Son Yazılar

Son Yazılar

'Antibiyotikler artık işe yaramıyor'

- 31 Mayıs 2020 Pazar No Comments
Araştırmalara göre antibiyotik kullanımının yarısı gereksiz ya da uygunsuz. 

Antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanıldığı takdirde hedef alınan mikroorganizmaların kendini korumak için direnç geliştirebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Antibiyotiklerin gereksiz, yanlış veya uygun olmayan kullanımında hastalar zarar görüyor. Hastanelerde 'Antibiyotik Kaptanlığı' ile antibiyotiklerin akılcı kullanımını hedefliyoruz" açıklamasında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda yaklaşık 250 milyon ameliyat gerçekleştiriliyor. Yani yaklaşık her 25 insandan 1'i yıl içerisinde ameliyat oluyor. Bu ameliyatların bir bölümünde de komplikasyonlar gelişiyor. Araştırmalar yılda 7 milyondan fazla insanda ameliyat sonrası komplikasyon geliştiğini gösteriyor. Komplikasyonlara bağlı olarak hastaların hastanede yatış süreleri uzuyor ve maliyetler de artıyor. Hastane enfeksiyonlarının cerrahi hastaların başına gelebilen en sık komplikasyon olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bu kadar sık enfeksiyon olması nedeniyle biz cerrahlar çok fazla antibiyotik kullanıyoruz. Bu ilaçların yan etkileri, alerjik reaksiyonları ve bu kullanımın getirdiği maliyet var. Cerrahide antibiyotik kullanımı başlı başına önemsenmesi gereken ciddi bir kalite sorunu. Burada akıllı antibiyotik kullanımı çok önemli" dedi.

Eş dost tavsiyesi ile antibiyotik kullanılmamalı

Türkiye'de eş dost tavsiyesi ile muayene bile olmadan antibiyotik kullanan birçok insanın olduğunu söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bundan kesinlikle vazgeçilmeli. Artık reçetesiz antibiyotik alınması yasaklandı. İnsanlar genellikle antibiyotiklerin ateş düşürdüğüne inanıyor, özellikle de grip olduklarında hemen antibiyotiğe sarılıyorlar. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı, antibiyotik direncine yol açarak bir süre sonra bu ilaçların işe yaramaz hale gelmesine neden oluyor" dedi.

Hastane maliyetlerini arttırıyor

Gereksiz antibiyotik kullanımı için hazırlanmış birtakım sistemlerin olduğunu söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bu sistemlerin de en günceli 'antibiyotiklerin akılcı kullanımı.' Yatan hastaların yaklaşık yüzde 50'sinde kısa ya da uzun, bir ya da daha fazla antibiyotik kullanılıyor. Bu hastalarda kullanılan antibiyotik, hastane eczanelerinin bütçelerinin yüzde 30'dan fazlasını oluşturuyor, bu hastaneler için ciddi bir maliyet. Yine araştırmalar gösteriyor ki antibiyotiklerin yarısı gereksiz ya da uygunsuz yere kullanılıyor. Akılcı antibiyotik kullanımına gerekli önem verimez ise artık antibiyotik kullanımı onları iyileştirmeyecek. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı yüzünden ameliyat sonrası hastalarda pek çok antibiyotik işe yaramıyor, antibiyotik direnci gelişiyor çünkü. Daha geniş spektrumlu antibiyotikler kullanmak durumunda kalıyoruz. Bu gidişle yakın bir gelecekte kullanacak antibiyotik bulamayacağız. Kasım ayının ikinci haftası Dünya Sağlık Örgütü tarafından "Antibiyotik Farkındalık Haftası" ilan edildi. Bu sorunun ne kadar ciddi olduğu konusunda insanları ve sağlık profesyonellerini uyarmak amaçlanıyor" açıklamasında bulundu.

Hastanelerde 'Antibiyotik Kaptanı' olmalı

Gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçebilmek için her hastanede bir Antibiyotik Kaptanı'nın olması gerektiğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Antibiyotik Kaptanının yapacağı liderlik öncülüğünde - örneğin bu bir cerrah olabilir, enfeksiyon hastalıkları uzmanı olabilir- kullanılan antibiyotiklerin hasta için gerçekten uygun ve doğru olup olmadığı sürekli olarak değerlendirilebilir. Yani bu kaptan hastanede ki tüm antibiyotik kullanımını değerlendiren, uygunsuzluklar konusunda ekibi bilgilendiren, akılcı antibiyotik kullanımı konusundaki eğitimleri yöneten kişidir. Hastanedeki antibiyotik kullanım sürecini yönetecek ve kontrol altına alacak kişi diyebiliriz" dedi. Kaptanlık sistemini hastanenin süreçlerine ekleyebildiğimiz zaman mikroorganizmalarda direnç gelişme oranlarının anlamlı olarak azaldığını söyleyen Dr. Raşa, "Az antibiyotik kullanıldığı için toksisiteler (zehirlenmeler) ve antibiyotiklerin diğer yan etkileri azalıyor ve aynı zamanda hastaneler için antibiyotik maliyetleri düşüyor" açıklamasında bulundu.

Bilinçli antibiyotik kullanımı için...

  • Eş-dost tavsiyesi ile kesinlikle antibiyotik kullanmayın
  • Antibiyotikler bakterilerin neden olduğu hastalıklarda işe yarar, dolayısıyla grip gibi virüslerin neden olduğu hastalıklarda antibiyotiklere başvurmayın ve hekiminize danışın.
  • Antibiyotikler ateş düşürücü değildir. Her ateşiniz çıktığında bilinçsizce antibiyotiklere sarılmayın.
  • Enfeksiyonunuz olduğunu düşündüğünüzde hastalığınızın ilerlemesini beklemeyin. Zamanında hekime başvurun ve hekimin önerdiğiantibiyotikleri doğru şekilde kullanın.
  • Her fırsatta antibiyotiğe başvurmak ne kadar yanlışsa, "Antibiyotik zararlı" diyerek bu ilaçlardan uzak durmak, farklı ve alternatif tedavilere başvurmak da yanlış. Hekiminize danışın ve uygun tedaviyi alın.

Gözlerinizdeki parıltı gülümsemenizde

- No Comments
Özellikle diş taşı, çay, kahve gibi dış etkenlerle sararan dişlerle, dilediğiniz gibi gülümsemek mümkün değil. Peki nasıl etkileyici ve güzel gülüşlere sahip olabilirsiniz?

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Nihat Tanfer, Ağız ve Diş Sağlığı haftasında bir günde nasıl güzel bir gülüşe sahip olabileceğinizi anlattı:

KAMERA İLE ÖLÇÜ ALINIYOR, HATA PAYI KALMIYOR

"Özgürce gülümsemek herkesin hayali. En samimi ve güzel gülüşler için ise şüphesiz dişlerin güzel görünmesi gerekiyor. Sadece bir günde nasıl etkileyici bir gülüşe sahip olunabileceği hakkında merak edilen birçok nokta bulunuyor. Eski geleneksel yöntemlerden biri olan kaşıkla ağız ölçüsü alma işlemi, yerini yüksek çözünürlükteki kameralar ile alınan dijital ölçülere bırakıyor. Bu sayede geleneksel yöntemlerle 10 gün süren işlemler, 3 boyutlu CAD/CAM adı verilen yeni dijital teknoloji ile sadece bir gün gibi kısa bir süre içinde gerçekleştiriliyor.

Estetik diş hekimliği alanında tercih edilen laminate veneer, zirkonyum ve full seramik porselen kronlar gibi işlemler de 3 boyutlu CAD/CAM teknolojisi ile gerçekleştirilebiliyor. Dijital bir yöntem olduğu için, ölçüm hataları minimize edilmiş oluyor."

HASTANIN GÖRÜŞLERİ DOĞRULTUSUNDA DEĞİŞİKLİKLER YAPILABİLİR

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Nihat Tanfer, diş hekimliğinde devrim yaratan ve kısa bir süre içinde sağlıklı gülüşlere kavuşmanızı sağlayacak olan 3 boyutlu CAD/CAM teknolojisi ile ilgili süreçleri anlattı:


  • Hastanın ağzının, özel bir kamera ile 3 boyutlu ölçüsü alınır.
  • Bu ölçü bilgisayar ortamına aktarılıp diş hekimi ve teknisyen uzmanlığı ile estetik beklentiye uygun olarak tasarlanır.
  • Tasarlanan diş, özel kazıyıcı ünite ile yaklaşık 30 dakikada üretilir.
  • Full seramik porselen kronlar, en iyi kaplamalar veya dolgular; 3 boyutlu yazıcılar ile hatasız olarak hazır hale gelir.
  • Bu süreçlerin hepsinde hastanın beğenisi esas alınır. Estetik bir gülüş için hazırlanacak dişlerin son durumu için dijital mock-up'lar üzerinde hastanın görüşleri doğrultusunda değişiklikler yapılır.
  • Bu yöntem ile dişler henüz hazır hale gelmeden, gerçeğine çok yakın bir örneğinin hastanın beğenisine sunularak daha sağlıklı bir sürecin yaşanıyor olması da dikkat çeken özellikler arasındadır.
  • Bununla birlikte, sürecin ağrısız, bulantısız, hızlı ve yüksek memnuniyet ile sonuçlandığını söylemek mümkündür.
  • Oldukça kısa bir süre içinde dişlerinizde gerçekleştirilecek gülüş tasarımı işlemleri ile siz de hayallerinizdeki güzel gülüşe sahip olabilirsiniz.

Bilinçli bir hamilelik dönemi için…

- No Comments
Hızla kilo alıyorsunuz, yüzünüz ve ayaklarınız şişiyor, cildiniz bozuluyor ve ruhsal dengeniz tamamen değişiyor… Bunlar, bebek bekleyen kadınlarda sıkça rastalanan belirtiler. 

İnsan vücudu bu mucizevi olayı yani gebeliği gerçekleştirebilmek için oldukça iyi gelişmiş bir adaptasyon mekanizmasına sahip. Bu durumda anne adayının kendini bekleyen değişiklikleri iyi bilmesi ve bunlara karşı hazırlıklı olması kadar, fiziksel değişiklikliklerin hastalıklı durumlardan ayırt edilebilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Op. Dr. Banu Göker Özdemir , "Gebelik döneminde vücutta meydana gelen 10 değişiklik ve uyum sağlama yöntemleri" hakkında bilgi verdi.

Anne Adayları Bu Baş Döndürücü Değişikliklere Hazır Olmalı!

1. KİLO ARTIŞI: Gebelikde meydana gelen değişimlerin en başında kilo artışı gelir. Bu, sağlıklı bir gebeliğin sürdürülebilmesi ve sağlıklı bir bebeğin dünyaya getirilmesi için gerekli bir durumdur. Tabi ki kilo alımının normalden çok az veya fazla olması  anne ve bebek için bir takım olumsuzlukları da berberinde getirmektedir. Dengeli ve düzenli beslenerek günlük  kalori alımını ortalama 150-300 kcal arttırarak bebek için gerekli besinler sağlanabilir. Anne adayının gebe kalmadan önceki vücut kitle indeksine göre değişmek üzere beklenen 9 ila 16 kg alınmasıdır. Bu rakamın normal vücut kitle indeksi, kadınlar için ortalama 10-12 kg olduğu söylenebilir. Genellikle ilk 12 hafta 1.8- 2 kg arasında kilo alınması, takip eden 3 ayda haftada 0.5 kg alınması bundan sonra doğuma kadar yaklaşık 4.5- 5 kilo alması beklenir.

2. CİLTTEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Gebelik döneminde ciltte, saç ve tırnaklarda, diş ve dişetlerinde birçok değişimler meydana gelir. En çok dikkat çekici değişikler ise ciltte meydana gelenlerdir.Anne adaylarının cildinde kuruluk, meme ve karında çatlaklar, yüzde gebelik maskesi denen lekeler, karın orta hatta cilt renginin koyulaşması, sivilcelerin artması gibi sorunlar meydana gelebilir.

Bir anne adayının vücudunu iyi koruması için gebeliği boyunca hijyenik bakımına ve vücut bakımına dikkat etmesi önemlidir. Cildinde kuruluk yaşayan bir kadının normal sabun kullanması yerine cildin nemlenmesini sağlayacak gliserin bazlı sabunlar kullanılabilir. Banyo esnasında vücut yağlarının kullanılması ve çıktıktan sonra mutlaka  nemlendirici krem sürülmesi önerilmektedir.

3. HORMONAL DEĞİŞİKLİKLER: Gebelikte en çok şikayet edilen konulardan biriside vajinal akıntılardır. Hamilelik sürecinde vajinanın doğal florasında ve pH değerinde meydana gelen değişiklikler sonucu akıntı fazlalaşır, enfeksiyona meyil artar. Vajen asiditesini artmasına bağlı olarak gebelikde vajinal mantar enfeksiyonları sıklıkla gelişebilir. Fazla miktarda sarı,yeşil renkli kötü kokusu olan bir akıntı vaya vajinal kaşıntı meydana gelirse bunun mutlaka kontrol edilmesi ve gerekli  görürülürse ağızdan ilaç veya vajinal fitiller kullanılması gerekebilir.

Hamileliğin özellikle son dönemlerinde meme bezleri çalışmaya başlar ve meme başından kolostrum dediğimiz beyaz-sarı renkli sütün geldiği gözlenebilir. Bunun anne adayının sağlığı açısından herhangi bir zararı yoktur. Meme başındaki kolostrum ılık sabunlu bir bezle temizlenebilir, eğer gün içinde rahatsızlık verecek şekilde çok geliyorsa günlük göğüs pedleri kullanılanılabilir. Gebeliğin özellikle ikinci yarısından sonra sütyenlerin değiştirilmesi gerekelidir. Memeyi alttan destekleyecek çok fazla sıkmayan ,pamuklu çamaşırlar tercih edilmelidir.

4. UYKU SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Bir anne adayının gebeliği boyunca bir çok yakınmalardan biri de uyku bozukluğudur. Yapılan çalışmalar anne adaylarının neredeyse yüzde80'inin hamileliklerinin belirli bir döneminde uyku problemi yaşadığını ortaya koymaktadır. Gebeliğin ilk aylarında  hormonal değişikiliklere  bağlı olarak anne adaylarında gün içinde uyku hali,konsantrasyon bozukukluğu ve sürekli uyuma isteği gelişebilir.. Bu tamamen kanda yükselen progestron hormonuna bağlı normal bir olaydır. İlk aylardaki progesterone hormonun yükselişi aynı hızla devam etmeyeceği için gebeliğin ilerleyen dönemlerinde çoğunlukla bu sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Hormonal değişimlere ek olarak ilerleyen gebelik haftalarında karnın büyümesi ile bel ve sırt ağrılarının olması, anne adayının kilo aldıkça yatakta kendine rahat bir pozisyon sağlayamaması gibi nedenlerden dolayı uyku sorunları meydana gelir. Bunların dışında bebek  hareketlerinin gece boyunca çok fazla hissedilmeside  uykuyu bölen bir faktördür.

5. VÜCUT POSTÜRÜNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Hamilelik boyunca anne karnında büyüyen bebekle birlikte vücut postüründe değişiklik meydana gelir. Bununla birlikte gebeliğe bağlı hormonlar vücuttaki bağları ve eklemleri de etkileyerek vücut dengesinde değişikliğe neden olur, böylece düşme ve buna bağlı yaralanmalar ve travmalar daha sık görülür. Bu yüzden anne adaylarının kış aylarında dışarı çıkarken  yüksek topuklu olmayan, altı kaymayacak ayakkabıları tercih etmeleri önerilmektedir.

6. KALP VE DOLAŞIM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Gebelikde sayılamayacak kadar bir çok değişiklik meydana gelmesi ile beraber anne adayının kalp ve dolaşım sistemi, sindirim,solunum,üriner  sistemi gibi tüm vücut sistemlerinde gözle görülemeyen değişilikler  de meydana gelir.

Bunların en başında kalp ve dolaşım sistemindekiler gelmektedir.Gebeliğin kendisi kalp ve dolaşım sistemini zorlayan bir durumdur. Fetusun gelişmesi ile birlikte rahime giden kan miktarının artması, büyüyen rahimin diaframı yukarı iterek kalbi yukarı-öne ve sola doğru döndürmesi, kan damarlarındaki plazma volümünün artmasına bağlı olarak gebeliğin ikinci yarısından sonra fizyolojik bir kansızlık durumunun meydana gelmesi bu sistemdeki önemli değişikliklerdir. Gebelik öncesi sağlıklı bir kadında bu değişimler problem yaratmazken, gebelik öncesi henüz semptom vermemiş gizli kalp hastalıkları belirginleşebilir veya var olan kalp hastalıkları daha kötüye gidebilir.

7. SOLUNUM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Diyaframın yukarı itilmesi ve bununla birlikte  progesteron hormonun artışına bağlı olarak solunum sayısında artma meydana gelebilir. Yine bu dönemde kılcal damarlarda kan akımının artmasına bağlı olarak burun kanamaları sık olabilir, ses tellerinde meydana gelen ödeme bağlı olarak nadirde olsa ses kısıklığı gelişebilir.

8. ÜRİNER SİSTEMDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Yine gebeliğin ilk başında hormonal değişimlere daha sonrada anne karnında bebeğin idrar torbasına baskı yapması nedeniyle sık idrara çıkma problemleri gelişebilir. Ayrıca böbreklerde ve üreter dediğimiz idrar yollarındaki basıya bağlı ve progesteron hormonuna ve  idrarın böbrekten mesaneye gelişiminin yavaşlamasına bağlı olarak böbreklerde genişleme gelişebilir, idrar yolu enfeksiyonları sıklıkla görülebilir.

9.SİNDİRİM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: Sindirim sistemi ile ilgili olarak  özellikle ilk üç ayda bulantı, kusma gelişebilir. Bununla birlikte gebelikde tükürük salınımı artar. Midenin yukarı itilmesi ve hormonal nedenlereden dolayı mide boşaltım hızının azalması sonucu mide içeriği kolayca yemek borusuna geri dönerek mide yanmalarına neden olur. Ayrıca barsak hareketlerinin de yavaşalmasına bağlı olarak kabızlık gebelikde oldukça sık görülen bir sorundur.

10. RUHSAL DEĞİŞİKLİKLER: Bütün bunların dışında gebelikde bir çok ruhsal değişiklikler meydana gelmekde ve bunların bir çoğu göz ardı edilmektedir. Gebeliğin  özellikle ilk üç ayında değişken ruh hali meydana gelebilir.Sıkıkla nedensiz ağlama nöbetleri görülür. Bazen çok arzu edilen gebeliklerde bile ilk aylarda gebeliği kabullenememe, içe dönüklük ,pasiflik meydana gelebilir.İlerleyen aylarda ise vücut imajında meydana gelen değişimlerden dolayı utanma duygusu gelişebilir.Gerek vücuttaki değişimler gerekse bebeğe zarar verileceği endişesi nedeniyle cinsel istek azalabilir.Son aylarda ise gebeler genellikle doğum korkusu, sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilme endişesini yoğun bir şekilde yaşayabilir.

Aç Kalmak Zayıflatmaz

- No Comments
Fit ve sağlıklı bir vücuda sahip olmak herkesin hayallerini süslüyor. Günümüzde diyetisyene ve spor salonlarına gidenlerin sayısında önemli bir artış var. 

Zayıflamak için başvurulan yöntemlerden bir tanesi de yanlış ürün kullanımı. Son olarak Miss International 2013 Filipinler güzeli Bea Santiago, zayıf kalmak için çok spor yaptığını ve spor öncesi aldığı besin takviyelerinden protein tozunun böbrek yetmezliğine neden olduğunu açıkladı. Bilinçsiz kullanılan besin takviyelerinin sağlığımız için tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Diyetisyen Başak İnsel, "Toplumumuzda yanlış beden algısı var. Ayrıca hızlı kilo vermek veya hızlı kas kazanmak inancı ile yanlış yöntemlere başvurarak sağlığımızı bozuyoruz. Bu süreçler mutlaka uzman eşliğinde yönetilmelidir." dedi.

Sağlıklı beslenme hem zihnimiz hem de bedenimiz için büyük önem taşıyor. Kilo almanın temelinde sağlık sorunlarını bir kenara bırakırsak yanlış beslenme yatıyor. Aldığımız kiloları vermek için çeşitli yöntemlere başvuruyoruz. Bazen hızlı sonuçlar almak için bilinçsizce ve çok düşük kalorili diyetler yaparak; vücudun günlük fonksiyonlarını yerine getirmesi için ihtiyacı olan makro(karbonhidrat- yağ- prtotein) ve mikro(vitamin- mineral) besin ögelerinden fakir besleniliyor, bazen çevreden duyulan gelişi güzel beslenme önerileri veya internet üzerindeki popular diyet trendleri uygulamak, bazense bilinçsizce tüketilen zayıflama ilaçları sağlığımızı tehlikeye atan yollardan sadece birkaçı olarak gösteriliyor. Unutulmamalıdır ki diyet bireyseldir, nasıl ki parmak izlerimiz birbirimizden farklı ise metabolizmamız da birbirimizden farklıdır.

Akşam Yemeğini Geçe Bırakmayın

Uzman eşliğinde vücut analizleri ile programlı şekilde, vücudun ihtiyacı olan besin ögelerinin bulunduğu ve kişinin yaşı, cinsiyeti, fiziksel aktivite, sosyo- kültürel vb. durumlarınında göz önüne alarak planlanan beslenme programları ile zayıflama sürecinde başarı oranının yüksek olduğunu vurgulayan Diyetisyen Başak İnsel"Gün içerisinde dengeli beslenme programınızla açlığınızı kontrol altında tutabilirsiniz. Akşam yemeklerinizi geç saatlare bırakmayın çünkü gece uzun vakit aç olup yağ yakmak için güzel bir süreç.

Düzenli bir uyku alışkanlığı olmalı. Sporunda eksik edilmemesi gerekiyor. Çünkü kilo ile beraber kaslarımızda da kayıplar oluyor. Sporda harcanan enerjiyi doğru besin grupları ile doğru porsiyonlarda alarak spor sonrası kas yapılanması ve yağ yakımı desteklenmelidir" ifadelerinde bulundu.

Hurafeler kadın kalbinde riski artırıyor…

- 24 Nisan 2020 Cuma No Comments
Yıllardır sanki erkeklerin hastalığıymış gibi algılanan kalp hastalıkları son yıllarda kadınlarda da hızla yaygınlaşıyor. 

Araştırmalar gerek dünyada gerekse ülkemizde hem erkekler hem kadınlarda ölüm nedenleri arasında ilk sırayı kalp hastalıklarının aldığını gösteriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Utku Zor "Daha çarpıcı olan veriler ise; kalp hastalıklarına bağlı ölümlerde Avrupa ülkeleri arasında hem erkekler hem de kadınlarda ülkemizin birinci sırada yer alması ve hastalık gelişimi için toplumumuza özgü risk faktörlerinin varlığıdır.

Kadınlarda kalp sağlığına yaklaşımı daha sağlıklı hale getirebilmek için öncelikle bazı yanlış inanışları düzeltmek gerekir" diyor. Dr. Utku Zor, kalp ve damar sağlığında toplumda doğru bilinen 4 önemli yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalp hastalıkları erkeklerin, kanser kadınların hastalığıdır! YANLIŞ

Özellikle meme kanseri ülkemizde her 8 kadından 1'nin kapısını çalmasından dolayı kadınlar için en büyük tehdidi oluşturan hastalık olarak görülse de bu inanış yanlış. Çünkü kalp hastalıkları kadınları meme kanserinden çok daha fazla tehdit ediyor! Üstelik kadınlarda sadece meme kanserinden değil, tek başına meme kanseri de dahil olmak üzere tüm kanser türlerinin toplamından daha fazla ölüme yol açıyor. Örneğin ABD'de her 31 kadından 1'i meme kanserinden, her 3 kadından 1'i ise kalp hastalıklarından hayatını kaybediyor. Ülkemizde de kadınlarda kalp hastalıklarının görülme sıklığı artarken, Türkiye, kalp hastalıklarına bağlı ölümlerde erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da Avrupa ülkeleri arasında başı çekiyor.

Kalp hastalığı yaşlıların hastalığıdır! YANLIŞ

Kalp hastalıklarının görülme sıklığı yaşla artmakla beraber, her yaş grubundan kadını etkileyebiliyor. Ülkemizde sıklığı daha fazla olduğu gibi başlangıç yaşı da daha erken. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre, kadınlarda damar sertliğine ait değişimler 30'lu yaşlarda başlıyor ve risk grubundaki kişilerde erken yaşta kalp krizine yol açabiliyor. Şişmanlık, abdominal obezite ve yol açtığı metabolik değişiklikler, kolesterol yüksekliği, yüksek tansiyon ve diyabet derken kadınlarda kalp hastalıkları ve kalp krizi riski artıyor. Özellikle menopozdan sonra risk daha da büyüyor.

"Kalbimde sorun olsa sinyal verirdi!" YANLIŞ

Araştırmalar, kalp hastalığı nedeniyle aniden ölen kadınların yüzde 64'ünde daha önceden hiçbir belirti olmadığını gösteriyor. Örneğin koroner arter hastalığının tipik belirtisi; egzersiz sırasında ortaya çıkan, göğüs orta kesiminde toplanan baskı veya yanma tarzında ağrı olurken, kadınlarda ise nefes darlığı, bulantı, kusma, çene ağrısı ve sırt ağrısı şeklinde olabiliyor. Yine sersemlik, baş dönmesi, baygınlık, üst karın ağrısı, aşırı yorgunluk da kadınlarda sık rastlanan belirtiler. Kadınlar çoğunlukla bu sinyalleri kalp hastalığına yormadığından önlem almakta gecikiliyor. O nedenle 20 yaşından itibaren erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da kolesterol seviyesinin düzenli ölçtürülmesi, açlık kolesterol seviyelerine baktırılması, tansiyon ölçümü ve hekim muayenesi gibi tetkikler hayat kurtarıcı olabiliyor.

"Kalp hastalığı bizde genetik, önlem fayda etmez!" YANLIŞ

Kadınlarda ve erkeklerde görülen kalp damar hastalıklarının yüzde 90'ından fazlasından alkol, sigara, anormal kan yağları, merkezi yağlanma, stres, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik gibi değiştirilebilir faktörler sorumlu. Dolayısıyla genetik faktörler riski artırmakla birlikte bu riskleri azaltabilecek önlemler almak her zaman elinizde. Fazla kilolardan kurtulmak, kalbi vurduğu pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlanan sigarayı bırakmak, stresi kontrol edebilip aşırı stresten kaçınmak, sebze ağırlıklı beslenerek hayvansal ve karbonhidrat ağırlıklı gıdalardan uzak durmak, haftada en az 5 gün yarım saat düzenli ve tempolu yürüyüş yapmak riski büyük ölçüde azaltıyor.


Kalbiniz için bel ölçümünüze dikkat!  Kardiyoloji Uzmanı Dr. Utku Zor, özellikle bel çevresinin kadınlarda 88 cm'yi, erkeklerde 102 cm'yi geçmesinin kalp hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturduğunu vurgulayarak "Karın serbest iken göbek deliği hizasından ölçülmeli, bel çevresi/boy oranınız yüzde 50'nin altında olmalı" diyor. Kalp sağlığı için bazı biyokimyasal, biyometrik ve yaşam tarzı ile ilgili risk faktörlerini sorgulayarak kısa ve uzun vadeli riskinizi hesaplamanın mümkün olabildiğini belirten Dr. Utku Zor "Riskli yaşlara girdiniz mi? Kaç kilosunuz? Vücut Kitle İndeksi'niz kaç? Bel çevreniz kaç cm? Açlık şekeriniz kaç mg/dL? Diyabetiniz var mı? Açlık lipid paneliniz (kan yağları) nasıl? Kan basıncınız nasıl? Günlük hareket seviyeniz yeterli mi? Adım sayınızı ölçüyor musunuz? Düzenli egzersiz yapıyor musunuz ya da haftada en az 5 gün 30 dakika tempolu yürüyor musunuz? Düzenli hekim kontrolü ve hekim tavsiyeleri ile bunları düzeltmeniz kalp sağlığınıza da büyük fayda sağlayacaktır" diyor.

Kırılganlık sendromunda en güçlü silah: Egzersiz

- No Comments
Biyolojik yaşlanmayla beraber ortaya çıkan kırılganlık sendromu, yorgunluk, performansta azalma, enfeksiyonlara eşlik eden hastalıklara daha fazla duyarlı olunması gibi durumlarla yol açıyor. 

Kırılganlık sendromu ile mücadelenin en etkili silahının egzersiz olduğunu belirten uzmanlar, dengeli beslenme, sağlıklı ve protein açısından zengin bir diyet ve yeterli sıvı alımına dikkat edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Üsküdar Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, yaşlanma sürecinin, tıbbi ve tıbbi bakım desteği gerektiren hafıza, organ ve fonksiyonel bozukluklara yol açtığını söyledi.

Dr. Öğretim Üyesi Erdoğanoğlu, bağımsız bir hastalık olmayan kırılganlık sendromunun, biyolojik yaşlanmayla birlikte yorgunluk ve doğal sonucu olarak kişinin performansında azalma, akranlarına göre enfeksiyonlara eşlik eden hastalıklara daha fazla duyarlı olması ile karakterize karmaşık bir durum olduğuna dikkat çekti.

Kırılganlığın sonuçlarının ani ve kontrol edilmesi zor kilo kaybı, kas kaybı ve kas güçsüzlüğü, eklem ağrıları, yürümede güvensizlik hissi, kemik erimesi (osteoporoz) ve kemiklerin artmış kırık riski olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, "Bu belirtilerle fiziksel ve zihinsel güçsüzlüğü arttıran kırılganlık sendromunun tedaviye ihtiyacı olduğu aşikârdır" dedi.

Şeker hastalığı ve yüksek tansiyon, riski artırıyor

Kırılganlık sendromunda çeşitli risk faktörleri olduğunu belirten Erdoğanoğlu, "Çeşitli risk faktörleri ve gelişimsel süreçler, şeker hastalığı (diabetes mellitus) ve yüksek tansiyon (hipertansiyon), vücutta kronik iltihabi süreçler ve psikolojik faktörler de dahil olmak üzere, kırılganlık sendromunun altında yatanlar olarak görülmektedir" dedi.

Hareketlerde yavaşlamaya dikkat!

"Bu sendromdan etkilendiyseniz, kendi yaş grubunuzdakilere göre daha zayıf bir bağışıklık sistemi, kansızlığınız ve değişen hormon düzeyleriniz olabilir" uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, "Fiziksel kapasitenizde bir azalma ile daha çabuk tükenme, hareketlerde yavaşlama, koruyucu hareketlerinizde azalma ve sonuç olarak daha az aktif bir yaşamınız olur. Hareket eksikliği kas kütlenizin azalmasına ve kas zayıflığına yol açar. Yürüyüşünüz çoğunlukla yavaşlar ve ayağınızı daha güvensiz yere basarsınız. Bazı kişilerde kemik kaybı da bu tabloya eklenebilir ve sonuç ne yazık ki; kemik ağrısı, sık görülen kırıklar olur. Fiziksel zayıflık aynı zamanda zihinsel durumu da etkiler ve genellikle duygusal tükenmeye neden olur" diye konuştu.

Bu tavsiyelere kulak verin!

Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, şu tavsiyelerde bulundu: "Yaşla ilgili kırılganlık sendromunuz varsa,dengeli beslenmeniz, özellikle size gerekli tüm besin maddelerini ve yeterli sıvı almanız önemlidir. Sağlıklı, protein açısından zengin bir diyet yapın ve D vitamini eksikliğinden kaçının. Ani ve hızlı kilo kaybınızı kontrol edemediğiniz durumda bir beslenme uzmanından destek alabilirsiniz.

Biyolojik yaşlanmayı yavaşlatabilirsiniz

Kaslarınızın yapısı ve dolayısıyla fiziksel gücünüzü korumak için ise size egzersiz yapmanızı tavsiye ederim. Bu, bağımsız bir egzersiz eğitimi veya gerekirse fizyoterapist eşliğinde olmalıdır. Kuvvet eğitimi, koordinasyon ve denge kombinasyonlu egzersiz eğitimleri, kaslarınızı ve zihninizi eğitir ve düşme riskinizi azaltır. Kuvvet artırmak için ağırlıklardan faydalanabilirsiniz. Doğru belirlenmiş ağırlık ileri yaş grupları için de uygundur. Ayrıca fizyoterapiye ek olarak düzenli yürüyüş, yüzme gibi aktivitelerde bulunabilirsiniz."

Zihinsel uyarımı ihmal etmeyin!

Denge bozukluklarına ve düşme olasılığına tedbir olarak görme ve işitme cihazlarıyla zayıflıkların kontrol edilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, "Yüksek riskli merdivenlerde korkulukları her iki elinizle tutarak inin ve çıkabilirsiniz. Güvenliğiniz için baston, önkol koltuk değnekleri veya yürüteçlerden faydalanabilirsiniz. Ev zeminine kaymayı önleyici bir taban yerleştirebilir ve köşelerin keskin olmadığından emin olabilirsiniz. Tuvaletler ve banyolarda tutunma yerleri olmasını sağlamak yine güvenliğinizi artıracaktır. Gerekirse, yardımcı olabilecek bir ev acil çağrı sistemi kurabilirsiniz. Ayrıca zihinsel uyarımı ihmal etmeyiniz. Günlük gazeteyi okumak ve çapraz bulmaca çözmek gibi basit önlemler bile olumlu bir etkiye sahiptir" diye konuştu.

İki ayda 10 kilo verebilirsiniz

- 14 Nisan 2020 Salı No Comments
Yaz mevsimi yaklaşırken yeni diyet programları da ortaya çıkmaya başladı. Ancak uzmanlar, internetten bakıp uygulanan bu diyetler konusunda uyarıyor. 

Esteworld Saç Ekimi ve Plastik Cerrahi Sağlık Grubu Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuğbanur Şaşmaz bilinçsiz yapılan diyetlerin sonrasında verilen kiloların geri alındığını ve sağlık sorunları yaşanabileceğini belirterek, sağlıklı bir insanın normal bir diyetle iki ayda 10 kilo verebileceğini söyledi.

Yaz mevsiminin yaklaştığı dönemlerde insanların diyet yapma arzusu da artış gösteriyor. Özellikle bu dönemlerde yeni diyet tipleri ortaya çıkarken, insanlar kilo verebilmek için bu tip diyetlere yönelebiliyor. Ancak uzmanlar, bilinçsizce yapılan bu diyetlerin sağlık sorunlarını da beraberinde getirebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Esteworld Saç Ekimi ve Plastik Cerrahi Sağlık Grubu Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuğbanur Şaşmaz, kilo vermek için en önemli unsurlardan birinin vücudu şaşırtmak ve sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmek olduğunu söyledi. Son zamanlarda ketojenik diyetlerin moda olduğunu belirten Şaşmaz, "Bu tip diyetler ilk başlarda kilo verdirebiliyor ama ileriki zamanlarda sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor ve tıkanma yaşanıyor.

Tekrar kilo verilmesi için kontrollü bir uzman eşliğinde devam edilmesi daha doğru. Bilinçsizce ve evde kendi kendine yapılmamalı. Sadece proteinle veya sadece sebze ile zayıflama olamaz. Tek tip bir beslenme düzeni işe yaramaz. Bu vücudu tıkar, metabolizmayı yavaşlatır ve kilo vermeyi zorlaştırır. Vücudu şaşırtmak ve bir süre sonra yeni beslenme tipine geçmek gerekiyor." dedi.

VÜCUDUN DÜZENİNİ BOZARAK KİLO VERİLİR

İki ay içerisinde sağlıklı bir insanın 10 kilo verebileceğine işaret eden Şaşmaz, şunları söyledi:

"Bunun için hayatımıza 2-3 gün spor sokmalıyız. Spor dolaşımı hızlandırıp kilo vermeye ve sıkılaşmaya yardımcı olur. Çok ağır spor yapmaya da gerek yok. 30 dakikayı geçecek şekilde hafif tempolu yürüyüşler yeterli olacaktır. Ayrıca kişinin klasik beslenme tipini değiştirmesi ve vücudunun düzenini bozması gerekiyor. Yediğimiz meyveleri bile değiştirerek kilo verebiliriz. Örneğin kahvaltınızı yulafla yapıp kilo veremiyorsanız bunu zeytin peynire döndürün. Sürekli protein ağırlıklı besleniyorsanız biraz sebze yemeye başlayın. Her öğün aynı yiyecekleri tüketmeyin. Bu sayede metabolizma hızlanabilir. Bize hem 2 ay boyunca uygulayabileceğimiz hem de aç kalmayacağımız diyetler gerekiyor ki bu sürede 10 kilo verebilelim. Bu sürede porsiyonların küçültülmesi de büyük önem taşıyor."

Ara öğün konusunun kişiden kişiye göre değiştiğini belirten Şaşmaz, bunu gün içinde kaçamak yapanlar için önerdiklerini belirtti.

İNTERNET DİYETLERİNİN SONU HÜSRAN OLUYOR

İnsanların son dönemde internette çıkan diyetlere, popüler ürünlere ve zayıflama çayları gibi ürünlere fazla yöneldiğini belirten Şaşmaz, "Ama bunlar hep hüsranla sonuçlanıyor. Bilinçsiz yapılan diyetler insanı diyetten soğutuyor. Kısa vadede işe yarasa bile uzun vadede yapılamıyor ve verilen kilonun çok daha fazlası geri alınıyor. Kendimize olan inancımız da bu diyetler yüzünden yıkılıyor. İnternette çok bilgi kirliliği var ve insanları yanlış tercihlere götürüyor. İnternet diyetlerine itibar etmeyin. Sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmek çok önemli." dedi.

Kadınlarda uykusuzluk neden olur?

- No Comments
Siz de gecelerinizi koyunların çitten atladığı hayaliyle mi eçiriyorsunuz? Yalnız değilsiniz, kadınların yüzde 70'i aynı sorunla karşı karşıya.

Yeterli süre ve kalitede uyku alamayarak, sabaha tazelenmiş ve dinlenmiş bir vücutla kalkamama hali olarak açıklayabileceğimiz uykusuzluk, araştırmalara göre kadınların yüzde 70'inin yaşadığı bir uyku sorunu.

Gecenin büyük bölümünü sağa sola dönerek, bir türlü uykuya dalamadığı için huzursuz olarak geçiren kadınların büyük bölümünün çareyi ilaçlarda aradığı da bir gerçek. Uykusuzluk, hormonal değişimlere bağlı olarak da gerçekleşebileceği için özellikle 55 yaşından büyük kadınlarda bu soruna daha fazla rastlanıyor.

Stresli bir günün ardından…
Günlük hayatınız, gündüz yaşadığınız stres seviyesi akşam yatağa girdikten sonraki hayatınızı da etkiliyor. Öyle ki çalışan kadınlarda uykusuzluk, ev kadınlarına göre daha fazla görülüyor. Bu da gündüz yaşadığınız iş stresinin kafanızda yarattığı meşguliyetle açıklanabilir.

Çay, kahve ve sigara, uykuya dalmayı önemli ölçüde etkileyen faktörlerin başında geliyor. Alkol de tam doyum sağlamayan, zaman zaman kabuslarla dolu bir uyku evresi geçirmede etkili.

Huzursuz bacak sendromu
Gece boyunca istemsiz bacak hareketleri yapma olarak açıklanabilecek huzursuz bacak sendromu rahatsızlığı da uykuya geçişte sıkıntı yaratabiliyor. Bu sendroma sahip çoğu kişi, gece evde herkes uyurken ev içinde dolaşma ihtiyacı da hissedebiliyor. Huzursuz bacak sendromu hamilelikte daha da artıyor.

Hamileler altıncı aydan sonra uyku sorunu yaşamaya başlıyorlar. Vücudun ağırlaşması, sık idrara çıkma, göğüste yanma, bebek hareketleri, bel ağrısı gibi nedenlerden dolayı hamilelerin uyku saatleri düşebiliyor.

Adet dönemi öncesinde de kadınlar gece uykularını huzursuz geçirebiliyorlar. Menopoz döneminde ise kadınlarda uykusuzluk sorunu daha da artıyor. Sıcak basmaları olarak bildiğimiz, östrojen seviyesinin düşmesine bağlı olarak gerçekleşen huzursuzluk, uykusuzluğa yol açabiliyor. Horlama, menopoz öncesi kadınlarda erkeklere oranla daha az görülse de menopoza giren kadınlarda horlama seviyesi erkeklerle eşitleniyor. Dolayısıyla horlama, huzursuz bir uyku yaşanmasına yol açıyor.


İyi bir uyku için öneriler


*Unutmayın, uzun süre devam eden uyku sorununu gidermek için durumlarda ilaç kullanımı gerekli olsa da genel olarak yaşam biçiminde yapılacak küçük değişiklikler uykusuzluğu gidermede etkili oluyor.
*Yatmadan önce alacağınız ılık bir duş, hem gündüz yaşadığınız stresli anları unutmanızı sağlar hem de vücudunuzu gevşetir.
*Yatmanıza kısa bir süre kala yemek ya da abur cubur yememeye özen gösterin. Akşam yemeğini ağır ve baharatlı yemek de uykunuzu etkiler.
*Kahve ve çayı gün içinde mümkün olduğunca az tüketin. Alkole de bir sınır getirin. Yatmadan önce enerji içeceği tüketmeyin.
*Yatakta televizyon seyretmeyin. Hatta yattığınız odada televizyon bulundurmayın. Zira televizyon kapalıyken bile yaydığı sinyaller beyninizin tam olarak dinlenmesini engeller.
*Kaçta uyursanız uyuyun, kalkma saatiniz her gün aynı olsun. Böylece beyniniz belli bir uyku ritmine alışır.
*Gündüz uykularına son verin.
*Giydiğiniz kıyafetin yumuşak ve bol, odanızın sessiz ve loş, yastığınızın da rahat olmasına özen gösterin.

Obezitenin yol açtığı hastalıklar

- 10 Nisan 2020 Cuma No Comments
21. yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Öyle ki dünyada 1.9 milyar erişkinin fazla kilolu, 650 milyon erişkinin de obez olduğu bildiriliyor. Ülkemizde de yaklaşık 16 milyon kişi obezite hastası. 

Obezitenin her geçen yıl arttığı da bir gerçek. 2030 yılında bu oranın ABD'de yüzde 47, Meksika'da yüzde 39, İngiltere'de yüzde 35 gibi oldukça yüksek rakamlara ulaşacağı tahmin ediliyor. Genetik mutasyonlar, diyet, yaş ve fiziksel aktiviteden etkilenen kronik bir hastalık olan obezite sadece estetik bir sorun değil, vücudun tüm sistemlerini olumsuz yönde etkileyen, bunun sonucunda pek çok hastalığa zemin hazırlayan ciddi bir problem. Acıbadem Altunizade Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar obezitenin en sık yol açtığı 11 sağlık sorununu anlattı, önemli bilgiler verdi.

Tip 2 diyabet

Kilonuz fazlaysa, acıkıyorsanız, aç iken sinirli oluyorsanız, özellikle de yemekten 1-2 saat sonra uyku hali oluyorsa, altta yatan neden insülin direnci ya da Tip 2 diyabet olabilir. Yapılan araştırmalara göre; vücut kitle indeksi 30 olan hastaların yüzde 31.5'inde bozulmuş glukoz toleransı, kanda insülin yükselmesi (hiperinsulinizm) veya yüksek açlık kan şekeri mevcut. Bu nedenle zaman kaybetmeden açlık kan şekerinize ve açlık insülininize baktırmayı ihmal etmeyin. Hatta tokluk kan şekeri ve tokluk insülininize de baktırmanızda fayda var.

Uyku apnesi

Sabahları yorgun uyanıyor, gündüz aşırı uyku hali ve halsizlikten şikayet mi ediyorsunuz? Horlama sorununuz var mı? Uykudan boğulma hissi veya çarpıntıyla uyanıyor musunuz? Eşiniz uyurken nefesinizin durduğunu mu söylüyor? Dikkat eksikliği ve unutkanlık probleminiz de varsa, polisomnografi, bir başka deyişle uyku testi yaptırmanız çok önemli. Çünkü yapılan çalışmalara göre; obez hastalarının 10-20'sinde, uzun dönemde kalp damar hastalıklarına, hatta kalp krizine yol açabilen uyku apnesi görülüyor.

Hipertansiyon

Obez hastalarda trigliserid, total kolesterol ve kötü huylu kolesterol LDL düzeyleri yükselirken, iyi huylu kolesterol HDL düzeyi ise düşüyor. Bunun sonucunda da kan basıncı yükseliyor. Yapılan çalışmalarda, vücut kitle indeksi >25 olan kişilerde hipertansiyon gelişme riskinin 5,2 kat arttığı gösterilmiş. Alınan her 10 kilo koroner arter hastalığı riskini yüzde 12 oranında arttırıyor. Koroner arter hastalığı riskinin vücut kitle indeksi 30 kg/m2 olan kadınlarda yüzde 38, erkeklerde de yüzde 42 oranında arttığı yine aynı çalışmada belirtilmiş.

Kanser

Obezitenin yol açtığı bir başka önemli sağlık sorunu da, çağımızın korkulu rüyası kanser! Vücut kitle indeksinde her 5 birimlik artış kanser riskini yüzde 10 oranında arttırıyor. Vücut kitle indeksindeki artışa bağlı olarak yemek borusu kanseri, mide kanseri ve kolon kanserinde artış görülüyor. Kadınlarda endometrial kanser, safra kesesi kanseri ve böbrek kanseri ile obezite arasında ciddi ilişki olduğu bildirilmiş. Aynı zamanda vücut kitle indeksi ile malign melanom, rektal kanser, lösemi, non-Hodgkin lenfoma, tiroit kanseri ve meme kanseri arasında sıkı ilişki olduğu aynı raporda belirtilmiş.

İnfertilite

Korunma olmamasına rağmen 12 ay boyunca hamilelik gerçekleşmiyorsa bu sorun "infertilite" habercisi olabiliyor. Dolayısıyla kilo vermeniz gerekiyor. Çünkü vücut kitle indeksi 29 olan kadınlarda, kitle indeksindeki her bir birimlik artış sonrasında hamilelik şansı yaklaşık yüzde 5 oranında azalıyor. Yapılan çalışmalarda, normal kilolu olan kadınlara göre, vücut kitle indeksi ≥35 olan kadınlarda hamilelik ihtimali yüzde 26, vücut kitle indeksi ≥40 olanlarda da yüzde 43 oranında daha düşük bulunmuş.

Safra kesesi taşı

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar safra kesesi taşı görülme sıklığının, obezite hastalarında genel popülasyona göre anlamlı derecede daha yüksek görüldüğünü belirtiyor. Yapılan çalışmalara göre; obez hastalarda safra kesesi taşı oluşma riski, ideal kiloda olan kişilerle kıyaslandığında 4-6 kat artıyor. Bunun nedeni ise fazla kiloların kolesterol sentezini artırması. Safra kesesi taşına bağlı olarak pankreatit, bir başka deyişle pankreas iltihabı sıklığı da artıyor.

Karaciğerde yağlanma

Yağlı karaciğer hastalığı dünyada kronik karaciğer hastalığının en yaygın formu. Basit yağlanma ile başlıyor, tedavi edilmezse siroz, karaciğer kanseri ve karaciğer yetmezliğine kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması varsa hemen kilo vermeniz gerekiyor. Yapılan çalışmalarda, obezite sorunu olan kişilerde yağlı karaciğer hastalığı gelişime riskinin 3,5 kat fazla olduğu saptanmış. Obezitede görülen insülin direnci, kan yağlarında bozukluk (dislipidemi) ve iltihabın artması, zaman içinde yağlı karaciğer hastalığının daha ağır seyretmesine neden oluyor.

Reflü

"Yemeklerden sonra acı sular boğazıma kadar geliyor, "Göğsümde yanma ve ağrı var", "Karnımda sık sık gaz ve şişkinlik oluyor, ara sıra da ağrı gelişiyor" Sizin de bu tür yakınmalarınız varsa, nedeni yaşam kalitesini oldukça etkileyen reflü olabilir! Yapılan çalışmalara göre; obez hastalarında reflü görülme sıklığı yüzde 40-50 gibi oldukça yüksek oranlarda görülüyor. Reflü kilo verdiğinizde azalıyor.

Toplardamarda pıhtı

Obezite, kronik toplardamar (venöz) yetmezliği ve toplardamarlarda pıhtılaşma ile tıkanıklık (venöz trombembolizm) açısından ciddi bir risk. Fazla kilolar toplardamarlardan kanın geri dönüşünü (venöz reflüyü) bozuyor. Kasık bölgesindeki lenf nodlara bası nedeniyle lenf yollarındaki akış bozuluyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar bu tablonun da bacaklarda lenf birikimi ve iltihaplanmaya sebep olduğuna işaret ederek sözlerine şöyle devam ediyor: "Bacaklarda deride sertlik, kalınlık, kuruluk ve kızarıklık oluşumu fazla kilolara bağlı olarak lenfödem geliştiğine işaret ediyor. Kilo artışı devam ettiği takdirde pıhtılaşma sistemi etkileniyor, bunun sonucunda derin ven trombozu, bir başka deyişle toplardamarda pıhtı oluşması gelişebiliyor"

Cilt hastalıkları

Obezitenin neden olduğu bir başka önemli problem de, cilt hastalıkları. Cilt bariyeri ciltteki nemi korumak ve yabancı maddelerin cilde girmesini engellemek gibi son derece önemli fonksiyonlar üstleniyor. Obezite yağ bezleri ve yağ oluşumunu olumsuz yönde etkileyince, cildin bariyer fonksiyonunu bozuyor. Ayrıca ter bezleri, cildin lenfatik ve kollajen yapısı da bozuluyor. Yapılan çalışmalar vücut kitle indeksi >30 olan hastalarda deride kalınlaşma, kabarma, tüylenme, çatlaklar, lenfödem, selülit, ter bezleri iltihabı ve sedef gibi cilt hastalıklarının daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Bunların yanı sıra mikro ve makro dolaşımın bozulması nedeniyle ciltteki yaralar da geç iyileşiyor.

Depresyon

Obezite sorunu olan kişilerde depresif ruh hali, uyku bozuklukları, yorgunluk, değersizlik hissi, umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha yaygın görülüyor. Ulusal Sağlık ve Beslenme Değerlendirme Çalışması verilerine göre; depresif erişkinlerin yüzde 43'ü obezite hastalarından oluşuyor.

Virüslere Karşı Güvenli Gıda

- No Comments
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsten (COVID-19) korunmak için kişisel hijyen ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi kadar, tüketilen gıdaların güvenilirliği de büyük önem taşıyor. 

Uzmanlar, gıda güvenliği konusunda yapılan hataların önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirdiği konusunda hemfikir. Sabri Ülker Vakfı, bilimsel veriler ışığında gıda güvenliği konusunda alınması gereken önlemlere dikkat çekiyor:

Yumurtayı kullanmadan önce yıkayın

Tüketilecek taze meyve ve sebzelerin bol suyla yıkanması, yemeklerin uygun sıcaklıklarda yeterince pişirilmesi enfeksiyonların önüne geçmeye yardımcı olabilir. Yiyecekler hazırlarken, pişirilirken ve servis edilirken ellerin temiz olması çok önemli. Besine ve besin hazırlarken kullanılacak gereçlere dokunmadan önce ellerinizi akan ve tercihen el dayanır sıcaklıktaki su altında, sabunla en az 20 saniye süreyle yıkayın. Çiğ et, tavuk, yumurta ve balığa dokunduktan sonra ellerinizi mutlaka yıkayın. Buzdolabından alınan yumurtanın kullanılmadan önce yıkanması gibi temel yaklaşımlar önemlidir.

Meyve ve sebzeler için akan suyu kullanın

Meyve ve sebzeleri akan su altında iyice yıkayın. Gerekirse yıkama fırçası kullanın. Sebze ve meyve yıkamak için deterjan veya sabun kullanmayın. Tercihen sirke kullanılabilir.

Çiğ etler için kullanılan malzemeleri iyice temizleyin

Çiğ kırmızı et, tavuk veya balık, yumurta gibi bulaşma riski yüksek potansiyel riskli besinler için kullanılan bıçak, kesme tahtası, tabak gibi gereçleri iyice yıkamadan başka yiyecekler için kullanmamalısınız. Çünkü bu besinlerde bulunan besin kaynaklı bakteri ve/veya hastalık yapabilecek patojenler, diğer yiyeceklere kolayca bulaşabilir ve hastalıklara yol açabilir.

Açıkta satılan gıdaları tercih etmeyin

Besin güvenliğinin sağlanması konusunda bir diğer önemli konu besinlerin tedarik aşamasıdır. Açıkta satılan besinlerin satın alınmaması, ambalajlı besinlerin tercih edilmesi, ambalajın bozulmamış, yırtılmamış olmasına dikkat edilmeli. Hijyenin en etkili önlem olarak ortaya çıktığı bu dönemde, tüketime sunulan gıdaları her türlü çevresel riskten uzak tutan, koruyan ambalajlı gıdaların tüketiminin önemi unutulmamalıdır. Sağlığımızı tehdit eden her türlü virüs, bakteri, küf ve mayanın üreme, bulaşma ve yayılma riski açıkta satılan gıdalarda yaygınlıkla görülmektedir.


Çocukları taze meyve ve sebze yemeye teşvik edin


Meyveler ve sebzeler, yeterli ve dengeli beslenmenin olmazsa olmazıdır. Vücut için gerekli besin öğeleri zamanında ve yeterli miktarda alınmadığında hastalıklara karşı direnç azalır, hastalığın tedavisi uzun sürer. Taze meyve ve sebze tüketiminin bağışıklık sistemini desteklediği, böylelikle hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çocukları taze meyve ve sebze yemeye teşvik edin. Yetişkinler de gün içinde ara öğünlerde taze sebze ve meyveleri tüketmelidir. Ayrıca sağlık için hareketli bir yaşam temel alınmalıdır.

KAYNAKLAR

1) https://www.eatright.org/homefoodsafety/safety-tips/food-poisoning/10-common-food-safety-mistakes , Nisan 2019
2) Gıda güvenliği. http://ato.org.tr/bilgi/hekimler-icin-guncel-tibbi-bilgiler/detay/35. Erişim: 9.6.2012.

3)WHO, 2013; http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs330/en Nisan 2019
4) Bilici,S., Uyar,F., Beyhan,Y., Sağlam,F. (2012). Besin Güvenliği. T.C.Sağlık Bakanlığı Yayını. 2.Basım. Ankara. http://www.fao.org/food-safety/en

5) Onur, N., Sarper, F., & Onur, F. (2017). Farklı sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerin sebze-meyve tüketim durumları. Journal of Tourism and Gastronomy Studies, 5(1), 105-123.

6) Türkiye'ye Özgü Beslenme Rehberi, 2004