmak konusunda yardıma ihtiyaç duyabiliyor.

4- Zaman ve yer konusunda kafası mı karışıyor?
Alzheimer hastaları tarihleri, mevsimleri ve zamanın akışını takip edemeyebiliyor. Hemen o sırada yaşanmıyorsa bir şeyi anlamakta sorun yaşayabiliyor ve zaman zaman nerede olduklarını veya bulundukları yere nasıl geldiklerini unutabiliyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Haftanın hangi gününde olduğu konusunda kafa karışıklığı yaşayabilen kişilerin sonradan durumu çözümleyebildikleri görülüyor.

5- Okurken ya da renkleri tespit etmekte zorluk çekiyor mu?
Bazı kimselerde görsel problemler yaşanması Alzheimer hastalığının bir belirtisi olabiliyor. Okumada, mesafeyi muhakeme etmede, renk veya kontrastı tespit etmede zorlanabildikleri araç kullanmakta güçlük çektikleri gözleniyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Katarakta bağlı görme bozuklukları gibi daha çok fiziksel ve yaşlılığa bağlı görme ile problemler yaşanabiliyor.

6- Sohbet sırasında doğru kelimeyi zor mu buluyor?
Alzheimer hastalarının bir sohbeti takip etme veya katılmada sorun yaşamalarının da en belirgin işaretlerden biri olduğunu söyleyen Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, "Hastalar, bir sohbetin ortasında durabilir ve nasıl devam edecekleri konusunda hiçbir fikir sahibi olamayabilirler veya kendilerini tekrar edebilirler. Kelimeler konusunda mücadele içinde olurlar, doğru kelimeyi bulmakta zorluklar yaşarlar veya nesneleri yanlış ifade ederler" diye konuşuyor,

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişiler zaman zaman doğru kelimeyi bulmakta zorluklar yaşasa da genel olarak herhangi bir sohbeti kolaylıkla yürütebiliyor.

7- Eşyalarını kaybediyor mu?
Alzheimer hastalığı olan bir kişi nesneleri alışılmadık yerlere koyabiliyor, kaybedebiliyor ve nereye koyduklarını da hatırlamıyor. Hatta bu kayıplar nedeniyle zaman zaman başkalarını hırsızlıkla suçlayabildikleri de gözleniyor. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte bu durum giderek sıklaşıyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişiler zaman zaman nesneleri yanlış yerleştirse de sonrasında arayarak bulabiliyor.

8- Karar vermekte zorluk yaşıyor mu?
Alzheimer hastaları muhakeme veya karar verme konuşunda değişiklikler yaşıyor. Örneğin para ile uğraşırken yanlış kararlar verdikleri için telefondaki pazarlamacılara büyük paralar kaptırmak gibi sorunlarla karşılaşabiliyor. Muhakeme yeteneklerindeki bu azalma nedeniyle giyim kuşamlarına ve öz bakımlarına daha az dikkat edebiliyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Zaman zaman, örneğin gereksiz bir ürünü satın almak gibi kötü kararlar verebiliyor. Ancak genel olarak daha güçlü bir muhakeme yeteneğine sahip oldukları görülüyor.

9- Sosyal aktivitelerden uzak mı duruyor?
Alzheimer hastaları, sevdikleri bir spor takımını takip etmekte veya sevdikleri bir hobiyi tamamlamak konusunda zorluk yaşayabildikleri için, hobilerinden, sosyal aktivitelerinden, iş projelerinden veya spor aktivitelerinden yavaş yavaş uzaklaşmak zorunda kalıyor. Hatta, yaşadıkları değişikliklerden dolayı sosyal olmaktan da kaçınmaya başlıyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişi takip konusunda sorun yaşamasa da iş aile ve sosyal yükümlüklerden bıkkınlık duydukları için sorumluluk almaktan kaçınabiliyor.

10- Şaşkın ve şüpheci mi davranıyor?
Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, Alzheimer hastalarının zaman içinde mizaç ve kişiliklerinin de değişebildiğine işaret ederek, "Şaşkın, şüpheci ,depresif , korku dolu veya kaygılı olabilirler. Evde, işte, arkadaşlarla veya kendi konfor alanları dışındaki yerlerde kolaylıkla keyifleri kaçabilir" diyor.

Tipik yaşa bağlı unutkanlıkta ise: Kişilerin işlerini halletmekte çok spesifik yöntemler geliştirdikleri ve bir rutin bozulduğunda asabileştiği gözlenebiliyor.