Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "Ruh Sağlığı"

Dirençli depresyona lityum

- 24 Şubat 2020 Pazartesi No Comments
Lityum, duygu durum bozukluğu başta olmak üzere, birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde kullanılıyor. Uzmanlar, ruhsal problemlerin yanı sıra fiziksel rahatsızlıkların tedavisinde de rol alan lityuma doktor kontrolünde başlanması gerektiğinin altını çiziyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, lityum kullanımı hakkında önemli bilgiler verdi.

Doktor kontrolünde kullanılması şart!

Prof. Dr. Sermin Kesebir, "Toplumumuzda bilindiği üzere bir tuz olan lityum, toplumumuzda sanıldığının aksine olağan şartlarda vücudumuzda bulunan ve hastalıkta eksilen bir madde değildir. Lithuril adı verilen bir ilaçla ağızdan alınır. Vücuttan atılımı böbrekler yoluyladır" diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Lityum, dirençli diye tabir ettiğimiz, antidepresan tedaviye yanıt vermeyen depresyonda ek tedavi olarak ve yineleyici depresyonlarda da kullanılır. Tedaviye yanıt vermeyen obsesif kompolsif bozuklukta güçlendirme tedavisi olarak da kullanılıyor. Psikiyatrik bozukluklar dışında etki ettiği başka alanlar da vardır. Kemik iliğinde kan yapımını, özellikle bağışıklık sistemi hücrelerinin yapımını uyarır. Karsinoid tipte kanserlerde yararlıdır. Başka bazı kanser tiplerinde de hücre çoğalmasını durdurduğu gösterilmiştir. Ancak hangi durumda olursa olsun bir doktor tarafından başlanmalı ve takibi bir doktor tarafından yapılmalıdır."

Lityum, bağımlılık yapmıyor

Prof. Dr. Sermin Kesebir, "Son günlerde basında yer alan haberler nedeniyle bağımlılık yapıp yapmadığı sorgulanmaktadır. Lityum, bağımlılık yapmaz. Bipolar bozukluğun tedavisinde bugün hala altın standart olarak nitelendirdiğimiz bu ilaç,zihni bulandırmaz, bilinç değişikliklerine, bilinç kaybına neden olmaz" dedi.

1950'li yıllardan bu yana psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılıyor

"Lityum, 1950'li yıllardan bu yana psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Birincil tedavi alanı bipolar bozukluk ya da manik depresif hastalık adıyla bilinen duygudurum bozukluklarıdır" diyen Kesebir, sözlerine şu şekilde devam etti:

"Bipolar bozukluğun hastalık dönemlerinde, depresyon veya maniyi iyileştirmek üzere kullanılır. Bipolar bozukluğun iyilik dönemlerinde ise, yeniden hastalanmayı başka bir deyişle atak geçirmeyi önlemek amacıyla koruyucu tedavi olarak kullanımı sürdürülür.

Yan etkileri en çok, sindirim sisteminde görülüyor

En sık yan etkileri sindirim sistemi ile ilgilidir; bulantı, kusma gibi. Su içme ihtiyacında artış, sık idrara çıkma olabilir. Bazı kişilerde sıklıkla akne olmak üzere cilt lezyonlarına, döküntüye neden olabilir. El titremesi yapabilir. Kullanıldığı sürece böbrek ve tiroid fonksiyon testlerinin belirli aralıklarla yapılması gerekmektedir.

Tedavi süresince kan düzeyi takibi yapılmalı

Kullanıldığı sürece belli aralıklarla kan düzeyi takibinin yapılması gerekmektedir. Nitekim kan düzeyinin yükselmesi lityum zehirlenmesine yol açabilir. Tansiyon ilaçları ve NSAI-nonsteroid antienflamatuar diye tabir edilen bazı ağrı kesici ve antiromatizmal ilaçlarla etkileşimi vardır. Birlikte kullanımları zehirlenme ile sonlanabilir."

3 kişiden birinde uyku sorunu var

- 31 Ocak 2020 Cuma No Comments
Türkiye'de yaklaşık 10 kişiden 1'inde kronik uykusuzluk mevcut. Bunun yanında kısa süreli uykusuzluklar da katıldığı zaman neredeyse 2-3 kişiden birinde uyku sorunu görülüyor. 

En çok görülen uyku sorunlarının başında uykuya dalmakta zorluk, geceleri sık uyanmalar ve uyku süresindeki yetersizliklerin olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü "Uyku fiziksel ve mental sağlığımızı koruyabilmek ve bir sonraki güne vücudumuzu hazırlayabilmek için gerekli olan bir dönemdir. Kişiden kişiye süre ve etkisi çok değişmekte olup bilindiği gibi erişkinlerde 7-8 saatlik uyku süresi öngörülmektedir. Sağlıklı uyku için sadece süre değil uykunun yapısı NREM (non-REM) ve REM uyku (rüya görülen evre) siklusunun devamlılığı ve bu evrelerdeki ortalama süreler de kaliteli uyku için oldukça önemlidir" dedi.

Yeterli sürede yatakta kalınmasına karşın uykunun kalitesini bozan hastalıklar (uyku apnesi, huzursuz bacak, sık idrara kalkma, diğer birçok nörolojik ve dahili hastalıklar gibi), sabahları erken uyanma, yorgun uyanma, bu uyku bozukluklarına bağlı gelişen gün içinde uykululuk, konsantrasyon ve dikkat bozuklukları, baş ağrısı, huzursuzluk, depresyon, aşırı sinirlilik, anksiyete gibi daha birçok uyku sorunları olduğunu vurgulayan Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü "NREM uykusu evre I-II ve III olmak üzere üç evreden oluşur evre III derin uyku dediğimiz dönemdir. REM dönemi ise daha çok rüyaların görüldüğü evredir. Gece boyunca bu evreler 3 ile 5 kez tekrarlanır. Bu evrelerin kesintiye uğramadan sürdürülebilmesi sağlıklı ve kaliteli bir uykuyu sağlar" açıklamasında bulundu.

Tedavi edilebilmesi için uyku bozukluğunun nedeni saptanmalı
Gelişme çağındaki öğrencilerin erken saatlerde kalkıp okula gitmeleri bu çocukların fiziksel ve ruhsal olarak gelişmelerinde negatif etki yaptığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Bölümü Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü "Özellikle büyük şehirlerde karanlıkta kalkıp okula yetişmek için yollara düşen öğrencilerin uyku sürelerinin ne kadar kısa olduğunu düşünmek gerek. Bunlar da bir şekilde uyku bozukluğu ya da yetersiz uyku olarak değerlendirilebilir. Tedavi edilebilmesi için ilk olarak uykusuzluğun nedeninin bulunması gerekiyor. Nedeni saptanabilen uyku bozukluklarında tedaviye mümkünse etkeni ortadan kaldırmak ya da azaltmakla başlamak gerekir. Uyku bozukluğu hastalıklarından herhangi biri varsa öncelikle bu hastalığı tedavi etmek gerekiyor. Ya da uyku bozukluğuna neden olabilecek alışkanlıklar, çevresel etmenler varsa düzeltilmeli" şeklinde konuştu.

Yaşam şekli değiştirilerek uyku hijyeni sağlanabilir
Bazen hastanın uyku bozukluğuna göre ilaçlarla tedavi etmenin gerekebildiğini söyleyen Prof. Dr. Yaşar Kütükçü "Uykuyu bozan önemli solunum bozuklukları da vardır. Örneğin uyku apnesi olan bir kişinin mutlaka uyku merkezi olan yerlerde tüm gece uyku çalışması yapılarak apnenin tipi ve derecesine göre tedavi planlanmalıdır. Hepsinden önemlisi bazen yaşam şeklini, alışkanlıklarını değiştirerek ve iyi bir uyku hijyeni sağlanarak sorunların büyük kısmı tedavi edilebilir" dedi.

Sağlıklı ve kaliteli bir uyku için dikkat edilmesi gerekenler
Mümkün olduğunca aynı saatte yatmaya ve kalkmaya dikkat edin. Hatta hafta sonları da bunu sürdürmeye çalışın, bu sizin vücut uyku siklusunuzu ve saatinizi düzenlemeye ve gece boyunca uykuda kalmanıza yardımcı olur.

Uykuya yakın saatlerde olmamak koşulu ile rahatlatıcı egzersizler (yoga gibi) yapılabilir.
Eğer uyku sorununuz varsa özellikle gündüz uyumalardan ve şekerlemelerden kaçının
Yatak odasının gündüz havalandırılması ve oda sıcaklığının çok soğuk ve çok sıcak olmaması gereklidir. Uyuduğunuz yer sessiz, karanlık ve serin olmalıdır.
Yatma saatine yakın kafein ve nikotin gibi uyarıcı maddeler almayın.
Aynı şeklide uyku saatine yakın ağır yemekler yenmemelidir.
Yatak odasında telefon, televizyon, lap-top veya diğer bilgisayarlar bulunmamalı, bunlarla çalışmayı yatmadan en az 2 saat önce sonlandırmalı.

Sağlıklı uykuyu engelleyen etmenler

Fiziksel, ağrılı hastalıklar
Psikiyatrik hastalıklar (anksiyete, depresyon gibi)
Nörolojik hastalıklar (Huzursuz bacak senromu, periyodik bacak hareketleri, Parkinson hastalığı, demanslar, kaslarda istemsiz ve ağrılı kasılmalarla seyreden distoni gibi hastalıklar, kol ve bacaklarda şiddetli titremeler, epileptik ataklar gibi)
Diğer hastalıklar (Solunmu etkileyen apne benzeri hastalıklar, endokrin hastalıklar, diyabet, kalp yetmezliği ve çarpıntı, reflü gibi)
Vardiyalı çalışmalar ve jet-lag sendromu
Kadınlarda gebelik, emzirme, menopoz gibi durumlar
Uykuyu bozan ve engelleyen ilaçlar
Kafein ve nikotin
Ses, ışık gibi çevresel etmenler

Stres de insandan insana bulaşıyor

- 9 Aralık 2019 Pazartesi No Comments
Karşısındaki insanın sorunlarını kendi problemiymiş gibi içselleştiren kişiler psikolojik açıdan zarar görebiliyor. Başkasının derdini çok sık dinleyenler ikinci el strese maruz kalıyor. Yakın çevresinde çok fazla stresli yaşam olaylarına tanık olanlar, ikinci el stresten daha çok etkileniyor. Yapılan çalışmalara göre bu kişilerin kandaki stres hormonları yüzde 40'a kadar yükselebiliyor, bu durum ise ömrün kısalmasına neden oluyor.

Halk arasında "Dert anası, dert babası" diye bilinen, sürekli çevresindeki kişilerin problemlerini dinleyip, onların sorunlarını içselleştiren kişilerde depresyon daha sık görülüyor. İkinci el strese maruz kalan bu kişilerin ömürlerinin de kısaldığını söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi'nden Uzman Psikolog Cangül Tokmaktepe, "Özellikle etrafındaki kişilerin problemlerini içselleştiren, kendi derdiymiş gibi görüp bunlar için çok fazla sorumluluk alan kişilerde kaygı, düşük ruh hali, bitkinlik gibi depresif belirtiler daha sık görülüyor" dedi. Psikolog Tokmaktepe, ikinci el stresle ilgili şu bilgileri verdi:

GERGİNLİK AYNA NÖRONLARDAN BULAŞIYOR
İnsan, doğası gereği sürekli etrafı ile etkileşim içinde olan bir varlıktır. Bu durum da doğal olarak, insanı çevresindeki kişilerden ve durumlardan etkilenir hale getirir. Kişilerin yaşadıkları psikolojik durumların, yakınları tarafından hissedildiği, araştırmalar tarafından desteklenen bir gerçektir. Ailede, okulda, işte, sürekli birileri ile ilişki içindeyiz ve bu kişilerin ruh durumu bizim de hayatımızı etkileyebilir.

Kişilerin yaşadığı duygular, içinde bulundukları ruh hali; neşeli ise neşesi, gergin ise gerginliği, iletişim halinde olduğu kişilere, beyindeki "ayna nöronlar" aracılığı ile geçer. Bu nöronlar sayesinde, kişideki stresi algılarız ve bu stresten biz de etkileniriz. Yani esnemek gibi stresin de bulaşıcı olduğunu söylemek mümkün.

KANDAKİ STRES HORMONU YÜKSELİYOR
Yapılan bir araştırmaya göre, kişiler stresli bir duruma maruz kaldıklarında, kandaki "kortizol" yani stres hormonları artmaktadır. Araştırmadaki en ilginç verilerden biri ise, stresli duruma maruz kalan katılımcıları gözlemleyen kişilerin yüzde 26'sında da kortizol seviyesinin yükseldiği görülmesidir. Eğer katılımcı ile gözlemci arasında duygusal bir ilişki varsa, bu etki yüzde 40'a kadar çıkmaktadır. Etkileşim halinde olmak, kişinin duygularının karşı taraftan da algılanmasını sağlar.

SORUNU FAZLASIYLA İÇSELLEŞTİRMEK ZARAR VERİYOR
Çevresindeki kişilerin sürekli problemlerini dinleyen kişilerin de psikolojik sorunlar yaşayabilir. Özellikle bu problemleri içselleştiren, kendi derdiymiş gibi görüp bunlar için çok fazla sorumluluk alan kişilerde kaygı, düşük ruh hali, bitkinlik gibi depresif belirtiler görülebilir.

Birçok insan sevdiklerinin, yakınlarının sorunlarını dinlerken üzülür, çözüm üretmeye çalışır, tavsiyeler verir. Empati, insan ilişkilerinde önemli bir etkendir. Empati kurarak insan karşısındakini anlayabilir ve ilişki kurabilir. Ancak bir süre sonra bu problemleri kendi yaşamış gibi davranmak kişiye zarar vermeye başlayabilir.

Yapılması gereken, sınırların çizilmesidir. Yakınının derdini dinleyen kişi genelde karşısındakine yardımcı olmaya çalışır, elinden geleni yapar. Önemli olan bu problemin kendine ait olmadığını kavrayabilmesi ve sorunun sorumluluğunu üstüne almamasıdır.

STRES YAŞAM ENERJİSİNİ DÜŞÜRÜYOR
Kişi, etrafında sürekli strese maruz kaldıkça, dinlediği bu problemlerden etkilenmeye başlayabilir ve kendisi de mutsuz, gergin, neşesiz bir bireye dönüşebilir. Stres, kişinin yaşam enerjisini düşüren bir etkendir. Kişinin bu stresle gergin birine dönüşmesinin yanı sıra, yapılan çalışmalara göre ikinci el stres, ömrün de kısalmasına sebep olmaktadır.

TRAVMA YAŞAYANLARIN YAKINLARINDA RİSK FAZLA
Yakın çevresinde çok fazla stresli yaşam olaylarına maruz kalan kişilerin, ikinci el stresten daha çok etkilendikleri söylenebilir. Özellikle, yakınları travmatik olaylar yaşamış kişiler için ikinci el stres riskinin yüksek olduğu düşünülebilir. Bunun yanı sıra, karşısındaki kişinin problemini içselleştirmeye ve sahiplenmeye meyilli kişilerde de yüksek oranda görünmesi mümkündür.

ÇOCUKLAR İKİNCİ EL STRESE DAHA DUYARLI
İkinci el strese çocukların daha duyarlı olduklarını söylemek mümkündür. California Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, anneler ve çocukları farklı odalara koyuldu. Anneler, bulundukları odada stresli bir duruma maruz bırakılıp kalp atışları ölçüldü. Diğer odada olaydan habersiz oynayan çocuklar daha sonra anneleriyle bir araya getirildi. Annelerinin durumunu gördükten sonra çocukların da kalp atışlarının yükseldiği ve ikinci el stres semptomları gösterdikleri saptandı.

REALITY ŞOVLAR HAYATA GÜVENSİZLİĞİ ARTIRIYOR
Evde ailesi, okulda arkadaşları veya işte müdürü aracılığıyla ikinci el strese maruz kalındığı gibi reality şov programlarında sürekli olumsuz yaşam olayları görmek, bunlara tanık olmak, insanların kendileri ve yakınları için "başlarına kötü bir şey gelebileceği" gibi kaygıları tetikleyebilmekte ve hayata karşı güvensizliğini arttırabilmektedir. Artan kaygılar sebebiyle, kişi kendini sürekli diken üstünde gibi hissedebilir ve bu da genel bir huzursuzluğa yol açabilir.

STRESE NEDEN OLAN KİŞİLERDEN UZAKLAŞIN   İkinci el stresin etkilerini azaltmanın yollarından biri, bu tür strese neden olan kişilerden mümkün olduğunca uzak durmaktır. Eğer bu kişi aileden biri veya yakın bir arkadaş ise bu her zaman mümkün olmayabilir. Ancak çok yakın bir tanıdık değilse, bu etkiyi en aza indirmek için bu kişilerle olan ilişkilere mesafe koymak etkili olabilir.
Stresli insanlardan uzak durmak, her zaman mümkün değildir. Bu durumda yardım isteyen kişilere karşı, verilebilecek destekten fazlasını gerektirecek bir sorumluluk almamaya özen göstermek önemlidir. Önemli olan kişinin kendi sınırlarını çizebilmesidir. Karşıdakinin problemini sahiplenmemeli ve bu problemlerin diğerlerinin sorunu olduğunun farkına varılmalıdır.

Yapılması gereken, tepkileri değiştirmeye çalışmaktır. Stresle mücadele etmek yerine, kişiyi daha pozitif bir birey haline dönüştürmek açısından, bu durumu bir fırsat olarak görmek yararlı olabilir. İkinci el stresten uzaklaşmak için denenebilecek en iyi yollardan biri de kişinin enerjisini koruyabilmeyi öğrenmesidir. Bunun için de gün içinde yürüyüş ve derin nefes egzersizleri yapmak ve sabahları minnet duydukları birkaç şeyi yazmak gibi sağlıklı alışkanlıkları hayatlarına katmak önemli olabilir.

Depresyona karşı 13 pratik yol

- 4 Aralık 2019 Çarşamba No Comments
Günümüzün en önemli sağlık sorunlarından birisi haline gelen ve her yaşta ortaya çıkabilen depresyon, kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. 

Aile üyelerinden ya da yakın olunan kişilerden birinin kaybedilmesi, boşanma, işini kaybetme ve fazla alkol tüketimi gibi olumsuz nedenlerin tetiklediği depresyonu hayatınızda yaptığınız birkaç küçük olumlu değişiklikle yenebilirsiniz. Memorial Hizmet Hastanesi Psikoloji Bölümü'nden Uzman Klinik Psikolog Emine Fettahoğlu depresyonun nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Kendinizi iki haftadan uzun süredir uykusuz ve iştahsız hissediyorsanız..

Hemen hemen herkes üzgün olduğu dönemlerde depresyonda olduğunu söylemektedir. Ancak gerçek bir depresyon, kendini üzgün hissetmekten çok daha öte bir durumdur. Depresyon kişilerin düşüncelerini, duygularını, davranışlarını ve bedenini etkileyerek çoğu zaman insanlarla olan ilişkileri olumsuz etkilemektedir. Bu dönemdeki üzgün hissetme yaklaşık iki hafta devam etmektedir. Göreceli bir kavram olan üzüntü ise herkes için farklıdır. Bu nedenle üzgün olan bir insana depresyon teşhisi koymadan önce benzer durumlara verdiği tepkilerin o an verdiği tepkilerden farklı olup olmadığına dikkat etmek gerekmektedir. İştahta yada uykuda artma veya azalma, yorgunluk, suçluluk, konsantrasyon güçlüğü, depresif duygu ve intihar eğilimini gibi nedenleri 15 günden fazla gün boyu yaşayan hastalara depresyon teşhisi konulabilmektedir.

Boşanma ve iş kaybı sizi depresyona sürüklemesin

Birçok sebebin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan depresyon belirtileri birden bire ortaya çıkabildiği gibi yavaş yavaş da gelişebilmektedir. Depresyonu tetikleyen sebepleri şöyle sıralayabiliriz;

  • Biyolojik etkenler: Ailenizden birinde depresyon gibi bir duygudurum bozukluğu varsa sizin bu tür rahatsızlıklara yakalanma riskiniz normalde olduğundan daha fazladır. Şizofreni veya alkolizm gibi diğer zihinsel hastalıklar bile depresyona yakalanma riskini artırmaktadır.
  • Psikolojik etmenler: Aileden birinin vefat etmesi, boşanma veya işini kaybetme gibi olumsuz nedenler depresyonu tetiklemektedir. Stres ve travma halinin sürekli tekrarlaması depresyona girme ihtimalini daha da yükseltmektedir.
  • Davranışsal etkenler: Alkol tüketiminin veya madde kullanımının artması depresyonu tetiklemektedir.
  • Sosyal faktörler: Akranlarla veya aileyle olan güçlü bağların kopmasından kaynaklanan sosyal destek eksikliği depresyona yol açabilmektedir.
  • Profesyonel yardım almaktan kaçınmayın

Tedavi edilebilir zihinsel bir rahatsızlık olan depresyonu, birçok hasta toplum tarafından kendisine zayıflık, kötü bir durum, utanç gibi çeşitli damgalar nedeniyle tedavi ettirmemektedir. Oysa depresyon da diğer rahatsızlıklar gibi tıbbi bir rahatsızlıktır. Depresyon tedavisi ağırlık derecesine göre belirlenmektedir. Hafif ve yeni ortaya çıkmış olan rahatsızlıklarda doktor gözetiminde tedavi uygulanırken, orta dereceli ve ağır depresyonda başka önlemler almak gerekmektedir. Ayrıca tedaviye zaman vermek de gerekmektedir.

İlaçla ve psikoterapötik uygulanan tedavinin etkilerini göstermesi çoğunlukla zaman almaktadır. Hissedilebilir bir iyileşme kendini çoğunlukla birkaç hafta sonra ortaya çıkmaktadır. Tedavinin başarısı için psikoloğunuzla uzun süre birlikte çalışmanız gerekmektedir.Tedavinin başarıya ulaşması ve tekrarlamaması için kendi kendinize alacağınız önlemler şöyle sıralanabilir:

  • Arkadaş ve aile bireylerinizle aktif bir şekilde iletişim kurun
  • Umutsuzluğa kapılmayın
  • Uzman doktorunuz veya psikoterapistinizle açık şekilde konuşun
  • Gerekli olduğu süre boyunca tedavi olun
  • Uzman psikoterapistinizin tavsiyelerine uyun
  • Küçük ve erişilebilir hedefler belirleyin
  • Uyandıktan sonra mümkün olduğunca çabuk kalkın
  • Bedensel olarak aktif olun
  • Kişisel haftalık planınızı oluşturun
  • Üzerinizdeki yükü hafifletin
  • Yardımlaşma grubuna katılın
  • Alkolden ve uyuşturucudan uzak durun
  • Sabırlı olun

Sarılmak ruha iyi geliyor

- 3 Ekim 2019 Perşembe No Comments
Geçim derdi, yoğun iş hayatı, trafik çilesi derken stres peşimizi bırakmıyor. Geçmek bilmeyen sırt ve baş ağrıları, kaygı, mutsuzluk, sinirlilik gibi durumlar, stresin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa'dan Uzman Klinik Psikolog İpek Özaktaç, "Sevdiğiniz insanlara sarılın, ağrılarınız da stresiniz de azalsın" dedi.

Ünlü pop yıldızı Yalın, büyük beğeni toplayan şarkısında "Hele bir başla, sarılarak bir başla" dedi, herkesi sevgiye davet etti. Aslında dünyada yapılan birçok araştırma Yalın'ı destekler nitelikte…

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa'dan Uzman Klinik Psikolog İpek Özaktaç, yapılan bu araştırmalardan örnekler verdi, sarılmanın aslında stresin neden olduğu pek çok hastalığa nasıl iyi geldiğini anlattı.

STRESİN BELİRTİLERİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

Günümüzde geçim derdi, yoğun iş temposu, trafik çilesi ve gelişen teknoloji ile birlikte doğada vakit geçirmek ya da sosyalleşmek giderek neredeyse imkânsız hale geldi. Dolayısıyla, gün içinde sık sık kendini hatırlatan stres ile karşı karşıya gelmek durumunda kalıyoruz. Peki, hem dilimizden düşmeyen hem de hayatımızın tam ortasına yerleşen stres tam olarak ne anlama geliyor? Stres, belli bir tehdit karşısında psikoloijk, zihinsel ve bedensel şekilde verdiğimiz tepkilerden oluşur. Bedenin strese tepkisi genellikle kalp çarpıntısı, nefes alamama, uyuşma, terleme, titreme, bulantı ya da sırt- baş ağrısı şeklinde oluyor. Stresliyken duygusal tepkilerimiz ise kaygı, korku, mutsuzluk, huzursuzluk, sinirlilik, çaresizlik şeklinde görülebilir. Stres anında sinir sistemimiz adrenalin ve kortizol hormonu salgılayarak bedenimizi alarm durumuna geçirir.

EŞİNİZE 20 SANİYE SARILIN, DERDİ KEDERİ UNUTUN!

Stresin ruhumuzda ve bedenimizde yarattığı olumsuz etkileriyle nasıl başa çıktığımızı kaynaklarımız, yani bize iyi gelen şeyler belirliyor. İngiltere'de yapılan bir araştırma, insanları mutlu eden durumların oldukça basit görünen küçük şeylerden oluştuğunu kanıtlar nitelikte. Üç bin kişinin katıldığı ankete göre, ormanda yürümek, denizde yüzmek, çikolata yemek, geçmişi hatırlatan bir şarkı dinlemek, almak istediği kıyafetin indirime girdiğini görmek, kek yemek ve arkadaşlık kurmak gibi küçük durumlar insanlar için büyük mutluluk kaynağı olabiliyor. Tüm bu kaynakların arasında sosyal çevre ve kurduğumuz yakın ilişkiler önemli yer kaplıyor.

Yakın ilişkilerde eş, aile, arkadaş ya da çalışma arkadaşları fark etmeksizin hem ruhsal hem de fiziksel temasta bulunmak büyük önem taşıyor. Psikolog Alberto Gallace ve Charles Spence, gelişen ilk duyu organımızın dokunma olduğunu ve dış dünyayla bağ kurmamızda dokunmanın önemli bir yere sahip olduğunu söylüyor. Kaliforniya'daki Los Angeles Üniversitesi'nde gerçekleştirilen araştırmalarda dokunma sayesinde beyinde salgılanın oksitosin hormonunun harekete geçtiği, bu sayede güven, sevgi ve huzur duyguları artarken korku ve kaygı duygularının azaldığı gözlemlenmiştir. Oksitosin hormonu, doğumdan sonra da salgılanan, anne bebek arasındaki bağın artmasına yardımcı bir kadın hormonudur ve aşk hormonu olarak da bilinir.

2007 yılında North Carolina Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, sarılmak stres altındayken artan kortizol hormonunun düşmesine ve dolayısıyla stresin yarattığı olumsuz ruh hali ile bedensel ağrıların azalmasına büyük ölçüde yardımcı oluyor. 100 evli çiftin katıldığı araştırmada, çiftlerin yaklaşık 20 saniye süren bir sarılmanın ardından özellikle kadınlarda kortizol hormonunun belirgin ölçüde düştüğü ve oksitosin hormonunun arttığı kanıtlanmıştır.

EL ÖPMEK VEYA ŞEFKAT GÖSTERMEK TERAPİ GİBİ…

Bizler de ülkemizde el sıkışmak, öpüşmek ya da sarılmak gibi fiziksel temas içeren eylemleri seviyor ve günlük hayatımızda sık sık kullanıyoruz. Her birimiz merhabalaşırken tokalaşarak, sevinci ya da acıyı paylaşırken sarılarak, bayramlarda el öperek fiziksel temasta bulunuruz. Dolayısıyla, Türk toplumu için özellikle sevgi, şefkat ya da saygı içeren dokunma davranışlarının bir çeşit toplumsal terapi etkisi yarattığını söylemek mümkün.

Beyni sağlıklı ve genç tutabilmenin 7 yolu

- 4 Eylül 2019 Çarşamba No Comments
Beyni sağlıklı ve genç tutabilmenin çeşitli yolları vardır. Peki, bu konuda neler yapabiliriz? Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Nihal Işık, herkesin kolaylıkla uygulayabileceği ve sağlıklı bir gelecek için önemli bilgiler verdi.

1-Egzersiz- Spor

Beyin sağlığı beden sağlığı ile birlikte gider. Hayatları boyunca düzenli spor yapan insanların 70-80'li yaşlarda daha berrak bir beyne sahip oldukları bilinmektedir. Bu olumlu etki nasıl olur? Akciğerler daha sağlıklıdır, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve felç gibi beyni olumsuz etkileyen hastalıklar daha az görülür. Uyku düzenini sağlar, kendine güveni arttırır. Ayrıca beyin hücrelerinin korunmasında etkili olan "nörotrofin" adlı madde daha çok salgılanmaktadır

Ne Kadar Egzersiz?

Egzersiz ağır değil ama düzenli olmalı. Her gün yarım saat yürümek, olanak varsa evde egzersiz yapmak, bahçe ile uğraşmak, yüzmek gibi.

Zaman sorunu varsa günlük aktiviteler içinde fiziksel aktivite sağlanmalı. Örneğin yürüme mesafelerinde araba kullanmamak, uzak yere park etmek, asansör yerine merdiven kullanmak…

2- Zihin Egzersizleri

Yaşlı kişilerde sağlıklı bir beynin en önemli destekleyicilerinden birinin eğitim düzeyi olduğu gösterilmiştir. Yaşam boyu beyni aktif tutmanın, zihinsel gerilemeyi azalttığı gösterilmiştir. Bu tür aktiviteler sağlıklı beyin hücrelerinin gelişimini ve hücrelerin birbiriyle iletişimini arttırarak, hasara karşı bir yedekleme sistemi geliştirmektedir.

Ne Tür Egzersiz?

Düzenli ve sık yapılabilecek, sıkmayacak ve yeni bilgileri öğrenmeyi içeren, sürekli aynı şeyleri tekrarlamaya dayanmayan aktiviteler olmalı. Örneğin kitap okuma,bir konuyu tartışarak fikir yürütme, bellek oyunları, kağıt oyunları, bulmaca, sudoku çözme gibi evde yapılabilecek aktiviteler. Olanak varsa yeni bir dil veya müzik aleti çalmayı öğrenme, yeni hobiler edinme, değişik gruplara katılarak gezi ya da sohbet.

Son çalışmalar, boş zamanı değerlendirme faaliyetleri içinde, zihinsel, bedensel ve sosyal aktivitelerin birlikte olmasının en etkili yol olduğunu göstermektedir.

3-Sağlıklı Beslenme

Meyve ve sebze, sağlıklı yağlardan (balık, zeytinyağı, ceviz, badem gibi ) ve tam tahıldan zengin diyet; damar yapısını sağlıklı ve temiz tutarak beyni farklı hasarlanmalardan korumaktadır. Yapılan bir çalışmada Akdeniz usulü beslenmeye ağırlık verenlerin MR larında beyin dokusunun daha iyi korunduğu gösterilmiştir.

4- İyi Bir Gece Uykusu

Belleğe atılan bilgilerin yerleşmesi ve bütünleşmesi için iyi bir gece uykusu şarttır. Çalışmalar 6-8 saat arası gece uykusunun ideal olduğunu göstermiştir. Ama uyku kalitesi de en az süre kadar önemlidir.

İyi Bir Uyku İçin Neler Yapmalı?

Belli saatlerde yatıp kalkmayı sağlamaya çalışmak, gün içinde olabildiğince uyumamak, yatmaya yakın egzersiz yapmamak,öğleden sonradan itibaren kafein (kahve, çay)gibi uyarıcılardan uzak durmak, olabildiğince uyku ilaçlarından uzak durmak.

5- Sigara

Çalışmalar, sigara içenlerin yüzleri ve isimleri içmeyenler kadar iyi hatırlamadığını göstermiştir. Sigara direkt olarak belleği mi etkiliyor yoksa, beyin sağlığını olumsuz etkileyen (akciğer hastalıkları, yüksek tansiyon, felç gibi) hastalıklar nedeniyle mi bilinmiyor.

6- Vitaminler

Uzun yıllar, Vitamin C,E ve betakaroten gibi anti-oksidanlanların (serbest radikal adı verilir ve sağlıklı hücrelere hasar veren bazı maddeleri yok ederler)beynin sağlıklı kalmasına yardımcı oldukları ve belleği güçlendirdikleri düşünüldü. Son bulgular ise çelişkili. Anti-oksidanların yaşa bağlı unutkanlığa olumlu etkisinin olabileceği ancak Alzheimer hastalığı üzerine etkisinin olmadığı düşünülmektedir. Bu nedenle eğer altta yatan başka bir hastalık ve ilaç kullanımı yoksa (kanamaya yatkınlık ve karaciğer hastalığı gibi...) bu vitaminlerin kullanımı düşünülebilir.

7-Stresin Etkisi

Bilim insanları uzun süreli stresin beyin üzerinde kalıcı etkisinin olduğunu ve fonksiyon kaybı yaptığını buldular.İnsan beyninde vücudun strese nasıl yanıt vereceğini belirleyen bir bölüm vardır.Örneğin bu bölüm vücut için stresli bir durum saptarsa, kortisol ( kortizon öncüsü)salgılanarak vücut "savaş ya da kaç"cevabına hazır hale getirilir.Uzun süreli stres ve kortizol salınımı,korku merkezi (amygdala) ile öğrenme- bellek merkezi (hipokampus) arasında ki bağlantıyı normal dışı arttırarak, bellek ve öğrenmeyi olumsuz etkiler,ayrıca,beynin ön bölümünde (prefrontal korteks - konsantrasyon, karar verme, yargılama, neden-sonuç ilişkisini kurabilme, sosyal davranışlardan sorumlu bölge) küçülmeye neden olur.


Gençler telefonunu elinden bırakamıyor

- 28 Ağustos 2019 Çarşamba No Comments
Hitay Holding firmalarından, Türkiye'nin en büyük izinli veri tabanına sahip online araştırma şirketi DORinsight tarafından gerçekleştirilen "Gençlik Araştırması", gençlerin günlük rutinlerine ilişkin dikkat çekici sonuçlar ortaya koyuyor.

DORinsight tarafından ABC1C2DE sosyo-ekonomik segmente mensup gençler arasında yapılan araştırmaya göre, gençlerin 23'ü "Telefonumu asla elimden bırakamam" diyor. Cep telefonu vb. internete bağlı cihazlarınızdan ne kadar süreyle vazgeçebilirsiniz sorusuna, ankete katılan gençlerin yüzde 40'ı "En fazla 3-4 saat ayrı kalabilirim" derken, yüzde 18'i ise en fazla bir gün bakmadan durabilirim yanıtını verdi.

Sosyal medyadaki paylaşımlarıyla ilgili olarak, "Sosyal medya paylaşımlarınızın beğenilmesi sizin için ne kadar önemli" sorusuna ise gençlerin yüzde 46'sı "Kesinlikle çok önemli, beğenilmek hoşuma gidiyor" derken, yüzde 54'ü ise "Kimse beğensin diye paylaşım yapmıyorum" dedi.

Gençler spor yapıyor!

Anket sonuçlarına göre Türkiye'deki gençler fiziksel aktiviteye büyük önem veriyor ve spor yapıyor. "Spor veya egzersiz yapıyor musunuz" sorusuna katılımcıların yüzde 78'i "Haftanın belirli günleri mutlaka spor yapıyorum" yanıtı verirken, yüzde 22'si ise "Spor yapmak için vakit bulamıyorum" dedi.

Araştırma kapsamında katılımcılara "Herhangi bir hobiniz var mı" diye sorulduğunda ise katılımcıların yüzde 87'si boş vakitlerimde ilgilendiğim hobileri olduğunu belirtirken, yüzde 13'ü kendime hobiler yaratmak için vakit ve bütçe yaratamadıklarını belirtiyorlar.

Gençler parasını arkadaşlarıyla harcıyor

Araştırmaya göre gençlerin yüzde 56'sı ceplerindeki paranın büyük bölümünü arkadaşlarıyla geçirdikleri vakit esnasında harcıyor."En çok hangisi için para harcıyorsunuz" diye sorulan katılımcıların yüzde 18'i sinema, tiyatro vb. aktivitelere, yüzde 18'i kitap ve dergilere, yüzde 8'i ise spor müsabakalarına bütçelerinin büyük kısmını ayırdıklarını söylüyor.

Beyne iyi gelen 5 egzersiz!

- 7 Haziran 2019 Cuma No Comments
Uzun yıllar sağlıkla yaşamak için fiziksel aktivite çok önemli. "Egzersiz yatırımı" sadece beden sağlığı için değil, beyinde de çok önemli ve güçlü etkiler oluşturuyor. Uzmanlara göre yüksek yoğunlukta interval antrenmanı, aerobik egzersiz, ağırlık antrenmanı, yoga, spor veya spora özgü aktiviteler, beyindeki farklı fonksiyonların geliştirilmesini sağlıyor. Hafıza ve yön bulmadan, kompleks düşünme, problem çözme, akıl yürütme ve birden fazla işle uğraşmaya kadar pek çok konuda işlevi olan bölgeler harekete geçiyor.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi (SABİF) Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Defne Kaya, uzun yıllar sağlıkla yaşamak için fiziksel aktivitenin çok kıymetli bir mücevher gibi hep yaşamın içinde olması gerektiğini belirterek egzersizin beyin fonksiyonlarını geliştirmede de önemli katkıları olduğuna dikkat çekti. Kaya, şunları söyledi:

Yürüyenin kalbi daha güçlü oluyor!

"Kas iskelet sistemini geliştirmek, kalbi daha güçlü bir hale getirmek için gün içinde en az 30 dakika tempolu yürüyüşü ve haftada en az üç gün egzersiz yapılmasını öneriyorum çünkü yürüdüğünüzde kalbinizi daha güçlü hale getirir, karın yağlarınızdan kurtulur, ağırlık ile egzersiz yaptığınızda kas ve kemiklerinizi güçlendirir, yoga yaparsanız hem ruhunuzu sakinleştirir, kendinize dönersiniz hem de kaslarınızın boyunu uzatırsınız. Uzun yıllar sağlıkla yaşamak için fiziksel aktivite çok kıymetli bir mücevher gibi hep yaşamınızda olmalı."

"Aktif bir yaşam, istediğiniz/keyif aldığınız herhangi bir egzersiz veya sporu yaparak, kendinize sağlayabileceğiniz harika bir yatırımdır" diyen Doç. Dr. Defne Kaya'ya göre, eski çalışmalar özellikle aerobik egzersizin, beyne daha fazla oksijen ve büyüme faktörü taşıdığını böylelikle demans ve depresyonu azalttığını ayrıca hafızayı da güçlendirdiğini belirtmekteydi. Yeni çalışmalar ise egzersizin beyindeki bazı fonksiyonları çok ciddi oranda geliştirdiğini gösteriyor.

5 farklı tip egzersizle beynimizde neler olur?

Hem kendimize hem de sağlığımıza yaptığımız egzersiz yatırımının beyinde çok önemli etkiler oluşturduğunu belirten Doç. Dr. Defne Kaya, en az 30 dakika boyunca yüksek yoğunlukta interval antrenmanı, aerobik egzersiz, ağırlık antrenmanı, yoga, spor veya spora özgü aktivite yaptığımızda beynimizde olanları şöyle anlattı:

Yüksek yoğunlukta interval antrenmanı: Belirlenen farklı hız ve dinlenme aralığından oluşan ve % 80-95 aerobik kapasitede yapılan egzersiz Hipotalamusumuzu uyarır: İştahımızı kontrol altına alırız. Kilo kontrolü için harika bir şey bu. Hipotalamusun ayrıca kontrolsüz istek ve bağımlılığa da olumlu etkisi var. Madde kullanım bozukluğu (alkol, uyuşturucu, sigara vb) tedavisinde yüksek yoğunlukta interval antrenmanı güzel bir seçenek olabilir. Unutmamakta fayda var, hipotalamusunuzu uyaran yüksek yoğunlukta interval antrenmanını bir yaşam felsefesi haline getirerek, beyninizi yaşınızdan daha genç bir beyin gibi çalışmasını sağlayabilirsiniz.

Aerobik egzersiz: Yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet gibi aktiviteler aerobik egzersiz için uygundur ve uygun sürede ve tempoda yaptığımızda Hipokampusumuzu uyarır: Hafıza ve yön bulmada görevli olan hipokampus aynı zamanda hareketlerin davranış biçimine dönüşmesine çalışan limbik sisteminde de rol alır. Haftada üç gün aerobik egzersiz yapan kişilerde hipokampüslerinin daha geniş, hafıza testlerinin daha iyi olduğu gösterilmiştir. Hipokampusun Alzheimer'da ilk etkilenen bölgeden biri olduğunu da vurgulamak isterim. Ayrıca aerobik egzersizin, özellikle tempolu yürüyüşün, dikkat dağınıklığı ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda çok etkin sonuçlar aldığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

Ağırlık kaldırma: Hem kendi vücut ağırlığınızla hem de kum torbası, elastik bantlar, ağırlık ekipmanları, egzersiz istasyonlarında kaslarınızı kuvvetlendirmek için yaptığınız ağırlık antrenmanları beynimizin ön kısmındaki Prefrontal korteksi uyarır: Kompleks düşünme, problem çözme, akıl yürütme, birden fazla işle uğraşmadan sorumlu prefrontal korteks, en üst düzeydeki davranışların bütün bileşenlerinin bağlantılarını yapar ve onları bütünleştirir, duyu ve kas iskelet sistemi arasındaki geri bildirim döngülerini ve bağlantılarını sağlar. Sınavlara hazırlanan çocuklar için aerobik egzersizin başarı için harika bir yardımcı olacağını düşünüyorum. Ağırlık kaldırma ve aerobik egzersizleri kombine ederseniz insülin benzeri büyüme faktörünün salınmasını uyarırsınız. Bu da beyin hücreleri arasındaki iletişimi geliştirir, yeni nöron ve kan damarlarının gelişmesini sağlar.

Yoga: Yoga yaptığımızda beynimizde üç ayrı bölge etkilenir: 1) Beynin ön tarafında bulunan ve bilinçli düşünme, dikkat, plan yapma, dürtülerin kontrolü gibi bir çok önemli fonksiyondan sorumlu Frontal lob, 2) Arzu ve nefret, gurur ve aşağılama, suçluluk ve özür dileme gibi sosyal duyguların kaynağı olan, ahlaki içgüdü, empati ve müziğe karşı duygusal tepkiyi arttırmada görevi olan, aynı zamanda vücudun taleplerine de cevap veren (çok açken ikinci bir sandviç yemek istememiz, üzgünken sigara ya da kokaine sığınmak gibi) duygu ve düşüncelerin bütünleştiği alan olan İnsula, 3) Korku ve anksiyete başta olmak üzere duygu denetiminden sorumlu olan Amigdala. Zaten Sanskritdilinde de yoga, "kontrol etmek", "boyunduruk altına almak", "kavuşma", "bir araya gelme", "birlik", "karşılaşma", "yöntem" veya "birleştirmek" anlamına gelen "yuj" sözcüğünden türemiştir. Beyindeki bu çoklu merkez bölge uyarılarının etkisi ile o yüzden yoga bizi dengeler, güçlendirir, günlük yaşamın kalitesini artırır ve bedenimizi hem ruhsal olarak hem de fiziksel olarak uyandırır, düzenli uygulayan kişiler bedensel, zihinsel ve ruhsal anlamda bir bütünlük hissi ile yaşama sarılırlar. Bu stresli ve yoğun iş temposunda harika bir "antidepresan" değil mi? Üstelik hiçbir yan etkisi de yok.

Spor ya da spora özgü aktivite: Spor yapmak için sadece kassal kuvvet yeterli değildir. Hem bedenen hem de zihinsel olarak birçok fonksiyona sahip olmak gerekmektedir. Bunun tam tersi, spor yapmak hem bedeni hem de zihnimizi geliştirir. Bunu nasıl yapar: Yoga beyinde dört önemli bölgeyi etkiler: 1) Kompleks düşünme, problem çözme, akıl yürütme, birden fazla işle uğraşmadan sorumlu Prefrontal korteksi, 2) Dikkat, karmaşık hareketlerin uygulanması ve yönetilmesi, aktivite-hareket ve işler arasında geçişlerin kontrolü, hareketin hızının kontrolü, yavaşlama ve baskılama gibi çok önemli fonksiyonlardan sorumlu Bazal ganglionu, 3) Beynimizin yan kısmını oluşturan ve çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynayan, ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde görevi olan Parietal lobu, 4) Vücudun denge organı olan ve dikkatin sağlanmasında da etkin olarak çalışan Serebellumu (yani beyinciği). Geniş hipokampus ve bazal ganglion alanına sahip çocukların daha dikkatli olduğu, davranışlarını daha iyi kontrol ettiği, çoklu iş ve fonksiyonları geliştirmede yaşıtlarına oranla daha başarılı ve üstün olduğu günümüz çalışmalarında vurgulanan önemli bulgulardandır. Çocuklarımızı, yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel, bilişsel, duyusal ve davranışsal gelişimini artırmak amacıyla uygun spor dalına yönlendirmek, onlara bırakılabilecek en büyük miras olacaktır."

Doğru ve yeterli egzersiz sağlığı koruyor!

Doç.Dr. Defne Kaya, egzersiz ve sporun ancak etkin ve doğru yöntemlerle yapıldığında sağlığınıza katkı sağladığını belirterek "Yanlış ve yetersiz egzersizler daha çok yaralanma ve hastalığa davetiye çıkarır. Sağlıklı mutlu bir yaşam için, size doğru, etkin ve sağlıklı egzersiz reçetesini verecek tek kişi olan fizyoterapistinize danışın. Sağlığın hareketle yaşamınıza girmesine vesile olan tüm fizyoterapistlerin "8 Eylül Dünya Fizyoterapi Günü'nü" kutluyor, Dünyada hak ettiği değer ve önemi ülkemizde de bir an önce kazanmasını diliyorum. Sağlığınız için hareket edin, bunu yaparken de kendinizi doğru ve yetkin ellere teslim edin" diye konuştu.

Akıllı telefon ile uyuşturucu yer mi değiştiriyor?

- 7 Mart 2019 Perşembe No Comments
Son 10 yıldır Amerikalı gençler arasında alkol de dahil olmak üzere uyuşturucu kullanımının düzenli bir şekilde azaldığı tespit edildi. 

Uyuşturucu kullanımı azalırken gençler arasındaki mobil teknolojilerinin kullanım oranlarının patlaması bilim insanlarını harekete geçirdi? Acaba akıllı telefon ile uyuşturucu yer mi değiştiriyordu?

Uyuşturucu Madde Kullanımı Ulusal Enstitüsü, konuyla ilgili önümüzdeki aylarda araştırmaya başlamayı planlıyor. Ancak yapılan ön çalışmada, akıllı telefonların gençlerin uyuşturucu kullanma oranının düşmesine katkıda bulunma ihtimalini artırdığı tespit edildi.

Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, devam eden bu sıra dışı çalışmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

"Federal Madde Bağımlılığı ve Akıl Sağlığı Hizmetleri İdaresi'ne göre 12-17 yaş arasındaki gençlerin 2005 yılında sigara içme oranı yüzde 10.8 iken 2015 yılında, yüzde 4.2'ye düştü.
Gençlerin alkol kullanımı yüzde 16,5'ten yüzde 9,6'ya düştü.

12-17 yaş arası gençlerin kokain kullanımında daha az ancak yine de istatistiksel olarak önemli düşüşler gözlendi. Esrar kullanımı aynı on yıl boyunca sabit kaldı. 2015'te 12 ila 17 yaşlarındaki çocukların yüzde 7'si uyuşturucu kullandıklarını söyledi.

İNTERNETTE 6.5 SAAT GEÇİRİYORLAR

Mobil teknolojiler, gençlerin zamanlarını giderek artan bir şekilde tüketiyor. 13-18 yaş arasındaki Amerikalı gençlerin, sosyal medyada ve video oyunları gibi diğer etkinliklerde günlük ortalama altı buçuk saatlik süre harcadıkları tespit edildi.

13-17 yaş arası gençlerin yüzde 24'ünün "neredeyse sürekli" online olduğu ve yüzde 73'ünün ise bir akıllı telefon ya da başka bir aygıtla bir erişime sahip olduğu belirlendi."

Evli kadınlar daha stresli

- 25 Şubat 2019 Pazartesi No Comments
Kronik stres, yaşamın bir bölümünde veya yaşam boyu maruz kalınan travmaların yoğun çaresizlik, çözümsüzlük hissi ile birlikte yaşanması, sonucunda da kronikleşen bir endişe, korku ve panik hali. 

Kronik stresin kişinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit ettiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Uzman Psikolog Selin Karabulut "Stres her yaştan insanı etkileyen bir durum ancak kronik stres diyebilmemiz için belirli bir yaşın üzerinde ve en az bir yıl aynı koşullarda bulunuyor olmak gerekiyor. Amerikan Psikoloji Cemiyeti'nin yaptığı araştırmalara göre kadınlar, özellikle de evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla" açıklamasında bulundu.

Bazı kişilerin strese ve stresin olumsuz etkilerine daha yatkın olduğunu belirten Selin Karabulut "Bu kişiler yaşadıkları olaylardan çok daha çabuk ve çok daha fazla olumsuz etkilenirler. Yapılan araştırmalar madenci, polis, gardiyan ve gazetecilerin, stresi daha çok deneyimlediklerini bildiriyor. İkinci sırada ise diş hekimi, doktor, hemşire gibi sağlık çalışanları bulunuyor" dedi.

Kadın ve erkekler strese farklı tepki veriyor

Stresle başa çıkma yolları ve kronik stresten kurtulmanın tedavisi stres faktörlerinin ne olduğuna, kişinin stresi nasıl yaratıp nasıl algıladığına ve işlevselliği nasıl etkilediğine göre farklılıklar gösterdiğine değinen Anadolu Sağlık Merkezi Uzman Psikolog Selin Karabulut "Bazen psikiyatrik ilaçlar kullanmak gerekebilir, artan kaygıyı azaltmak için psikoterapötik yöntemler fayda sağlayabilir.

Bunun dışında düzenli egzersiz yapma, dengeli beslenme, doğal yaşam ve stres faktörlerinden uzak durma oldukça önem taşır. Yapılan araştırmalar strese verilen tepkinin kadın ve erkeklerde farklı olabileceğini bildirir nitelikte. Özellikle ağlama-ağlayacak gibi olma kadınların yüzde 44'ü tarafından verilen bir tepki iken erkeklerin sadece yüzde 15'i bu tepkiyi veriyor. Evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla" şeklinde konuştu.

Stresi önlemenin yolları

*Strese sebep olan durum, kişi veya işlerin tespit edilmesi
*Aşırı miktarlardaki endişe ve hırslardan uzak durmak
*Benzer durumlarda daha önceden işe yaramış stratejilerin gözden geçirilmesi
*Uzak durmak
*Uzak durulamıyorsa yol-yöntem değiştirmek. Aynı şekilde davranarak farklı sonuçlar beklememek
*Zaman, iş gücü ve para kaybı olan işlerden uzak durmak
*Sadeleşmiş bir yaşam sürmek
*Hayatı kolaylaştırıcı ip uçları elde etmek ve bunları uygulamak
*Beden sağlığımıza da özen göstermek
*Düzenli egzersiz yapmak
*Kısa ve uzun vadeli hedefler belirlemek, plan yapmak
*Günlük rutinin dışına çıkabilmek, mümkünse doğala yakın yaşayabilmek
*Sevgiyi yaşamak, artırmak ve paylaşmak

Damgalanma korkusuyla hastalığı saklıyorlar!

- 14 Şubat 2019 Perşembe No Comments
Kişinin düşünce, algılama ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen şizofreni, bireyi olduğu kadar hasta yakınlarının yaşamını da olumsuz etkiliyor. Özellikle damgalanma korkusunda tedirginlik yaşayan aileler enerjilerinin önemli bir kısmını hastalığı gizlemeye harcıyor. Hasta yakınlarının kendilerini suçlu hissettiğine dikkat çeken uzmanlar, psikolojik desteğin önemine işaret ediyoror.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi'nden Uzman Klinik Psikolog Ecem Erkin, şizofreni hastalarının sürekli ailelerinin bakım ve desteğine ihtiyaç duyduğunu söyledi.
"Şizofreni hastalığı, kişinin düşünce, algılama ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen, buna bağlı olarak hastanın rollerini yerine getirmede zorluk yaşamasına sebep olan bir rahatsızlıktır" diyen Ecem Erkin, "Bu hastaların çoğu aileleri ile birlikte yaşamakta ve aileler ise bu bakım veren rolünü, herhangi bir destek almadan yerine getirmektedir. Ancak kronik ruhsal hastalıklar, hastanın olduğu kadar ailenin de yaşamını olumsuz etkilemektedir" dedi.

Şizofreni ile ilgili yaklaşımlar değişti

Şizofreni hastalığı ile ilgili yaklaşımların zaman içinde büyük değişim gösterdiğini belirten Ecem Erkin, özellikle aile faktörü ile ilgili bakış açısının büyük bir dönüşüme uğradığını ifade ederek şunları söyledi:
"Şizofreni hastalığına neyin sebep olduğu araştırılırken en çok aile üzerinde durulmuştur. Çoğu araştırmacı aileyi, şizofreni hastalığının sebebi olarak görmüştür. Ancak 1950'li yıllarda antipsikotik ilaçların keşfedilmesiyle birlikte artık depo hastaneler kapanarak, şizofreni hastalarının toplum içine karışmaları olanak haline geldi. Bu tarihten sonra ise aileyi hastalığın sebebi olarak gören bakış açısı yerini, aile tutumlarının hastalığın seyrini nasıl etkilediğine bıraktı. Aile, hastalığın sebebi olarak damgalanmaktansa hastaların tekrar rehabilite edilme süreçlerine dâhil edilmiştir."

Ülkemizde şizofreni hastalarının aileleriyle yapılan çalışmaların, hasta yakınlarının aile yaşantılarında çatışmalar ve duygusal sorunların yanı sıra hastanın bakımı ve terapisi konusunda maddi yüklerle karşılaştıklarını gösterdiğini belirten Erkin, "Şizofreni hastalarının çoğu, hastane yatışı sonrasında aileleriyle birlikte yaşamaktadır, bu nedenle aile ortamındaki ilişkiler ve duygu dışavurumunun şizofreni hastalarında hastalığın tekrarlamaması ve yeniden hastane yatışını önleme açısından önem taşıdığını düşünülmektedir" diye konuştu.

Aileler suçluluk duygusu yaşıyor

Şizofreni hastalarının ailelerinin ruhsal hastalığı olan bir üyeye sahip olmakla suçlanma, utanma ve hastalığın kaynağı olma gibi duygular yaşadığını belirten Ecem Erkin, "Çocuklarının hastalığının, toplum tarafından iyi anne babalık yapmamaktan kaynaklandığı şeklinde yorumlanacağını düşünürler, topluma karşı utanılacak bir özellikleri olduğu algısı ortaya çıkar. Bunun utanılacak bir durum olduğuna karar verildikten sonra ise bunun gizlenmesi eğilimi ortaya çıkar. Aileler enerjilerinin önemli bir kısmını hastalığı gizlemeye harcayabilir. Suçlanma, utanma gibi duygularla aile kendisini toplumsal ilişkilerde kısıtlar ve böylece ailenin kendi kendini damgalaması sonucu ortaya çıkar" şeklinde konuştu.

Aileye psikoeğitim verilmeli

Aileye hastalık hakkında anlaşılır bir dilde psikoeğitim verilmesi gerektiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Ecem Erkin, şu tavsiyelerde bulundu:
"Bu eğitim, hasta yakınlarının hastayla ilgili beklentilerinin daha gerçekçi düzeyde olabilmesini, duygusal ve maddi yükün azaltılmasını sağlar. Destekleyici ve eğitici uygulamalar ise ailenin zorlanmasında, öfke ve depresif belirtilerinde azalmaya sebep olmaktadır. Aileler, hastalarıyla daha fazla ilgilenebilmek için eski sosyal ortamlarından uzaklaşabilirler, hastaya daha korumacı şekilde davranabilirler. Bu durum; hem kendilerini daha çaresiz ve depresif duruma sokabilirken, aynı zamanda hastanın da kendilerine daha fazla bağlanmalarına sebep olur. Aile eğitimleri; bu tarz yanlış yaklaşımların düzeltilmesi hususunda önemlidir."

Ecem Erkin, kronik ruhsal hastalıkların rehabilite edilme sürecinde en önemli unsurun ise hasta, hasta yakını ve tedavi ekibi arasındaki işbirliği olduğuna dikkat çekti.

Gençlerde unutkanlığın 10 nedeni

- 3 Şubat 2019 Pazar No Comments
Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, uyku bozuklukları, vitamin eksiklikleri ve depresyon… 

Genç yaşlarda da sıklıkla görülmeye başlayan unutkanlık sorununa yol açan bu nedenlerin yanı sıra, ciddi hastalıkların bir belirtisi olarak da unutkanlık ortaya çıkabiliyor. Özellikle bilgisayar ve cep telefonunun yaşamın bir parçası haline gelmesi, unutkanlık yaşını giderek düşürüyor. Memorial Dicle Hastanesi Nöroloji Bölümü'nden Uz. Dr. Birsen Aydın, genç yaşlarda görülen "bellek fonksiyon bozukluğu" nun nedenleri hakkında bilgi verdi.

Güçlü bir hafıza için bilgi ve beceriler yenilenmeli

Unutkanlık, hafızada depolanan bilgi ve tecrübelerin geri çağırılmasında yaşanan güçlükler olarak tanımlanabilir. Beyinde yaklaşık elli milyar kadar hücre bulunmaktadır ve bu hücreler birbirleriyle sürekli iletişim halindedir. İnsan yaşlandıkça beyin de yaşlanır ve hücre kaybına uğrar. Bu da bilişsel fonksiyonların eskisi gibi güçlü olmasını engeller. Ancak bilgi ve beceriler sürekli yenilendiğinde ve tekrarlandığında, hafızada kalması ve hatırlanması daha kolay olur. Aksi takdirde kullanılmayan bilgiler bellekten zamanla silinir.

Akıllı telefon ve bilgisayar kullanımı sınırlandırılmalı

Unutkanlıklar kişinin günlük yaşam aktivitelerini, performansını ve sosyal düzenini bozmadığı sürece büyük bir sorun yaratmaz. Ancak bunlardan birinde aksama olduğunda, sorunlar başlar ve tedavi gerekliliği ortaya çıkar. Unutkanlık genellikle ileri yaş sorunu olarak görülse de günümüzde artık genç yaşlarda da sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun en büyük nedeni, geçenlerin akıllı telefon ve bilgisayarla çok fazla vakit geçirmesinden kaynaklanmaktadır.

Basit şeyleri unutuyorsanız check-up yaptırın

Unutkanlık bazen sinsi bir şekilde başlar ve erken dönemlerde, hasta ve yakınları tarafından fark edilmeyebilir. Basit şeyleri unutma, ilerleyen zamanlarda kişinin bilişsel fonksiyonlarda bozulma ve günlük yaşam aktivitelerinin etkilenmesine yol açar. Kişinin performansı düşer ve doktora da bu dönemde başvurur. Ancak unutkanlığın erken fark edilmesi, tedavi başarısı için çok önemlidir. Kişinin basit şeyleri unuttuğunu fark etmesi durumunda zaman kaybetmeden bir check up yaptırması yararlı olacaktır. Check up'da bellek performans ölçümü yapılır ve bu da, ileride oluşabilecek bellek bozuklukları için referans olup erken tanıyı sağlayacaktır.

Alzheimer genç yaş hastalığı değil

Genç yaşlarda unutkanlığa yol açan nedenlerin tamamı ileri yaşlarda da unutkanlık nedeni olabilir. Ancak, sadece ileri yaşlarda görülen ve unutkanlığa zemin hazırlayan Alzheimer ve frontotemporal demans gibi bazı hastalıklar, genç yaşlarda unutkanlığa yol açmaz.

Gençlerde unutkanlığa yol açan nedenlere dikkat!

1.Bilgisayar ve akıllı telefonların yoğun kullanımı
2.Depresyon, kaygı bozukluğu, stres
3.Gereksiz birçok bilgi
4.Uyku bozuklukları
5.B12-D3 vitamin ve folik asit eksiklikleri
6.Tiroid hormon bozuklukları
7.Kafa travmaları
8.Düzensiz yaşam tarzı
9.Yanlış beslenme alışkanlıkları ve çevresel toksik maddelere maruz kalma
10.Kitap okuma alışkanlığının olmaması

Sosyal medya psikolojinizi bozuyor

- 22 Ocak 2019 Salı No Comments
Depresyon çağın en büyük sağlık sorunlarından biri haline geldi. Bahçeşehir Üniversite Hastanesi Medical Park Göztepe Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Selma Bozkurt, "Her yıl dünyada 1 milyondan fazla kişi intihar ederek yaşamına son veriyor. Sosyal medyadaki abartılı hayatlar gençleri tehdit ediyor. Türkiye'de özellikle kadına yüklenen geleneksel ev kadını ve anne rolü de depresyona sokabiliyor" dedi.

Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre, Türkiye'de yılda yaklaşık olarak 9 milyon kişi ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Gerek bu başvurular gerekse antidepresan kullanımı her yıl gittikçe artıyor. Son 5 yılda antidepresan kullanımı bile yüzde 27 arttı.

Bahçeşehir Üniversite Hastanesi Medical Park Göztepe Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Selma Bozkurt, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü'nde depresyonla ilgili çarpıcı gerçekleri gözler önüne serdi.

'EVDE OTUR ÇOCUK BAK' ALGISI HASTA EDİYOR

Depresyon, yüzde 10 görülme oranıyla halen toplumdaki en yaygın hastalıklar arasında yer alıyor. Erkeklerde yaşam boyu hastalanma riski yüzde 10 (her 10 erkekten biri), kadınlarda ise yüzde 20-25 (her 4-5 kadından biri). Tüm toplumlarda depresyon kadınlarda, erkeklere göre iki kat daha sık görüyor. Kadınlarda 18-44 yaşları arasında, özellikle de 25 yaştan sonra daha fazla. Türkiye'de var olan ataerkil zihniyet, kadına, kendisinin de içselleştirdiği son derece geleneksel bir evlilik modelini dayatıyor. Bu ataerkil bakış, kadını geleneksel ev işleri ve çocuk bakımıyla tanımlıyor.

Küçük yaşta evlilik ve gebelik, düşük eğitim düzeyi, eşin işsiz olması ve kadının bir işte çalışmıyor olması, çocuk sayısının fazlalığı, evlilikte uyumsuzluk, şiddete maruz kalma ve toplumsal annelik rollerine ilişkin yetersizlik duygusu kadınları depresyona yatkın hale getiriyor. Erken ebeveyn kaybı, madde ve alkol kullanımı, anksiyete bozuklukları, düşük sosyoekonomik düzey, boşanmış olma, işsizlik, daha önce depresyon geçirmek, yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri, kişilik yapısı, çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel açıdan kötü davranışa maruz kalmak, bazı ilaçlar, tıbbi hastalıklar, hormonal değişiklikler depresyon riskini artıran başlıca faktörlerdir.

DURGUNLUK TEK BELİRTİ DEĞİL…

Dünyada son 45 yılda intihar nedeniyle ölümler yüzde 60 arttı. Her yıl 1 milyondan fazla kişi intihar ederek ölüyor. İntihar edenlerin 70'inde depresyon olduğu biliniyor. Depresyon hastalarının yüzde 15'i yaşamına son veriyor. Bu rakamlar depresyonun ciddi ve tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunun en önemli kanıtı. Depresyon kişinin duygusal, bilişsel (düşünsel), davranışsal ve bedensel alanlarını etkiliyor. Hastanın aile içi ve diğer sosyal yaşantısına da olumsuz yansıyor. Sosyal becerileri azalıyor. Kişiler arası ilişkileri aksıyor. Psikolojik alanda kişisel doyum, özgüvenle performans gösterme becerisi, özgüven duygusu, girişkenlik de azalıyor.

Davranış alanında yavaşlama, içe kapanıklık, durgunluk ortaya çıkıyor. Bu duruma bazen de gereksiz telaşlanma, huzursuzluk krizleri ekleniyor. Ayrıca depresyon kişinin zihinsel faaliyetlerini etkileyerek dikkatini, belleğini, öğrenme yetilerini olumsuz etkiliyor. Böylece zihinsel sorun yaşayanlar mesleki yaşamında başarılı olamıyor, performans kaybı yaşayabiliyor. Majör depresyon (depresyonun en ağır türü) kişinin genel sağlık durumunun bozulmasına neden oluyor. Çünkü diğer kronik hastalıkların (kalp hastalığı, hipertansiyon, diyabet, nörolojik hastalıklar gibi) seyrini ve tedaviye yanıtını da olumsuz yönde etkiliyor.

MUTLULUK POZLARI VE ZENGİNLİK BAŞ DÖNDÜRÜYOR

Sosyal medyada sıkça mutluluk pozlarıyla dolu paylaşımlar, her anında mutlu, neşeli ve tasasız kişileri görüyoruz. Bu durumun çok normal bir hal olduğu, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kitlelere empoze edilmeye çalışıyor. Özellikle gençler şık mekânlar, güzel yemekler, zayıf, bir manken kadar çekici, zengin ve her daim mutlu gözüken insanlardan, beğeni toplayan etkinliklerden, elit tabakanın katıldığı partilerden oluşan fotoğraflara, paylaşımlara bakıp kendi yaşantısını kıyaslayabiliyor. Kendi yaşantısının bu dünya ile hiçbir benzerliğinin olmadığını görerek mutsuzluğa kapılıyor. Bunun sonucunda yetersizlik, değersizlik düşünceleri, hayattan zevk alamama, enerji kaybı, sosyal içe çekilme, karamsarlık, alınganlık, dikkatte azalma ve odaklanma güçlüğü gibi depresif belirtilerin ortaya çıkması kolaylaşıyor.

Toplumsal olaylar ve zayıf olma, güzellik gibi değişen moda akımları psikososyal bir etken olarak özellikle ergen (adolesan) ve genç erişkin kadınlarda depresyonu tetikleyebiliyor. İlerleyen yaşlarda ise fiziksel rahatsızlıklara bağlı cinsiyete özgü ve kadınlığı temsil eden organ kayıpları (meme kanseri tedavisine bağlı saç, meme kaybı) depresyon için ayrıca tetikleyici olabiliyor.

ANTİDEPRESANLA İLGİLİ YANLIŞ DÜŞÜNCELER VAR

Depresyon mutlaka tedavi edilmesi gereken önemli bir hastalık. Depresyon sebebiyle hastaneye başvurular 40-60 yaşları arasında daha fazla görülüyor. Depresyon hastalarının önemli bir bölümü ise tedaviye gitmiyor. En gelişmiş ülkelerde bile depresyon nedeniyle tıbbi yardım alma oranı yüzde 100 değil. Ülkemizde ise bu oranın yüzde 20-30'lar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Toplumumuzda antidepresanların bağımlılık yaptığına ya da uyuşturduğuna dair inanışlar ve internet veya sosyal ortamlardan yanlış bilgilenme de sık gözlemlediğimiz bir durum. Bilimsel dayanağı olmayan bu açıklamalardan etkilenen ve gerçekten antidepresan kullanması gereken, ağır depresyonu olan hastaların bazen çekindiğini, psikiyatriste başvurmaktan kaçındığını ve depresyonu gidermek için alkol-madde kullanma gibi yollara başvurduklarını görebiliyoruz.

Teknolojinin karanlık yüzü: Bağımlılık

- 9 Ocak 2019 Çarşamba No Comments
Yaşadığımız dijital çağda başta anne ve babalar olmak üzere hemen hemen tüm yetişkinler teknoloji bağımlılığından dert yanıyor, çözüm arıyor. 

Günümüzün en çok konuşulan konularından teknoloji bağımlılığına farklı bir bakış açısı getiren Doktor Takvimi. com Uzmanlarından Psikolojik Danışman Furkan Zenuni, 1-7 Mart Yeşilay Haftası'nda herkesi teknoloji bağımlılığı konusunda farkındalığa davet ediyor.

Teknoloji günlük yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası. Ancak teknoloji bir ihtiyaç olduğu gibi bağımlılık haline dönüşüp zararlı bir hal alabiliyor. Teknoloji bağımlılığına "Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı" diyerek farklı bir bakış açısı getiren DoktorTakvimi.com uzmanlarından Psikolojik Danışman Furkan Zenuni, 1-7 Mart Yeşilay Haftası'nda herkesi teknoloji bağımlılığı konusunda bilinçli olmaya davet ediyor.

Bağımlılık nedir?

Psikolojik Danışman Furkan Zenuni, teknoloji bağımlılığını daha iyi anlayabilmek için teknoloji ve bağımlılık kavramlarının ayrı ayrı ele alınması gerektiğini belirtiyor. Bağımlılık en genel "Bireylerin, ruhsal ve bedensel sağlığına veya sosyal yaşamlarına zarar vermesine karşın, belirli bir eylemi yinelemeye yönelik karşı konulamaz bir istek duymaları." olarak tanımlanıyor. Ancak bağımlılık hakkında biraz daha farklı düşünmek gerekiyor.

İnsanoğlunun doğuştan gelen bir bağlanma ihtiyacı olduğunu söyleyen Psikolojik Danışman Furkan Zenuni;

"Mutlu ve sağlıklı olduğumuzda bunu çevremizdekilerle paylaşmak isteriz. Ama bunu yapamadığımızda, örneğin travmatize olduğumuz veya soyutlandığımızda bizi rahatlatan bir şeylerle bağ kurma ihtiyacı duyarız. Bu ister akıllı telefonumuzu kurcalamak, ister video oyunları oynamak, isterse de sosyal medyada gezinmek olsun bir şeylerle bağ kurarız. Çünkü bu doğamızda var." diyor.

Kişi yapacak bir şey bulamadığında, engellendiğinde veya soyutlandığında ulaşabildiği en kolay madde veya nesneye ulaşıyor ve bu sayede beynin ödül merkezi uyarılıyor. Madde veya nesne kullanılmaya devam edildikçe ödül merkezi de uyarılmaya devam ediyor ve bir süre sonra tolerans gelişiyor. Kişi bu aşamadan sonra kendini normal hissetmek için kullanıma devam ediyor ve bağımlılık durumu ortaya çıkıyor. Bağımlılık kişinin aile ilişkilerini, sosyal yaşantısını ve kariyerini etkilediği için kendine kapanma, yüzleşmekten kaçınma gibi durumlar oluşuyor. Dolayısıyla kişi zamanının çoğunu tek başına geçirdiği için kendini mutlu edebilmek adına zamanının büyük bir bölümünü bilgisayar veya telefon başında harcıyor.Asıl amacı yaşamı daha kolay hale getirmek olan teknoloji ise Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya olarak ayrı ayrı incelendiğinde hem bağımlılık hem de kullanıcı hakkında daha detaylı bilgiler veriyor.

Ebeveynler teknoloji bağımlılığına temel oluşturuyor

Psikolojik Danışman Fukan Zenuni, Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya bağımlılığının diğer bağımlılıklardan en temel farkının ebeveynlerin çocuğun beynindeki ödül merkezini uyararak, bağımlılığa sebep nesneyi kendi elleriyle vermeleri olduğuna dikkat çekiyor. 0-6 yaş temel gelişim döneminde çocuk için en güvenli varlık olan anne tarafından "oyalansın, ağlamasın, uyusun, yemek yesin" gerekçeleriyle çocuğunun önüne veya eline telefon-tablet verilmesi, çocuğunun zihnine bu cihazların güvenilir cihazlar olarak kodlanmasına sebep oluyor. İlerleyen yıllarda özellikle de ders çalışma konusu öne sürülerek "bırak artık şu telefonu-tableti" söylemi çocuğun kafasında sorgulamaya neden oluyor ve çocuğun bu sorgulaması mantıklı bir açıklamayla giderilemediği takdirde çatışma ve itaatsizliğe dönüşüyor.

Sadece 1 dakika kitap okuyoruz

Küçük yaşlardan itibaren sınırsız ve kontrolsüz telefon, tablet, video ve oyun kullanımı çocuklarda ruhsal ve bedensel bir takım rahatsızlıkları ortaya çıkarıyor. Her yıl yayınlanan Global Dijital Raporun 2017 yılı Türkiye verilerine göre, Türkiye'de yüzde 13 artışla 54,33 milyon aktif internet kullanıcısı ve yüzde 6 artışla 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı bulunuyor. Ancak TÜİK 2017 raporuna bakıldığında günlük ortalama kitap okuma süresinin yalnızca 1 dakika olduğu göze çarpıyor.

En etkili çözüm bağımlılıktan korunmak

Diğer bağımlılık türlerinde çözüm süreci bireyi bağımlı olduğu maddeden tamamen uzaklaştırarak ve arındırarak ilerliyor. Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığının çözümünde ve sonrasında kişiyi bağımlı olduğu nesneden tamamen uzaklaştırmak, çevresel şartlar yüzünden mümkün olamıyor. Dolayısıyla Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı, diğer bağımlılık türlerine nazaran çözümü handikaplı bir bağımlılık türü olarak öne çıkıyor. Psikolojik Danışman Furkan Zenuni, bu sebeple kişinin kendini ve çocuklarını Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığından korumanın çözüm aramaktan daha kolay ve mantıklı olacağını belirtiyor.

Doktor Takvimi. com uzmanlarından Psikolojik Danışman Furkan Zenuni'nin önerileri ise şöyle;

  • Ailelerin çocuklarının zihinsel ve duygusal tatminlerini sağlamaları çok önemlidir.
  • Çocuğun suni mutluluk kaynaklarına ihtiyacı kalmayacak şekilde yetiştirilmesine özen gösterilmelidir.
  • Oyun, Telefon, İnternet ve Sosyal Medya kullanımı var olan çocuklar sistematik bir şekilde tüketen taraftan üreten tarafa yönlendirilmeli, ellerindeki teknolojik imkanları; öğrenmek, gelişmek ve üretmek için kullanmaya teşvik edilmelidir.
  • Çocuğun kodlama öğrenmesi, program veya uygulama yazabilmesi, web tasarımı bilmesi ona ileride hangi mesleği yaparsa yapsın başarı getirecektir.

Kış depresyonu kapıda

- 29 Aralık 2018 Cumartesi No Comments
Kışın erken kararan havalar, gün ışığından az yararlanmak, soğuyan havalar ile fiziksel etkinlik alanlarımızın azalması yatkınlığı olan kişilerde kış depresyonuna neden olabiliyor. 

Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sercan kış depresyonu hakkında en çok merak edilenleri cevapladı.

Kış depresyonu neden olur?
Sonbahar ve kış aylarında günışığının azalmasına beynin verdiği tepki ile tetiklendiğini düşünülmektedir. Kış depresyonunun serotonin ve melatonin'in kan düzeylerindeki değişikliklerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu iki kimyasal madde insanda uyku ve uyanıklık döngüsünün, enerjisinin ve ruh halinin düzenlenmesinde etkilidir. Sonbahar ve kış mevsimlerinde günlerin kısalmasıyla günışığında geçen sürenin azalması ve karanlık saatlerin uzamasıyla melatonin düzeylerinde artış ve serotonin düzeylerinde azalma olmaktadır. Bu da depresyonun oluşması için gereken biyolojik koşulları yaratabilir.

Kış depresyonu kapıda mı? Grip gibi herkes risk altında mı?
Grip virüsü bile herkeste değil, bağışıklığı zayıf olanda hastalık yapar. Mevsimsel depresyon da öyle, yatkın olan kişilerde risk yüksektir. Işığın azalmasına tepki olarak da ortaya çıkabilir.

Her kendini mutsuz hissedenin aklına depresyon mu gelmeli?
Elbette hayır. Depresyondaki kişiler çoğunlukla mutsuzdur ama her mutsuz kişi depresyonda demek değil bu. Paniğe kapılmamak gerekmesi de bundan.

Mutsuz kişi kendindeki durumu nasıl ayırt edebilir?
Önce sıradan mutsuzluktan daha çok yakınması olduğunu ayırt etmeli. Depresyon hem bedensel hem de ruhsal çökkünlük halidir. Mutsuzluk ise elimizdekilerin beklentimizin gerisinde kalması ya da beklemediğimiz olumsuzluklarla ortaya çıkan bir ruh halidir. Mutsuzlukla oluşan olumsuz duygu zamanla azalır, kişi normalize olur. Olumsuz duygulara bedensel belirtiler eşlik ediyorsa, bu belirtiler artma eğiliminde ise ya da azalmıyor ve süre iki haftayı geçmişse depresyon olasılığı beliriyor demektir.

Mevsimsel depresyon belirtileri nelerdir, kendinde gören kişi ne yapmalıdır?
Depresyon ille de kişinin olumsuz bir yaşam olayına tepki olarak oluşmaz. Olumsuz yaşam olayları tetikleyicilerden yalnızca biridir? Depresyon biyolojik yapımızın bir sonucu da olabilir, mevsimsel depresyon gibi doğa olaylarınca da tetiklenebilir.

Kişi bir neden olmadan da üzgün hisseder ve sevinemediğini fark eder. Bu bazen kolay ağlama, kolay sinirlenme ya da hiçbir şey hissetmeme şeklinde de gerçekleşir. Keyif alma duygusunun kaybı, sosyal ilişkilerden uzaklaşma. Sıkıntı, kaygı hissi olabilir tam bir duyarsızlık (dünya yansa umursamaz) şeklinde de kendini gösterir. Uyku ve iştah değişiklikleri belirgindir. Enerji azlığı, çabuk yorulma, halsizlik, çaresizlik duygusu, umutsuzluk. Dikkat yoğunlaşmasında azalma ve güçlük, okul ya da iş yaşamında başarının düşmesi. Cinsel isteksizlik. Bunların bazıları iki haftadan uzun süredir kişide varsa depresyon akla gelmeli ve bir hekime başvurmalı.

Kış depresyonuna özgü belirtiler neler?
Genel depresyon belirtileri kişide var olmakla birlikte bazıları özel görünüm taşır. Halsizlik duygusu kol ve bacaklarda kurşun ağırlığı varmış şeklinde hissedilir. Uyku bozukluğu çok bazen de aşırı uyuma biçiminde görülür. İştah değişikliği de artış yönündedir aşırı yemeye kadar gidebilir. Karbonhidratlara düşkünlük artar, kilo alımı belirgindir. Mevsimsel depresyon kararını belirtilerin (en az iki yıl arka arkaya) mevsim içinde yalnızca birkaç ay sürmesi, diğer mevsimlerde olmamasına göre veririz.

Kimlerde olur?
Kış depresyonunun toplumda yaygınlığı % 5 – 6 olarak tahmin edilmektedir ve bu oran yaşanılan bölgenin ekvatora uzaklığına bağlı olarak yükselmektedir. Kuşkusuz her yaşta olabilse de ilk görülmesi genç erişkin yaşlarındadır ve kadınlarda erkeklerden dört kat sık görülmektedir. Ailevi geçiş özellikleri göz önüne alındığında ailesinde mevsim depresyonu olanlarda risk daha yüksektir.

Mevsimsel Depresyonun Tedavisi Nedir?
Mevsimsel depresyonun tedavisinde ilaç tedavisi, psikoterapi ve ışık tedavisi kullanılabilmektedir.

Korunmak için?
Korunmak için gün ışığından en çok yararlanmanın yollarını bulmakta yarar var. Sabah erken uyanmak, gündüz saatlerinde açık havada, gün ışığında yürümek. Hava kapalı bile olsa bunun yararlı olduğunu bilmekte yarar var. Çevrede kar varken gün ışığının daha etkili olduğunu bilmekte de yarar var. Akşam saatlerinde de olabildiğince aydınlıkta olmak yararlıdır. Uyku saatlerinin düzenli olması ve uyku süresinin de artışına da, azalmasına da meydan vermemek önemlidir.

Aşkla yükselen hormonlar koruyor

- No Comments
Aşık olmak, beden ve ruh sağlığına iyi geliyor. Öyle ki aşk, en zor anlarında bile kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlayabiliyor. Aşk kişide dalgınlığa neden olup, zaman zaman kendisine sorulan sorulara geç cevap vermesine neden olsa da; kalbi koruyor, bağışıklığı güçlendiriyor, kilo verilmesini sağlıyor, özgüven ve başarı hissini artırıyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü'nden Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, aşkın insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

Bu 3 hormon aşık olunca yükseliyor

Hormonal aktivite, sosyal etkileşimler, öğretiler ve fiziksel temas içeren aşkın birçok araştırmaya konu olmuş hayli karmaşık bir yapısı vardır. Özellikle aşkın yeni başladığı ilk evrede beynin bazı bölgelerinde olması gerekenden çok daha fazla hormonal değişim yaşanır. İnsan sağlığı üzerinde etkin oksitosin, vazopressin ve dopamin hormonlarında artış görülüyor. Bu hormonların vücuttaki rolleri şöyle özetlenebilir:

Oksitosin: Mutluluk ve sevgi hormonu olarak bilinir. Kan basıncını düşürerek, rahatlama sağlar. Salgılanmasında dokunma, ses ve koku faktörlerinin etkili olduğu hormon, sosyal ilişkilerdeki güven duygusunu inşa eder. Özellikle doğum ve emzirme döneminde artar.

Vazopressin: Sadakat hormonu olarak da bilinir, bağlılık duygusunu yükseltir. Kan hacmi ve konsantrasyonu düzenler.

Dopamin: İnsanın kendisini iyi hissetmesini sağlayan bu hormon, herhangi bir aktiviteyi gerçekleştirmede motivasyon sağlar. Bu hormon olmadan kişinin kılını bile kıpırdatması imkansız gibidir.

Aşk iştahı baskılayarak kilo verilmesini sağlıyor

Toplumda yaygın olarak kullanılan kafası çok dalgın olduğu için "Aşık herhalde" ya da "Aşkından iğne ipliğe döndü" sözleri aslında hormonal değişim sonucu yaşanan yansımalardır. Beyinde "hipotalamus" adı verilen ve hemen hemen tüm hormonları düzenleyen bölgede aşk ile birlikte bazı değişikliler olur. Aşkın başlamasıyla birlikte noradrenalin adı verilen salgı artar. Strese yanıt olarak da görev yapar, kalbi etkileyen sempatik nöronlar üzerinde etkili olan noradrenalin salgısıyla kalp atışı hızlanır, avuç içi terler ve göz bebekleri büyür. Bu dönem sorulan sorulara geç yanıt verilmesi, kafanın çok dağınık olması aşırı noradrenalin salınımından kaynaklanır. Ayrıca iştahı baskılamakta dolayısıyla kilo verilmesini sağlamaktadır.

Aşk kalbin koruyucusudur

Aşkın kalp sağlığı üzerinde çok sayıda olumlu etkisi vardır. Aşkı tarif ederken kullanılan "Onu görünce kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor" cümlesi mecazi değil, gerçek bir durumu yansıtmaktadır. Katekolamin denilen adrenalin ve noradrenalin sayesinde kalp atım hızı artmaktadır. Aşk sırasında kalp hızının artması, vücuda daha fazla kan pompalanmasına neden olarak kalp ve diğer organların daha verimli çalışmasına yol açabilmektedir.

Özgüven ve başarı hissini artırıyor

Aşk beyinden salgılanan dopamin hormonu seviyesini yükseltmektedir. Haz alma duyusunun oluşmasına yardımcı olan dopamin hormonunun odaklanma ve dikkat üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır. Beyindeki bilgi akışı üzerindeki etkisi bulunan dopamin mutlu ve sosyal bir kişilik ile birlikte özgüven ve başarı hissini artırarak mesleki hedeflere ulaşmada önemli katkı sağlamaktadır. Dopamin seviyesinin düşmesi ise hafıza, dikkat ve sorun çözme yeteneğinde azalmalara neden olabilmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklardan koruyor

Aşk, dopamin gibi östrojen ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarını da artırmaktadır. Cinsellikte önemli rol oynayan östrojen ve testosteron hormonları vücutta farklı görevler de üstlenmektedir. Östrojen, kemik yapısını koruyup, kalp ve damar sağlığında koruyucu etki gösterirken; testosteron hormonu da güçlü kemikler ve sağlıklı bir bağışıklık sisteminin oluşmasında önemli rol üstlenmektedir.

Aşkın evrelerine göre hormonlar da değişiyor

Aşkın evreleri ve zamanı hormonlar tarafından yönetilir. İlk evre aşırı keyifli, uykusuz, iştahsız ve kalp çarpıntılı geçer. İlerleyen evrelerde ise daha sakin, empati ve bağlılık duygusu hakim olur. Çiftler zamanla sevinme, stres, üzüntü gibi duyguları eş zamanlı yaşamaya başlar. Fizyolojik bağ denilen bu dönemde kortizol hormonunun etkisi ile daha fazla görülür. Aşkın evreleri gibi zamanı konusunda da hormonlar ön plana çıkmaktadır. Erkekte cinsiyet hormonları hastalık veya ciddi stres altında değil ise sabah pikleri belirgin olmak üzere her gün sürekli salgılanmaktadır. Kadının cinsel isteğinin arttığı, daha sosyal davranışlar sergilediği, daha iyimser ve enerjik olduğu dönem dolayısıyla aşık olabilme ihtimalinin en yüksek olduğu zaman ise adet döneminin 2. ve 3. haftası aralığıdır. Aşık olmak için tüm bu kimyasal aritmetiğe zaman faktörünü de katmak gerekebilmektedir. Aşk tüm vücuda olumlu etkiler yapmaktadır ancak her duygu gibi aşk da ölçülü ve sağlığa zarar vermeyecek şekilde tüm evreleri ile bilinçli bir şekilde yaşanmalıdır.

Unutkanlığın sebebi olmayabilir!

- 13 Aralık 2018 Perşembe No Comments
İlerleyen yaşla birlikte görülmeye başlanan unutkanlık, yürüme bozukluğu ve idrar kaçırma sorunları Alzheimer hastalığı belirtisi olabiliyor. Ancak neredeyse aynı belirtilerle ortaya çıkan kafa içinde su toplanması yani normal basınçlı hidrosefali, kolayca tedavi edilebiliyor. 

Memorial Ataşehir Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahi Bölümü'nden Op. Dr. Mustafa Önöz, nörolojik hastalıklarla karıştırılabilen normal basınçlı hidrosefali ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

55-60 yaşından sonra ortaya çıkıyor

Beyin, kafatasının içinde beyin omurilik sıvısı(BOS) denilen bir sıvının içinde bulunmaktadır. Günde 500 mililitre üretilen ve vücut tarafından emilen beyin omurilik sıvısı dışarıdan gelen darbelere karşı koruyucu özellik taşımaktadır. Beyin omurilik sıvısı aynı zamanda, beyin omurilik kanalları arasında dolayarak atılması gereken maddelerin temizlenmesi ve sinir sistemi için önemli maddelerin dağılımını sağlamaktadır. Genellikle 55-60 yaşından sonra çeşitli nedenlerle kanalların tıkanması beyin omurilik sıvısının dolaşıma katılmayarak kafatası içinde birikmesine neden olabilmektedir. Yaşın ilerlemesinin haricinde;


  • Kafa travması
  • Daha önceden geçirilen beyin kanaması
  • Kanalların tıkanmasına neden olan tümör ve kistler
  • Beyin damarlarının tıkanmasına neden olabilen hastalıklar
  • Menenjit normal basınçlı hidrosefali oluşmasına yol açabilmektedir.
  • Sallanarak yürümeye başladıysanız

Normal basınçlı hidrosefali geliştiği durumlarda genellikle ilk sorun yürümede ortaya çıkmaktadır. Sallanarak, ördek gibi paytak yürüyüş, adımların kısa ve yavaş olması dikkat edilmesi gereken belirtilerin başında gelmektedir. Hastalar ayaklarının altında mıknatıs varmış gibi kaldırmada zorluk yaşamaya başlamaktadır. Denge sorunu yaşayan hastalar kendi etraflarında dönme konusunda da sorun yaşamaktadır.

Unutkanlığınız nedeni yaşlılık olmayabilir

Alzheimer, demans gibi rahatsızlıklarda yaşanan yakın zamana yönelik hafıza sorunları normal basınçlı hidrosefali geliştiği durumlarda da görülmektedir. Günlük aktivitelere karşı ilgisi azalan hasta yıllar öncesini net hatırlasa da yakın zamanı karıştırabilmektedir.

Tuvalet sorunları yaşanabilir

Normal basınçlı hidrosefali hastalarında mesane kontrolünde sorunlar yaşanabilmektedir. Mesane kontrolündeki sorunlar her hastada farklı ortaya çıkabilmektedir. Bu sorun bazı hastalarda sık tuvalete çıkma ihtiyacı olarak görülürken bazı hastalar idrarını tutamamaktadır.

Belirtileri ihmal etmeyin

Alzheimer, Parkinson gibi daha çok ilerleyen yaşlarda görülen nörolojik hastalıklar ile normal basınçlı hidrosefali belirtileri karıştırılabilmektedir. Yürüyüş bozukluğu, unutkanlık ve mesane kontrolü gibi normal basıncı hidrosefali hastalarında görülen belirtiler çok şiddetli olmadığı için, yaşlanmanın doğal süreci sayılarak ihmal edilmektedir. Hastalar kendilerinde bulunan sorunların sıklıkla farkında olmayarak kabullenmek istememektedir.

Farkı ortaya koymak mümkün

Normal basınçlı hidrosefali teşhisinde hastaya nöro psikolojik test uygulanıp belinden bir miktar beyin omurilik sıvısı alınmaktadır. Hastanın demans ya da Alzheimer olup olmadığı konusunda yol gösterici olan bu iki işlemin ardından hastanın şikayetlerinde gözle görülür düzelmeler yaşanabilmektedir. İğne ile beyin omurilik sıvısını boşaltıldığı sırada ve sonrasında yapılan basınç ölçümleri ve hastanın şikayetleri gözlemlenerek teşhis konulabilmektedir.

Bozulan fonksiyonlar sırasıyla düzeliyor

Kafatası içinde birikip dolaşıma katılamayan beyin omurilik sıvısının şant denilen kalıcı kateter sistemiyle vücut boşluklarına aktarılması şikayetlerin bir anda düzelmesini sağlayabilmektedir. Damar gibi ince bir borudan oluşan şant, genel anestezi altında belden ya da beyindeki karıncıktan karın boşluğuna karıncığa yerleştirilerek vücut boşluklarına tahliyesini sağlamaktadır. Dışarıdan görülmeyen ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeyen şant tedavisinden sonra şikayetler kısa sürede düzelebilmektedir.Ayarlanabilir şantlar sayesinde kişinin klinik durumuna göre ne kadar beyin omurilik sıvısının boşaltılacağı miktar poliklinik şartlarında azaltılıp artırılabilmektedir.

Biraz kötümserlik iyidir

- 7 Aralık 2018 Cuma No Comments
Bardağın yarısını dolu değil boş olarak görme eğiliminde olan insanlar, bu nedenle, kasvetli ve kederli olarak görülür. Korkmayın; karamsarlığınız size düşündüğünüzden daha fazla fayda sağlayabilir. Çünkü belli derecedeki kötümserlik yararlıdır.

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, kötümserliğin yararları hakkında şu bilgileri verdi:

SAVUNMACI KARAMSARLIK HAYATTA TUTAR
"Evrene hep pozitif mesajlar göndermenin totemleştirildiği, mutluluğun ve pozitif titreşimin putlaştırıldığı günümüzde kötümserliğe hiç hayat hakkı tanınmaması ciddi psikolojik hasarlara yol açabiliyor. Kötümserlik, belli oranda bizim gerçeklikle temasımızı sağlıyor, belli oranda güvenli yolları, tedbirleri alabilmemizi sağlıyor. Yüzde yüz iyimserlik ve her şeye tamamen iyimser bir bakış açısıyla bakmak bir nevi körlük durumudur, dozunda kötümserlik ise gerçeği görmemizin teminatı...

Risk durumlarında bizde oluşan endişe ya da irkilme ile olası kötü senaryoları düşünmek, savunmacı karamsarlıktır ve bizi hayatta tutar. Endişeli hissediyorsanız, sizi bu sıkıntılı durumdan kurtaracak stratejiler geliştirmeniz gerekir, bu ise en doğal hayatta kalma içgüdümüzdür ve savunmacı karamsarlıkla tetiklenir. Savunmacı karamsarlık, adımımızı sağlam yere atmamız için harika bir insani özelliktir ve karamsarlıktan beslenir. Dünyanın en etkili stratejilerinin temelinde savunmacı karamsarlık vardır.

Amerikalı araştırmacı, Psikolog Nancy Cantor tarafından 1980'lerde tanımlanmış olan savunmacı karamsarlığın kilit noktası, ihtiyaç duyulması halinde, eylem stratejileri geliştirmek için olası olumsuz sonuçları, en kötü senaryoları hayal etmektir.

İnsanlar savunmacı karamsar olduklarında, bir şekilde geleceğe yönelik beklentilerini düşük tutarak, endişelerini de kontrol edebiliyor, ek olarak hayal kırıklığına düşmemiş oluyorlar. Yanlışlıkla neyin yanlış gidebileceğini somut ve canlı şekilde düşünmek, kötü sonuçlara götüren güzergahları zihinde canlandırmak savunmacı karamsarlık için esastır.

Bu durum, savunmacı karamsarların ileriye dönük gerçekçi plan yapmalarını ve gelecekte karşı karşıya kalacakları engellere daha iyi hazırlanmalarını sağlar.

OLUMLU DÜŞÜNCENİN YAN ETKİLERİ
İyimserlik, bazen hem kişisel hayatınızda hem de işyerinizde en iyi sonuçları elde etmenizi sağlayabilir fakat geleceğe yönelik yüksek umutlarla yaşamak da zayıf kararlar vermenize neden olabilir.

Araştırmalara göre, kendileri için sadece parlak bir gelecek hayal etme eğiliminde olan insanlar, bu senaryoyu gerçek hayatta daha az gerçekleştirebiliyor.

Geleceğe dair salt olumlu fantezilere düşkün olmak, hedeflerin başarıyla sonuçlandığını hayal etme eylemi, amaçları gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan enerjiden mahrum bırakır.

Pozitif fanteziler, başarıyı teşvik etmek yerine, insanların yoluna taş koyuyor ve amaçlara ulaşmalarını sağlayan enerjiyi boşaltıyor; gerçeklikten ve savunmacı kötümserlikten yoksun pozitif düşünce, kişileri ciddi bir hayal kırıklığına sürükleyebiliyor.

İnsanlar, sadece hayal ettikleri takdirde, hayal ettikleri her şeye ulaşacaklarını düşünüyorlar fakat bu sorunlu bir düşünce şekli ve modern zamanlara ait bir kişisel gelişim illüzyonudur. Ayrıca, iyimser düşünceler, obezlerin kilo vermesini ya da tiryakilerin sigarayı bırakmasını daha da zorlaştırabilir.

KARAMSARLIK "GELİŞMİŞ ÖNLEMLERİN ALINMASI"NI SAĞLAR
Kötümserliğin sağlıklı bir dozu aslında engellere, olası kötü sonuçlara karşı koruyucu bir role sahip. Geleceğimizi etkileyecek adımları tasarlarken dünya güllük gülistanlık bir yer algısıyla, sadece iyimser düşünmek bizi olası tehlikelere karşı körleştirir. Dozundaki kötümserlik ise insanı hayatta tutan ve güvenli yolların oluşturulmasını sağlayan bir bilinçaltı özelliktir.

Olası karanlık bir geleceğin algılanması, aynı zamanda yetişkin benliğin de devrede olması demektir ve gerçekçi, ayakları yere basan ve gerçekleştirilebilir pozitif stratejilerin oluşturulmasına, gelişmiş önlemlerin alınmasına katkıda bulunabilir."

Psikolog Mehmet Başkak, ilişkilerde de salt iyimserlik sergileyen eşlerin, diğer bir deyişle, eşleri hakkındaki beklentileri aşırı derecede iyimser olanların, yapıcı bir problem çözme yaklaşımına sahip olmadıklarını, zorluklarla baş etmede daha çaresiz kaldıklarını sözlerine ekledi.

Ruhsal sıkıntı ve gerginliğe karşı

- 5 Aralık 2018 Çarşamba No Comments
Fitoterapi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekrem Sezik, Türkçe adı çiçeklerinden dolayı "çarkıfelek" olarak bilenen "passiflora" hakkında bilgiler verdi. Ekrem Sezik, uykusuzluk, adet görme ve menapoz dönemindeki ruhsal sıkıntı ve gerginlik gibi şikâyetleri olan kişilerin, sentetiklerden önce passiflorayı kullanabileceğini söylerken, kullanımdan önce eczacılara danışmanın da ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Fitoterapi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekrem Sezik, passifloranın hangi şikâyetlere karşı kullanılabileceği ve kullanım miktarı hakkında bilgiler paylaştı.

Ülkemizde, değişik passiflora türlerinin süs için Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgeleri'nde, tırmanıcı olmalarından ve bilhassa güzel, büyük çiçeklerinden dolayı bahçelerde yetiştirildiğini belirten Ekrem Sezik sözlerine şöyle devam etti: "Passifloranın Türkçe adı çiçeklerinden dolayı 'çarkıfelek'. İşte bu türlerden bilimsel adı Passiflora incarnata olanı eczacılıkta kullanılıyor. Vatanı Kuzey Amerika. Dünyaya buradan yayılmış. Buna tıbbi passiflora diyoruz."

Hangi kısımları kullanılıyor?
Prof. Dr. Ekrem Sezik passiflora bitkisinin kullanılan kısımlarını da açıkladı: "Tıbbi passifloranın, çiçek ve meyvelerini de taşıyabilen yapraklı toprak üstü kısımları toplanır, kesilir ve kurutulur. Bu kısımlar ya doğrudan veya bu kısımların alkolle ekstre edilmesiyle elde edilen çözeltileri veya değişik organik çözücülerle ekstre edilmesi sonucu elde edilen kuru özütleri değişik bitkisel ürünlerin hazırlanmasında kullanılmaktadır."

Kullanılış:
Prof. Dr. Ekrem Sezik passifloranın kullanılış amaçlarını maddeler halinde anlatıyor:

* "Avrupa İlaç Kurumu (AİK) passiflorayı 'Geleneksel Bitkisel Tıbbi Ürün' olarak kabul ederek kullanım amacını şu ifadelerle vermektedir : 'Stresin hafif belirtilerine ve uyku düzenini sağlamaya yardımcı olma.'"

* "Sağlık Bakanlığı passiflora preparatlarının prospektüslerinde, 'Huzursuzluk, endişe, adet görme ve menapoz dönemindeki ruhsal sıkıntı ve gerginlikte, uykusuzluk gibi şikâyetlerin giderilmesinde destekleyici olarak kullanılır' ifadesi ile satışa sunulmasını kabul etmiştir."

* "Etkisi zaman içinde görülmektedir. Yani yukarıda belirttiğim etkiler hemen değil, passiflora ürününün kullanılmasından 5-6 gün sonra ortaya çıkmaya başlar."

Ekrem Sezik, passifloranın ya tek başına veya valeriyan, melisa, şerbetçi otu ile karışımları halinde çay olarak kullanılmasının yanında, eliksir, şurup, tablet gibi formları halinde geleneksel bitkisel tıbbi ürün veya takviye edici gıda olarak piyasada bulunduğunu söylüyor.

Kullanım miktarı
Fitoterapi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekrem Sezik'in passifloranın kullanım miktarı hakkında verdiği bilgiler şöyle:

"Çay: 1-2 g. bitki kısmı üzerine 150 ml sıcak su ilâve edilip, 10 dakika beklendikten sonra elde edilen çayın, günde 1-4 defa içilmesi tavsiye edilmektedir. Poşet halinde ise, çay 1 poşet kullanarak aynı şekilde hazırlanabilir."

"Avrupa İlaç Kurumu, 12 yaş altı için kullanılmasını tavsiye etmez. Ama ESCOP yani Avrupa Bilimsel Bitkilerle Tedavi Birliği ve diğer kaynaklar, 3-12 yaş arası çocuklarda, çocuğun ağırlığına göre ayarlanmış miktarlarda kullanılabileceğini belirtmektedir. Zaten piyasada satılan ürünlerde de 3 yaş üzerindeki çocuklar için uygun kullanım dozları bulunmaktadır."

"Sıvı ekstrakt, şurup ve tablet gibi ürünlerde, ürünün prospektüsünde verilen miktarlarda kullanılmalıdır."

Prof. Dr. Ekrem Sezik, passifloranın kullanımında tüketici için önemli hususları ise şöyle sıraladı:

* "Kullanım için süre kısıtlaması yoktur."
* "Yüksek dozda kullanıldığında herhangi bir zararlı etki bildirilmemiştir."
* "Fare ve sıçanlarda yapılan değişik zehirlilik deneylerinde, zararlı etki bulunmamış."
* "Diğer ilaçlarla etkileşimi hakkında herhangi bir bildirim yok."
* "İstenmeyen etkisi çok nadir."

"Bu hususlar, hasta veya tüketiciye passiflora kullanımı bakımından önemli bir rahatlık sağlamaktadır."

Tavsiye:
Prof. Dr. Ekrem Sezik passiflora kullanımı konusunda son olarak şunları tavsiye ediyor: "Piyasada eliksir, şurup ve kapsüllerinin yanında Tarım Bakanlığı'ndan izinli valeriyan ve melisa veya şerbetçi otu ile olan karışım poşet çayları ve takviye edici gıda şeklindeki ürünler de bulunmakta. Güvenilir firmaların olmak şartı ile, bu ürünler de benzer amaçlar için kullanılabilir. Passiflora preparatlarını huzursuzluk, endişe, adet görme ve menapoz dönemindeki ruhsal sıkıntı ve gerginlikte, uykusuzluk gibi şikâyetlerin giderilmesinde destekleyici olarak kullanmaktan çekinmeyiniz. İyi sonuçlar alacaksınız. Kullanmadan önce eczacınıza da danışmayı ihmal etmeyiniz."

Panik ataktan korunmanın yolları!

- 19 Kasım 2018 Pazartesi No Comments
Çağımızda en çok artma eğilimi gösteren ruhsal bozuklukların başında panik bozukluğu gelmektedir. 

Panik atağı, başta panik bozukluğu olmak üzere, birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı bedensel hastalıklarda (tiroid bezinin aşırı çalışması, kan şekeri düşüklükleri, enfeksiyon hastalıkları, kansızlık vb.) görülebilen; beklenmedik bir anda, herhangi bir yerde ortaya çıkan; bunaltı, korku ve yoğun endişe karışımı bir nöbettir.

Panik atakları en sık panik bozukluğunda görülür. Panik bozukluğu olan kişi birçok panik atağı geçirir. Panik atağı yaşayabileceğine dair yoğun bir korku duyar ve her an panik atağı geçireceğine ilişkin bir beklenti içindedir. Bundan kurtulmak ve kendini rahatlatmak için '' kaçınma'' davranışları geliştirir.

Panik atakları ve panik bozukluğundan korunmak, atakların yinelemesini önlemek için kişinin kendinde yapabileceği değişikliklerin başında acele etmemek yer alır.

Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sercan, ''Hepimiz hızlı olmak isteriz ama hızlılık ile acelecilik farklıdır. Hızlı olmak birim zamanda daha çok sayıda iş yapmak ya da daha uzun bir yolu almaktır. Bir kişi çalışarak, ustalaşarak, güçlenerek hızlı olur. Oysa acelecilik yapılacakları "bir an önce" yapma isteğidir. Bu bir zorlamadır.

Acemiyken, yeterince güçlü ya da becerikli değilken bir an önce yapmak istemekle hiçbir durum ya da nesne olabileceği zamandan daha erken olmaz. Hiç gerçekleşmez. O nedenle acele işe şeytan karışır denir. Çünkü acele yapılan iş başarılmaz, sakarlık olur, gecikir. Acelecilik bir zorlamadır. Zorlama bir yandan iş yapılacak nesneye, çevremizdeki kişilere ama en çok da kendimize olur. Özellikle bizim acelemiz dışında, çevreden kaynaklanan zaman sıkışıklıklarında acelecilik büyük bir basınca dönüşür'' tespitini yapıyor.

Bu davranış ister kişinin kendisinden, ister çevresinden kaynaklansın yinelendiğinde giderek süreklilik kazanır, artık kişi aceleci olmuştur.

Ya aceleci kişi bir panik atak geçirirse ne olur? Panik atağının bir an önce geçmesini ister. Olağan koşullarda en çok 10 dakika sürecek panik atak tam da bir an önce geçmesi beklendiğinden hem daha uzun hissedilir, hem de uzar. Oysa panik atakların yatışması, süresinin kısalığı, hiçbir şey yapmadan, telaşlanmadan beklemektir. Panik atağı geçiren kişiler acele ettikleri için panik atakları yineler. Panik atak beklentisi de aceleci kişilerin ya panik atak yine olursa beklentisiyle oluşur. Aceleci kişiler bir an önce rahatlamak istediklerinden panik atak yaşadıkları yerlerden ve durumlardan kaçınırlar. Bunlar da tekil panik atakları, panik bozukluğuna dönüştürür.

Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sercan, panik ataktan kendimizi korumanın yolları hakkında önemli bilgiler verdi.

Sabır kişinin olgunlaşmasıyla ilgili ölçütlerden biridir. Oluşların, süreçlerin zamanında bitişini bekleme gücü diyebileceğimiz sabır aceleciliğin tam tersidir. Sabrı kazanan kişilerin panik atak ve panik bozukluğu riski azalır.

Ertelemeyin. Olanak ölçüsünde işlerinizi ertelemeyin, zorunlu zaman geldiğinde zamana sıkışırsınız. Bu da işi yapamama korkusu, acelecilik ve telaş demektir. Bundan sonrası Panik atak olabilir.

Yavaş davranın. Grup içinde en önde mi yürüyorsunuz, sofrada yemeği en önce mi bitirirsiniz? Çoğu zaman karşınızdakinin sözünü keser misiniz? Bunu her fark ettiğinizde yavaşlayın. Grubun ortak hızına uymak çok zor olmaz. Bunu sürekli yaptığınızda yavaşlık sizin için bir alışkanlık haline gelir. Yavaşlık ile acelecilik bir arada olmaz.

Öğrenmek yavaşlık ister. Yeni karşılaştığınız, yeni öğrendiğiniz bilgi ya da eylemler söz konusu olduğunda başarılı olmak için acele etmeyin. Kimse yapabileceğinden daha hızlı öğrenemez. Ancak ustalık yavaş öğrenmekle kazanılır, hız ustaların becerisidir.

Tek rakibimiz kendimiz. Çağımız herkesi büyük bir yarış içindeymiş gibi hissettiriyor. Yani sürekli birilerini geçmemiz gerekiyormuş gibi… Sonra "ya geçemezsem?" korkusu, sonra "eyvah geçildim" ya da "eyvah geç kaldım" yerinmeleri. Oysa hiç kimse yapabileceğinden daha çoğunu yapamaz. Üzerimize düşen görev, kapasitemizin tamamını kullanabilmemiz için daha çok çalışarak ustalaşmaktır. Yapabileceklerimizin en çoğunu yapmaya uğraşabiliriz. Bunun bir an önce olması şart değil. Yalnızca dünkü kendimizi yenmek gelişme ve ustalaşma için yeterli. Biz geliştikçe, girdiğimiz her yarışta becerimiz kadar başarı elde ederiz.

Panik atağı ya da panik bozukluğundan korunmak için aceleden uzak durmak önemlidir.