Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "Çocuk Sağlığı"

Beyin gelişiminde ilk 4 yaş önemli!

- 28 Ağustos 2019 Çarşamba No Comments
Çocukluk döneminin ilk yıllarının insan gelişimi için önemli bir dönem olduğunu ve beynin en hızlı bu dönemde geliştiğini belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer, yaşamın ilk 4 yılında beyin sinir hücrelerinin saniyede 750-1000 yeni bağlanma yaptığını söyledi. Ülküer, bu bağlanmaların, çocuğun sağlıklı olması ve iyi beslenmesinin yanında, çevresindeki yetişkinlerle olan etkileşimleri, uyaranların zenginliği ile yakından ilişkili olduğunu söyledi.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurper Ülküer, çocuk gelişimi çalışmalarının ulusal ve uluslararası platformlarda giderek önem kazandığını belirterek çocuk gelişiminin insani kalkınmanın sosyal ve ekonomik gelişmelerin temelini oluşturduğunu söyledi.

Gelişiminin temelini erken çocukluk dönemi oluşturuyor

Prof. Dr. Nurper Ülküer, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS) 7. genel yorumunda belirtildiği gibi çocukluğun ilk 8 yılını kapsayan erken çocukluk döneminin, insan gelişiminin temelini oluşturduğuna değindi. Prof. Dr. Ülküer, "Bu, çocuğun ve hatta biz yetişkinlerin yaşamımızın daha sonraki evrelerinde gelişmediğimiz anlamına gelmez ama bu yaşların tüm yaşam döngümüzün en belirleyici dönemi olduğunu da vurgular" dedi.

En hızlı öğrenme erken çocuklukta gerçekleşiyor

İnsan beyninin en hızlı geliştiği dönemin erken çocukluk dönemi olduğunu belirten Prof. Dr. Nurper Ülküer "Beyin normal ağırlığının % 87'sine yaşamın üçüncü yılında ulaşır; yine bu dönemde, beyin en esnek ve uyumlu dönemindedir ve esnekliğinin %50'sini ilk yedi yılda yitirir" diye konuştu.

İlk 4 yılda etkileşim çok önemli

Prof. Dr. Nurper Ülküer, yaşamın ilk yıllarında beyin sinir hücrelerinin saniyede 750-1000 yeni bağlanma yaptığını belirterek bu bağlanmaların, çocuğun sağlıklı olması ve iyi beslenmesinin yanında, çevresindeki yetişkinlerle olan etkileşimleri, uyaranların zenginliği ile de yakından ilişkili olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ülküer, "Beyin gelişiminde başta dil, görme ve işitme, duygusal kontrol, sosyalleşme ve temel alışkanlıklar gibi yetilerin gelişimini sağlayan sinirsel hücre bağlanmalarının en hızlı olduğu hassas dönemler ilk 4 yılda yer almaktadır" dedi.

Prof. Dr. Nurper Ülküer "Çocuk, bu gelişimini fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik şartların belirlediği iç içe geçmiş ekolojik bir ortamda, doğum öncesinden başlayarak ergenliğinin sonuna kadar tamamlaya çalışmaktadır" diye konuştu.

Çocuk gelişiminde herkesin sorumluluğu var

Her çocuğun doğduğu aile ortamı, mahalle, oyun alanı, okul benzeri ortamların farklılık gösterdiğini vurgulayan Prof. Dr. Nurper Ülküer, "Her çocuk birbirinden farklıdır ama Çocuk Hakları Sözleşmesinde de belirtildiği gibi aynı eşitlikte gelişim potansiyellerine ulaşma hakları vardır" dedi. Ülküer, bu hakların en iyi şekilde hayata geçirilmesi için başta anne-baba olmak üzere, sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve diğer ilgili kurum ve kuruluşların, toplumun, devletin, uluslararası toplulukların sorumlulukları olduğunu vurguladı.

Çocuk gelişimi bölümü, inter-disipliner bir alandır

Çocuğun gelişiminin yaşamın ilk yıllarından başlayarak inter-disipliner ve multi-sektörel bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nurper Ülküer, "Çocuk gelişimi bölümü, çocuğun gelişimi için gerekli olan ve onun yaşama en iyi başlangıcı yapmasına ve sürdürmesine yardımcı olacak bilgi ve donanımları sentezleyerek programlar ve uygulamalar yapan inter-disipliner bir alandır" dedi.

Prof. Dr. Nurper Ülküer, çocuk gelişimcisinin bu uygulamaları hayata geçirmede, çocuğun bütüncül gelişimi için evde, sağlık merkezlerinde, kurumda, okulda uygun ortamı hazırlamada,izlem ve değerlendirme yöntemleri ile gelişimsel duraklamaların erken fark edilmesinde ve gerekirse müdahalesinde görev alacak şekilde, sağlık bilimleri fakülteleri veya yüksek okullarından en az 4 yıllık lisans eğitimi almış profesyoneller olduğunu belirtti.

Göçmen ve sığınmacı çocukların gelişimi takip edilmeli

Prof. Dr. Nurper Ülküer, çocuk gelişimi alanında, bilhassa riskli çocukların, ailelerinin, göçmen ve sığınmacı çocukların gelişimlerinin, erken yaşlardan başlayarak sağlanmasına yardımcı olacak ulusal ve yerel politikaların geliştirilmesi, program ve stratejilerin oluşturulması için uygulamalı çalışmalar yapmak, öğrencileri bu alanlarda yönlendirmenin önemine işaret etti.

Prof. Dr. Nurper Ülküer, "Üsküdar Üniversitesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümünün bu konuda destek verdiklerini biliyor ve güzel çalışmalar yapacağımıza inanıyorum" dedi.

'Tablet çocukları' geç konuşuyor!

- 18 Haziran 2019 Salı No Comments
Konuşma sorunu yaşayanlar, teknolojiye 3 kat fazla maruz kalıyor!

Telefon, tablet ve televizyonun çocuğun dil gelişimi üzerinde çok önemli etkileri olduğuna dikkat çeken uzmanlar, sınırlı kullanım konusunda uyarıyor. Günlük kullanımın 45 dakika ile sınırlandırılması gerektiğinin altını çizen uzmanlar, konuşma sorunu yaşayan çocukların 3 kat daha yoğun teknolojiye maruz kaldıklarını vurguluyor. Çocuğun anne ve babasıyla zaman geçirip oyun oynaması, dil gelişimine önemli katkılar sağlıyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Dil ve Konuşma Bozuklukları Uzmanı İbrahim Yaşa, bilgisayar, tablet, cep telefonu ve televizyon gibi teknoloji kullanımının geç konuşmaya sebep olduğunu, dil gelişiminde sorunlara ve konuşma bozukluklarına yol açtığını söyledi.

İletişim sorunu yaşıyorlar
Dil ve Konuşma Bozuklukları Uzmanı İbrahim Yaşa, geç konuşma ve dil gelişiminde sorun yaşayan çocukları değerlendirirken teknolojinin ailede kullanımını göz önünde bulundurduklarını belirterek, "Bu çocuklar neden konuşmuyor, neden bu dönemde bu çok yaygın ya da bu sorun neden çok fazla karşımıza çıkıyor? Biz çocukların dil ve konuşma becerilerini değerlendirirken şunu soruyoruz; yoğun tablet ya da televizyon veya telefon maruziyeti var mı? Yoğun miktarda bunlarla haşır neşir oluyor mu, gün içerisinde ne kadar süre bunlara maruz kalıyor?" diye konuştu.

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın "Televizyon ucuz bakıcı" sözünü hatırlatan İbrahim Yaşa, "Ucuz bakıcıya emanet edilmiş çocuklar olarak adlandırılan, yoğun derecede tablet ve telefonla vakit geçiren çocukların karşımıza iletişim sorunları yaşayan bireyler olarak çıkma ihtimali yükseliyor" uyarısında bulundu.

Konuşma sorununda 3 kat fazla teknoloji kullanımı
NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Dil ve Konuşma Terapisi Kliniği'ne başvuran danışanlara ve normal gelişen çocuklara yönelik karşılaştırmalı bir çalışma yaptıklarını ifade eden İbrahim Yaşa, konuşma sorunu yaşayan çocukların 3 kat daha yoğun teknolojiye maruz kaldıklarını kaydetti.

Yoğun derecede tablet, telefon kullanan, Dil ve Konuşma Terapisi Kliniği'ne başvuran, konuşma gecikmesi ya da konuşmayan 3-4 yaşlarındaki çocukların telefon ve tablet kullanım oranları ile ilgili çalışma yaptıklarını ifade eden Yaşa, "30 aileye 'Çocuğunuza günde ne kadar süreyle telefon ve tablet verdiniz, ekranda ne kadar zaman geçirdi?' gibi sorular yönelttiğimiz bir anket uyguladık. Bir de aynı yaş döneminde olan, normal gelişen çocuklara bir anket uyguladık. İki gruba baktığımızda konuşma gecikmesi nedeni ile başvuran ailelerin çocuklarında diğer gruba göre 3 kat daha yoğun telefon, tablet ve televizyon kullanımı olduğunu gördük" dedi.

En sağlıklı iletişim kanalı; konuşma
Ailelerin fazla teknoloji kullanımının zararlı olacağı konusunda çok fazla endişe taşımadıklarını oysa teknoloji kullanımında iletişimin oldukça sınırlı ilerlediğini ifade eden İbrahim Yaşa, şunları söyledi:

"Aileler şunu soruyor; 'Hocam orada bir konuşma var bir oyunla etkileşimi var. Neden iletişim gelişimini etkilesin ki? Benim arkadaşlarımla bulunduğum yemek ortamında yaptığımız sohbet çocuğu nasıl etkileyebilir? Çocuk neden bu ortamda bulunsun? Onun yerine kendini onu eğitici oyunu ile oynasın. Oradan belki bir şeyler öğrenir.'

Ben ailelere şunu söylüyorum; iletişim: Kaynak, alıcı, mesaj ve bir kanal üzerinden işleyen bir sistem. Ben kaynağım, karşımızdaki alıcı. Konuşma aracılığı ile bir mesaj yolluyorum. Karşı taraf da bana bir geri dönüş veriyor. Bu bir iletişim kanalı ve sağlıklı iletişim kanalı. Tablette durum şöyle gelişiyor; Çocuğunuz iletişim kanalı tablete dokunarak bir mesaj yolluyor dokunarak. Tablet ona bir geri bildirimde bulunuyor ama bu sözel bir geri bildirim değil. İletişim tek tarafa dönüyor ve beynin sağlıklı iletişim geliştirme paternini etkiliyor. Bu bağlamda çocuk, iletişim için konuşma yerine belki işaretleri kullanıyor ama konuşma gelişimi geri kalıyor.

'Anne gel' diyeceğine el işareti yapıyor. Sonra ailelerden 'Bizim çocuk neden konuşmuyor?' şeklinde başvurular başlıyor. Yani teknoloji kullanımı ile dil gelişimi arasında çok anlamlı düzeyde bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Yoğun derecede tablet, telefon ve televizyon maruziyetinin çocukların dil ve konuşmaları gelişimi açısından ve bunları da etkileyen zihinsel, bilişsel gelişimi açısından ciddi anlamda kendi akranlarından geri kalmasında önemli bir faktör oluşturduğunu düşünüyorum."

Günde 45 dakikayla sınırlı olmalı
Çocukların teknoloji kullanımı konusunda ailelerin mutlaka sınırlama getirmesi gerektiğini ifade eden İbrahim Yaşa, anne ve babalara önemli tavsiyelerde bulundu:

"Günde maksimum 45 dakika bir oyun zamanı olabilir ya da televizyonda, tablette zaman geçiriyor olabilir ama bu süre uzuyorsa yani 45 dakikanın üzerine çıkılıyorsa hem çocukla geçirilen kaliteli zamandan hem de çocuğun iletişim gelişimi açısından şüphelenilmesi gerekir. Burada ebeveynler de kendilerini sorgulamalı. Tabii bu şu anlama da gelmiyor; hiç vermeyelim uzak büyüsünler. Tabi ki teknoloji onların gelişimine katkı sağlayabilir ama bir ölçüde katkı sağlayabilir. Bir ölçüyü geçtikten sonra artık ciddi anlamda zarar vermeye başlıyor.

Onlarla oyun oynayın!
Anne ve babalar çocuklarını sadece yemek yedirerek büyütemeyeceklerini, onları doğru saatte uyutarak geliştiremeyeceklerinin farkına varmalı. Çocukla beraber oyun oynamanın iletişim ve dil gelişimini destekleyeceğini akıllarından çıkarmalılar. Oyun oynamak için evde evde uygun ortamlar oluşturmaları çok önemli. Dilsel gelişim açısından anne ve baba çocukla doğru bir şekilde ilgilenirse çocuğun konuşma gelişiminde önemli bir destek olabilirler."

Çocuğunuzla bol bol oyun oynayın

- 13 Aralık 2018 Perşembe No Comments
Çocuk ve gençlik psikolojisi alanındaki duayen isimlerden Prof. Dr. Haluk Yavuzer, sağlıklı bir gelişim için çocuğunuzla bol bol oyun oynamanızı öneriyor.

Çamlıca Çocuk Akademi ve Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen Etkili Öğretmen Etkili Çocuk konulu I. Okul Öncesi Eğitim Sempozyumu'nda konuşan Prof. Dr. Haluk Yavuzer, çocuğun oyun sayesinde özgür olduğu, iç dünyasını yalın ve doğal bir biçimde kendiliğinden dile getirdiğini belirtiyor.

Oyunun eğitici, gelişim, teşhisi ve terapatik (tedavi edici) olmak üzere dört önemli değerinin bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yavuzer, çocuk ve oyun hakkında şu bilgileri verdi:

OYUN DOĞUMLA BAŞLAR
"Bebeğin doğduğu andan itibaren oyun oynamaya başladığını öncelikle bilmenizi istiyorum. El parmakları, ayak parmakları, annesinin memesi onun için oyun ve ilk oyuncaklarıdır. Daha sonra biberon, emzik giriyor. Görme alanında beşiğinde yatarken hareket eden belli bir objeyi izliyor. Hele hele insanla nesnelerin farkedildiği üçüncü aydan itibaren belirgin görülüyor.

ÇOCUĞUYLA OYUN OYNAMAYAN ANNELER VAR
Sonucu düşünülmeden zevk almak amacıyla geliştirilen etkinliktir oyun. Aslında oyun gerçek dünyayla hayal dünyası arasındaki köprüdür. Çocuğuyla oyun oynaması konusunda bile benimle pazarlık eden anne çok. Bir anne telefon ediyor, 'Hocam bakıcısına anne diyor bana demiyor, ne yapabilirim? Çok kızıyorum bakıcısına.' Kızmanıza gerek yok dedim. Siz bakıcısının yaptıklarını yapabilecek misiniz sabırla? Birlikte yemek yedirebilecek misiniz, oyun oynayabilecek misiniz keyifle? Uykuya birlikte gidecek misiniz? Banyosunu yaptıracak mısınız? Birkaç ay sonra telefon geldi; 'Hocam bana anne demeye başladı.'

Bu arada annenin sevgiyle çocuğa yaklaşıyor olması güvenli bağlanmanın temelini oluşturuyor. İhtiyaçlarının ağlama yoluyla anneye iletilmesi durumunda kodu doğru çözen; ağrı mı, açlık mı, sohbet mi ağlama türünü belirleyen annenin o ihtiyacı karşılaması yeni doğanın anneye güvenmesini ve güvenli bağlanmanın temelini oluşturuyor. Güvenli bağlanan çocuk ana okuluna başladığı zaman insanlar arası ilişkilerde olumlu işbirliğine açık, oyun kuran pozitif bir çocuk oluyor.

Güvensiz bağlanma yani istismar ve ihmal durumunda, yani çocuğu bakıcıya bırakan annenin durumunda, yani çocuğun doğru kodunu çözemeyen ve ihtiyacını karşılayamayan anne durumunda çocuk insanlar arası ilişki açısından şanssız oluyor. Anaokulunda doyumlu, huzurlu işbirliğine yatkın bir sosyal gelişim göstermiyor.

ÇOCUK OYUN YOLUYLA KENDİNİ TANIMAYI ÖĞRENİR
Çocuk arkadaşlarıyla oynarken ben ve başkası kavramlarının bilincine varır. Kendi artılarını eksilerini, arkadaşının artılarını ve eksilerini görür. Oyun çocuğun birikmiş enerjisinin toplumsal yolla boşaltmasına fırsat kazandırır ve duygusal bir doyum sağlar.

OYUN KURALANINI ÖĞRENEN ÇOCUK AHLAK KURALINI ÖĞRENİR
Oyun çocuğun kas sistemini geliştiriyor. Bedensel gelişimi sağlıyor. Arkadaşlarıyla oynama ortamında işbirliğini sağlıyor ve kuralları öğretiyor. Dolayısıyla sosyal gelişimi sağlıyor. Renk sayı boyut kavramlarının bilincine varıyor. Kurallı oyunda oyun kuralını öğrenen çocuk yarın ahlak kuralını öğreniyor. O halde oyunun bedensel ve sosyal gelişim değeri var. Oyunun eğitim değeri var.

OYUN TEDAVİ EDİCİDİR
Oyun terepatik (tedavi edici) bir değere sahiptir. Oyuncaklarıyla oynarken dramatik oyunda çocuk, kıskandığı kardeşini boğar, kardeşi rolündeki bebeği boğar ya da seyahate gönderir. Reel hayatta yapamadığını fantezilerinde oyun ortamında yapar. Bunun adı arınmadır, duygusal arınmadır. Terapatik değerinin çok büyük olduğunu söylemeye çalışıyorum. En derin duygu ve düşüncelerine ifade olanağı buluyor çocuk. Böylelikle sorunlarını kendi başına çözebiliyor.

DOĞAL OYUN MALZEMESİ KULLANIN
Özellikle vurgu yapıyorum doğal oyun malzemesi son derece önemlidir. Su, kum, kil... Aşırı hareketli çocuk suyla oynarken rahatlıyor. Sakinleşiyor. İçe dönük olan bir çocuk suyla oynarken normalleşiyor rahatlıyor. 2.5 yaşındaki torunumla onun oyuncak hayvanlarını birlikte yıkıyoruz. Çok keyifle oraya konsantre oluyor. Dikkatini yoğunlaştırabiliyor. Suyla hayvanları yıkarken dede de onun gibi çömelmiş durumda, bağdaş kurmuş durumda.

Çocuğunuzla yüzyüze iletişim ve göz kontağı kurun. 3 aylık bebek tepeden gülümseyen anneye cevap verir gülümseyerek. Bunlar yüzyüze iletişimle mümkün. Su ve kumla oynarken göz el koordinasyonunun gelişmesi mümkün oluyor.

SEN OYUN YAŞINI ÇOKTAN GEÇTİN DEMEYİN
Çocuğun iç dünyasındaki bastırılmış birtakım duyguların dışa vurulduğunu oyun ortamında görüyoruz. Artık üniformalı oldu, önlük giydi benim çocuğum okula gidiyor oyun dönemi bitmiştir yok! Ben 72 yaşındayım benim için hala oyun var. Dün koşuyorduk bugün yürüyoruz. Satranç da oyun, her şey oyun. Dolayısıyla okul oyunu engelleyen bir kurum değil tam tersi sistemli bir biçimde farklı oyunları sunan bir kurum.

KIZ ÇOCUKLARI ANAOKULUNDA PANTOLON GİYMESİN
Çocuk 3-5 yaş arasında cinsel gelişimle ilgili bilgi sahibi oluyor. Cinselliğinin bilincine varıyor. Bu nedenle ben ana okulunda kız çocuğa cinsel farkındalığı yaşatmak için kız çocuklarının pantolon giymesini istemiyorum.

ÇOCUK, OKUL ÖNCESİ EĞİTİMDE YARATICILIĞINI ORTAYA KOYAR
Anaokulu çocuğa bilgi kazandırmaktan çok onda var olan yeteneklerin gelişmesine sebep olur. Öğretmen onu tanıyarak gizil yetileri ortaya koymalıdır. Öğretmen öğretmekten çok bol malzemeyle oynamasını sağlamalıdır. Tek yöntem oyun. Çocuk merkezli eğitimden söz ediyorum, yaparak yaşayarak öğrenmeden söz ediyorum. Bu dönem çocuğu için insanların ve kavramların farkedilme ve anlaşılma yöntemi oyun. O halde tüm etkinlikler oyun yoluyla verilmelidir. Tek yöntem var oyun. Okul öncesi eğitim kurumu, en iyi örgütlenmiş oyun kurumudur.

Okul öncesi öğretmeni gün boyu sekiz saat çocukla başbaşadır. En iyi oyun terapisi ortamındadır. Büyük bir şanstır bu. Hangi çocuğun tek başına oynadığını, hangi çocuğun arkadaşlarıyla oynadığını, hangisinin oyun kurduğunu, hangisinin oyun bozduğunu, hangisinin ortak ilgilerde buluştuğunu en iyi gören okul öncesi öğretmenleridir. O halde teşhisi değeri çocuğu tanıma açısından, onun kişilik özelliklerini bilmek açısından önemlidir.

Milli Eğitim şuralarında yıllarca dile getirdiğim konu, okul öncesi eğitim her çocuğun ihtiyacıdır en az bir yıl. 3-6 yaş dönemi okul öncesi çocuğuna, en iyi örgütlenmiş oyun kurumunda ihtiyacı olan ortamı hazırlar. Okul öncesi eğitim ortamında çocuğun yaratıcılığını ortaya koyduğunu görüyoruz.

HER EVLENEN ÇOCUK SAHİBİ OLMASIN
Çocuk sahibi olmak isteyenler çocuk sahibi olsun. Her evlenen çocuk sahibi olmasın. Evlendikten sonra durup bir düşünün. Bu insan benim çocuğumun annesi ya da babası olmaya uygun ve layık bir insan mı ona göre çocuk sahibi olun. Rastgele evliliklerin üzerinde rastgele çocuklar hızla tırmanan boşanmaları getiriyor. Ardından hızla tırmanan sorunları getiriyor."

“Çocuktur Geçer” Demeyin…

- 5 Aralık 2018 Çarşamba No Comments
Yedi yaş civarı çocuklarda görülme sıklığı yüzde 5 ila 10 arasında olan geceleri alt ıslatma problemi erişkinliğe kadar sürebiliyor. Çocuk ve ailelerin sosyal yaşamını sekteye uğratan bu rahatsızlığı ve nasıl başa çıkılması gerektiğini üroloji uzmanı Doç. Dr. Levend Özkan anlatıyor…

Sabahları çocukların yüzüne yerleşen mahcup tavırlar, havalandırmak için balkona çıkarılan yataklar, her sabah yıkanan ıslanmış çarşaf ve pijamalar… Eğer çocuğunuz geceleri altını ıslatıyorsa bu manzaralara alışmış olabilirsiniz. Ancak masum bir çocuk alışkanlığı gibi görünen bu tablo hafife alınacak bir alışkanlıktan öte olabilir.

Peki, çocuklardaki alt ıslatma problemi neden kaynaklanıyor? Hangi koşullarda normal kabul ediliyor? Üroloji uzmanı Doç. Dr. Levend Özkan, gündüz herhangi bir işeme bozukluğu bulgusu olmayan çocukların sadece uykuda idrar kaçırma durumunun "gece altını ıslatma" veya "Monosemptomatik Enürezis Nokturna" olarak tanımlandığını anlatıyor. Bu durumun aile bağları ile ilişkisine dikkat çeken Özkan, "Enürezis görülen çocuklarda sıklıkla aile hikâyesi mevcuttur. Hem anne hem baba tarafında Enürezis mevcutsa çocukta görülme ihtimali de artar. Gece fazla miktarda idrar üretimi, düşük mesane kapasitesi veya mesane kaslarının istemsiz çalışması ve ağır uyku nedeniyle idrar hissiyle uyanmama bu rahatsızlığın diğer nedenlerinden olabilir. Monosemptomatik Enürezis tanısı mutlaka uzman doktor tarafından konulmalı, mesane veya diğer organların hastalıkları ekarte edilmelidir" diyor.

Beş yaş altındaki çocuklarda altını ıslatmanın normal kabul edilebileceğini anlatan Özkan, "5 yaşın altındaki çocuklarda gece altını ıslatma normal kabul edilebilir. Yedi yaş civarı çocuklarda görülme sıklığı yüzde 5 ila 10'dur. Yaşla beraber altını ıslatma da azalır. Yedi yaşından sonra her sene hastaların yüzde 15 kadarında azalma beklenir. Söz konusu hastaların yüzde 7 kadarında bu rahatsızlığın erişkin yaşlara kadar sürebildiği gözlemlenmiştir" diyor.

"Tedavi kısırlığa yol açmaz"
Rahatsızlığın çocuk ve ailenin sosyal hayatını etkileme boyutuna ulaştığı takdirde doktora başvurulması gerektiğini anlatan Özkan, "Öncelikle destekleyici ilaç dışı önlemlere başvurulmalıdır. Yemek ile uyku arasının en az iki saat olmasına dikkat edilmesi, akşam yemeğinden sonra sıvı alımının ve sulu meyve tüketiminin kısıtlanması ve çocuğun yatmadan önce tuvalete gitmeye teşvik edilmesi probleme çözüm olabilir. Ancak bu önemlere rağmen geçmiyorsa gece idrar üretimini azaltan ilaçlar, alarm tedavisi veya her iki yöntemin kombinasyonu uygulanabilir. Saf enürezis rahatsızlığında çocuğun hayatını veya sağlığını tehdit eden bir durum yoktur. Tedavi hayat kalitesini artırmak amacıyla uygulanır. Bazen uygulanan tedavi ile altını ıslatma tamamen ortadan kalkabilir.

Daha sıklıkla ise çocuk tedavi uygulanırken altını ıslatmaz ancak gerçek süreç doğal zamanında kendiliğinden düzelir. Bu nedenle belirli aralıklarla tedavi doktor tarafından uygun şekilde kesilerek kaçırma olup olmadığı gözlenmelidir" diyor.

Aileler arasında yaygın bir endişe olan ilaç kullanımının ilerleyen yaşlarda kısırlık v.b sorunlara yol açmadığını da anlatan Özkan, "Önerilere uyulduğu sürece ilaç tedavisi ile hiçbir ciddi istenmeyen etki beklenmez. Tabii ki tedavi mutlaka uzman bir doktor tarafından düzenlenmeli ve takip edilmeli, internette reklamı yapılan ve bilinçsizce kullanılan ilaçlardan uzak durulmalıdır" diyor.

Çocuğunuzu Rotavirüsten Koruyun

- 29 Ekim 2018 Pazartesi No Comments
Tüm dünyada en sık ishal nedeni olan bir virüs olan rotavirüs, sindirim sistemini etkiler ve özellikle çocuklarda enfeksiyona yol açar. 

Hastalar virüsü kendileri hasta olmadan ve hasta olduktan 10-12 gün sonraya kadar yayabildiğini söyleyen Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nermin Tansuğ "Tedavide amaç kaybedilen sıvı ve vücut tuzlarını yerine koymaktır. Bu nedenle bol su verilmeli, anne sütü alıyorsa emzirilmeye devam edilmelidir. Kusmayı engellemek için az ve sık beslenmelidir. Etken virüs olduğu için antibiyotiklerin etkisi yoktur, kullanılmaz" diyor.

Günde 10-20 kez dışkılayabilir

Genellikle virüs alındıktan 2-3 gün sonra ateş ve kusma ile hastalık başlar. Sık sulu ishalle devam eder. Kusma ve ateş genellikle ikinci gün içinde azalır, ishal 3-8 gün devam eder. Günde 10-20 kez bol sulu dışkılayabilir, içinde kan yoktur. Çok sayıda dışkılayan ve sıvı alımı az olan çocuklarda değişen derecelerde su kaybı bulguları ortaya çıkabilir, bu nedenle hastaneye yatış gerekebilir. Hatta böbrek tutulumu olabilir. Damar yolundan sıvı verilebilir. İlk enfeksiyonlar özellikle küçük bebeklerde ağır geçer. Pnömoni, menenjit, karaciğer, böbrek tutulumu yapabilir. Rotavirüs enfeksiyonu geçiren biri tekrar rotavirüs ile enfekte olduğunda yine hastalanabilir. Ancak tekrarlayan enfeksiyon daha hafif seyreder.

Anne sütünün koruyucu etkisi vardır

Enfeksiyon ılıman iklimlerde kış aylarında daha çok görülür. Özellikle iki yaş altındaki çocukları etkiler. İlk 3 ayda nadir olarak görülür. Anne sütünün koruyucu etkisi vardır. 5 yaş üzeri çocuklarda ise tekrarlayan enfeksiyonlar nedeni ile daha az görülür.

Bol sıvı alımı çok önemli

Tanı dışkı tetkiki ile konulur. Tedavide amaç kaybedilen sıvı ve vücut tuzlarını yerine koymaktır. Bu nedenle bol su verilmeli, anne sütü alıyorsa emzirilmeye devam edilmelidir. Kusmayı engellemek için az ve sık beslenmelidir. Ateş varsa ateş düşürücü kullanılır. İshali durdurucu bir tedavi yapılmaz. Etken virüs olduğu için antibiyotiklerin etkisi yoktur, kullanılmaz.

Aşısı ağızdan uygulanıyor

Son yıllarda geliştirilen aşılar enfeksiyon oranlarını, ağır hastalıkları ve hastaneye yatışları azalmaktadır. Bu aşılar 2,4 ve 6'ncı aylarda ağızdan uygulanır. Aşı dışında etkili bir korunma yolu yoktur. Sabunla el yıkama virüsü öldürmez ancak enfeksiyonun yayılmasını azaltır.

Çocuk korkuyu da modelliyor!

- 11 Temmuz 2018 Çarşamba No Comments
Çocukların duygusal gelişimleri sırasında ortaya çıkan korkular, anne ve babaların doğru tutumları ile yönlendirilebilir. Çocukların korku duygusunu da modelleyerek öğrendiklerini belirten uzmanlar, "Çocuğun korkularını küçümsemek ya da alay etmek yerine bunu aşmalarına yardımcı olmak gerekir" önerisinde bulunuyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Duygu Barlas, çocukluk döneminde ortaya çıkan korkuların yaş ve gelişim sürecine göre farklılıklar gösterebildiğini söyledi.

Korkular en çok 2-5 yaş arasında görülüyor

Çocukların duygusal gelişimleri esnasında çeşitli korkuların ortaya çıkabildiğini belirten Barlas, korkuları etkileyen faktörler arasında zekâ, yaş, cinsiyet, kişilik yapısı ve çevresel koşulların yer aldığını kaydetti. Okul öncesi dönemde özellikle 2 ila 5 yaş arasında korkuların ebeveynler tarafından sıklıkla dile getirildiğini ifade eden Barlas, "Bu yaş aralığında genellikle karanlık, böcek, köpek, cadılar/hayali varlıklar, gök gürültüsü ve tek kalma korkuları görülmektedir. Çocukların hayal dünyası 3 ila 4 yaş arasındaki oldukça aktiftir. Bu duruma bağlı olarak bu yaş aralığındaki çocukların televizyonda ve masallarda yer alan kahramanlardan, karanlıktan ve yalnız kalmaktan korkmaları olağandır. Bu korkuların bu yaş aralığında normal kabul edildikleri çeşitli araştırmalar tarafından bildirilmiştir" dedi.

Her yaşın korkusu var!

Çocukların yaşı ilerledikçe bilişsel ve duygusal yetilerinin de geliştiğini kaydeden Barlas, her yaş grubuna ilişkin ayrı korkular bulunduğunu ve zaman içerisinde bu korkuların geçtiğini belirterek şunları söyledi:
"Buna bağlı olarak korkular da daha gerçekçi olmaya başlar. Az önce bahsedilen korkular yerine 7 ila 13 yaş aralığında sosyal yaşama ve akademik duruma ilişkin korkular baş göstermektedir. Derslerinde yeterince başarılı olamama, arkadaşları tarafından dışlanma, sevilmeme korkuları yaygın olarak görülmektedir. 7 ila 13 arasında süren bu korkular yaş ilerledikçe etkisini yitirmektedir. Yaklaşık olarak 11 ila 12 yaş aralığında ise bu korkuların çoğunun çocuk üzerinde etkisini yitirmiş olduğunu görmekteyiz."

Çocuğu tehdit ederek korku aşılamayın

Uzman Klinik Psikolog Duygu Barlas, korkulara sebep olan etmenlerin çeşitlilik gösterdiğini belirterek "Çocuğu tehdit ederek korku aşılamak başlıca yapılan uygun olmayan tutumlardan bir tanesidir. Buna en güzel örnek şu olabilir: "Eğer bir daha böyle yaparsan seni doktora götüreceğim ve sana iğne yaptıracağım." Böyle bir tutumun sergilenmesi çocukta doktor korkusu yaratır. Ayrıca çocuğa yaşı ile uyumlu olmayan masallar okumak, film izletmek de korkulara neden olabilir. Bunların yanı sıra çocuğun başından geçen olumsuz bir olay ya da deneyim çeşitli korkulara sebebiyet verebilir. Çocuklar modelleme yolu ile öğrendikleri için model aldığı bir büyüğünün bir objeden korkmasını da modelleyebilir. Örneğin kedilerden korkan ve tiksinen bir anne farkında olmadan çocuğunun yanında da bu durumu belirtebilir ve çocuğun zihninde "kedi" nötr bir canlı iken "korkulan bir hayvan" haline gelebilir. Bazen de bu korkular sadece gelişimsel açıdan bilişsel ve duygusal yetilerin zaman içerisinde gelişmesine bağlı olarak doğal bir süreç olarak görülebilir" dedi.

Anne ve babalara tavsiyeler

"Genellikle kendiliğinden geçen bu korkular karşısında anne ve babaların uygun bir tutum sergilemeleri önem taşımaktadır" diyen Duygu Barlas, "Özellikle çocuğun akademik ve sosyal yaşamını olumsuz açıdan etkilemeye başlayan korkular için bir uzmandan yardım alınması gerekebilir. Uzman bir yardımın yanı sıra annelere ve babalara da düşen görevler bulunmaktadır" diyerek önerilerini şöyle sıraladı:
"İlk olarak anne ve babalar bu korkuları yüzünden çocuklarını eleştirmemeli ve onlarla dalga geçmemelidirler. Onları önemsemeden 'Korkacak bir şey yok, sen bebek misin, saçmalama korkulacak bir şey yok' gibi cümleleri söylemek etkili bir yöntem olmayacaktır.

Karanlık korkusu

Bu tip tutumlar yerine anneler ve babalar çocuklarını anladıklarını açıkça dile getirmeli ve bu sorunu beraber çözebileceklerini çocuklarına göstermelidirler. Örneğin karanlık korkusu olan bir çocuğu karanlıkta zorla yatırmak yerine onunla beraber karanlıkta vakit geçirmek ya da sevebileceği ufak bir gece lambası almak daha iyi bir yöntem olacaktır.

Hayvan korkusu

Sıklıkla görülen korkulardan birisi olan köpek-kedi korkusunun çözümü ise çocuğu korkulan hayvan ile karşı karşıya getirmek değildir. Bu uygulama çoğu kez uygun şekilde yapılmadığı için travmatize edici olabilir. Bunun yerine çocukların modelleyerek öğrendikleri göz önüne alınmalı ve çocuğun yanında korkulan hayvan sevilmeli, çocuk bu hayvan ile oynayan diğer çocukların yanına götürülmeli veya hayvanlar ile ilgili çeşitli masallar, hikâyeler okunmalı, filmler izletilmelidir."

Çocuklar tatilde hangi dijital risklerle karşı karşıya

- 1 Haziran 2018 Cuma No Comments
Okul tatili başlıyor. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada çocuklar tatillerinin önemli bir kısmını artık bilgisayar karşısında geçiriyor. ESET Güvenlik Araştırmacısı Ondrej Kubovič, çocukların karşılaşabileceği riskleri listeledi:

• Kötü amaclı yazılımlar (Malware)
Malware, kötü amaçlı yazılımlara verilen genel addır. Virüs, truva atı, solucan gibi kötü amaçlı programlar bu kapsama girer. Söz konusu bu programlar, en yaygın online risklerdir. Hedeflerine ulaşmak için pek çok farklı yöntemler kullanırlar. Çocuklar, genellikle onlar için hazırlanmış sahte oyun sitelerinde bu yazılımlarla karşılaşır. Zararlı yazılımla enfekte olmuş oyun sürümleri genellikle üçüncü parti indirme sitelerinde, forumlarda, bazen de Google Play'in ücretsiz oyun sürümü pazarında bulunabilir. Ebeveynler, lisanslı ve proaktif bir güvenlik yazılımı kullanarak, çocuklarının erişimini tehlikeli web siteleri ve uygunsuz uygulamalara bloklayabilirler.

• Siber zorbalık
Bu düşmanca davranış, ne yazık ki özellikle gençler arasında sık görülür. Çocuklar pek çok kez kendi akranları tarafından siber alanda tehdit edilir veya aşağılanır, bu da onlarda duygusal travmaya sebep olur. Ama kışkırtmaların sonrasında tepki olarak bu çocuklar misilleme yaparak değil, ebeveyn ve yetkililerin desteğiyle üstesinden gelebilmeli.

• Sexting ya da cinsellik içeren mesajlaşma
Sexting; elektronik cihazlar aracılığıyla kişilerin birbirlerine cinsel içerikli video veya fotoğraf göndermesi olarak tanımlanabilir. Bu olgu, teknolojinin ilerlemesi ve gençlerin mobil cihazlarının bu fotoğraf ve videoların alışverişini içerecek şekilde gelişmesi nedeniyle dünyada gençler arasında ilgi çekici hale geldi.

• Kimlik avı
Gerekli önlemler alınmadığı takdirde, web üzerinden pek çok önemli bilgi, üçüncü şahıslar tarafından ele geçirilebilir. Küçük bilgi parçaçıkları toplayarak oluşabilecek kimlik hırsızlığı ile ailenin para kaybına uğraması mümkün. Hassas bilgilerin paylaşılmaması konusunda ebeveynler çocuklara uyarıda bulunmalı. Ayrıca online finansal işlemler de büyükler tarafından yürütülmeli.

• Spam
Spam olarak tanımlanan istenmeyen maillerin e-posta kutunuza gelmesi yeni bir şey değildir; fakat bu yolla gelen şifre-fidye yazılımları hayli revaçta. Bu yazılımlar, böyle bir durumla nasıl baş edeceğini bilmeyen çocuğunuzun cihazını da bulabilir.

• Dolandırıcılar
Dolandırıcılar, internet üzerinden yürütülen aldatıcı eylemleri gerçekleştirir. Bunlar sosyal ağlar üzerinden sosyal mühendislik olarak tanımlanabilecek teknikler uygularlar. Örneğin siber saldırganlar, bir şeyin satışı için cazip teklifler sunabilir. Aslında satılacak birşey yoktur ama sizinle ilgili bilgi elde etmeye çalışırlar. Yine benzer şekilde sahte mesajlar atarak, sosyal ağ kullanıcılarının kimlik ve şifre bilgilerini talep edebilirler ki, bu yaklaşım siber dolandırıcılığın sık görülen örneklerinden biridir.

Peki ebeveynler başka ne yapabilir?
• Çocuğunuzu siber dünyada yalnız bırakmayın. Sosyal ağlarda arkadaşı olun, kimlerle arkadaş olduğunu gözlemleyin.
• Çocuğunuzun sosyal ağlarla ilgili ayarlarına bir göz atın. Herhangi bir sınırlama ile paylaşılan bir profil var ise risk taşıyan bir şey olabilir.
• Lisanslı ve proaktif bir güvenlik çözümü kullanın, ebeveyn kontrolü aracını yükleyin ve onu güncel tutun.
• Çocuğunuzun geçmişine ara sıra göz atın. Eğer silinmiş bir konuşma varsa izleyin.
• Web kamerası bağlantısını kapattığından ya da kullanılmadığından emin olun.

Çocukları siber tehditlere karşı nasıl koruruz?

- 1 Temmuz 2017 Cumartesi No Comments
Yeni nesil artık boş zamanının önemli bölümünü bilgisayar ya da telefon başında geçiriyor. Çoçukları kadar dijital sistemlere hakim olmayan ebeveynler ise çocuklarının sanal dünyadaki davranışlarından haklı olarak endişe duyuyor. 

Antivirüs yazılım kuruluşu ESET Türkiye'den Genel Müdür Yardımcısı Alev Akkoyunlu, çocuklarımızı sanal dünyadaki tehlikelerden koruyabilmek için sekiz altın öğüt derledi.

Çocuklarınızı kişisel bilgiler paylaşmamaları konusunda uyarın! Çocuklarınıza internette ve sosyal ağlarda hiçbir zaman telefon numarası, ev adresi ya da parolalar gibi özel ve kişisel bilgileri paylaşmamaları gerektiğini anlatın ve riskler konusunda uyarın.

İnternette paylaşılan hiçbir bilginin kaybolmadığını hatırlayın, hatırlatın! Bir fotoğrafı sildiğinizde hatta tüm hesabınızı kapattığınızda tüm verinizi otomatik olarak sildiğinizi zannetmeyin. Resimler veya kişisel bilgiler çoktan başka birinin bilgisayarına kaydedilmiş olabilir. Çocuklar ve aileleri, hangi resim ve bilgilerin internete koyulacağını iki defa düşünmelidirler.

Çoçuğunuzu internette sahipsiz bırakmayın! Sizin gözetiminizde olabileceği saatlerde internete girmesine izin verin. Eğer sosyal medya sitelerini kullanmaya başladıysa da, bu dünyada çocuğunuzu sahipsiz bırakmayın. Hangi sosyal medya sitelerini kullandığını bilin. Ebeveyn olarak bu sitelerde çocuğunuzun arkadaşı ve takipçisi olarak kendinizi ekleyin. Bu sayede çocuklarınızın kiminle arkadaş olduğunu, neler paylaştığını yakından takip edebiliyor olacaksınız.

İnternet tarayıcınızın tarama geçmişini ara sıra inceleyin! Geçmiş silinmiş ise çocuğunuzla bir konuşma yapma vakti gelmiş demektir.

Akıllı telefonların da birer bilgisayar olduğunu unutmayın! Çocuklarınıza aldığınız ya da kullanması için verdiğiniz cep telefonlarında sadece oyun oynanmadığını göz önüne alın. Bilgisayarlar ya da mobil cihazlar için aldığınız önlemleri akıllı telefonlar için de almayı ihmal etmeyin.

Güncel güvenlik yazılımı kullanın! Global ölçekte her gün milyonlarca virüs, truva atı, solucan ve oltalama yazılımı sanal alemde dolaşarak önce bilgilerinize oradan da finansal kaynaklarınıza ulaşmaya çalışıyor. Profesyonel dijital önlem almadan bunlarla başa çıkmak artık mümkün değil.
Ebeveyn kontrolü yazılımları kullanın. Pek çok güvenlik yazılımı firması özelliklerine göre ücretli ya da ücretsiz olarak indirilebilen aile koruma, filtreleme ya da ebeveyn kontrolü yazılımları sunuyor. Bu tür yazılımlarla aileler, çocuğun yaşına göre belirlenebilen koruma filtreleri kullanabiliyor. Ve pek çok değişik kategorideki web sitelerine erişimi engelleyebiliyor. ESET Mobile Security, ESET Internet Security ve ESET Smart Security Premium yazılımları da bu tür ebeveyn koruması (Parental Control) özellikleri sunuyor.

Web kamerası bağlantısının izinsiz kullanılmadığından emin olun! Kameranın üzerine bant yapıştırmaya gerek yok. Bilgisayardaki kameraya erişmek isteyen uygulamaları denetleyen ve kontrol dışı çabaları engelleyen yazılımlar kullanabilirsiniz. ESET Internet Security ve ESET Smart Security Premium programları, kullanıcılara bu tür özellikler sağlıyor.

Şekere bağlı çocuklar alkol bağımlısı olabilir

- 21 Haziran 2017 Çarşamba No Comments
10. Ulusal Alkol ve Madde Bağımlılığı Kongresi'nde bağımlılığa dair her şey masaya yatırılıyor. Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Bağımlılık Psikiyatrisi Derneği'nin düzenlediği kongrede şeker ve alkol bağımlılığı ilişkisi tartışıldı. Yrd. Doç. Dr. Onur Noyan, çocukluğunda şekere bağımlı olanların ileride alkol kullanım bozukluğuna aday kimseler olduğunu söyledi.

Psikiyatride tanı ve tedavinin geldiği son nokta, yeni yaklaşımlar psikiyatri dünyasının önde gelen isimleri ile 10. Ulusal Alkol ve Madde Bağımlılığı Kongresinde masaya yatırılıyor.
Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Bağımlılık Psikiyatrisi Derneği'nin düzenlediği kongrede "şeker bağımlılığı ve alkol kullanım bozukluğu" arasındaki ilginç ilişki de tartışıldı.

Şeker bağımlısı kişiye alkol tedavisinde kullanılan ilaçlar etki ediyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Onur Noyan, çocukluğunda şekere bağımlı olanların ileride alkol kullanım bozukluğuna aday kimseler olduğunu söyledi. Noyan şu değerlendirmelerde bulundu:
"Bağımlılık tedavisinde ilaçlara karar verirken dönem dönem hangi hastaya hangi ilaçla devam edeceğimize dair kararsızlıklar yaşayabiliyoruz. Özellikle alkol kullanım bozukluğu olan hastalarda bazı ilaçlar var, ilacın fayda etmesi için kritik incelikler söz konusu oluyor. Uzun soluklu olarak yapılan genetik analizler ve başka incelemeler mümkün ancak pratik bir yöntemle geçmiş döneminde yani çocukluğunda şeker bağımlılığı olan, şekere yatkınlığı olan, şeker yemeyi çok seven ve ondan haz alan kişiler, alkol kullanım bozukluğu ya da alkol bağımlısı olduklarında bu tedavide kullanılan ilaçlardan fayda görüyor."

Şeker bağımlılık yapıyor

Şekerin kendisinin de aslında bir bağımlılık oluşturduğuna dikkat çeken Noyan, çocukluğundan itibaren şeker tüketmeye alışkın olan bir kişinin beyninin, uyuşturucu madde kullanıyormuş gibi ödül ceza sistemini aktive edip, dopamin salgıladığını söyledi. Sonrasında bu kişinin şekere ya da maddeye bağımlı hale geldiğini kaydeden Noyan, şeker bağımlılığının aynı zamanda yeme bağımlılığının farklı bir boyutu olduğunu kaydetti.

Şeker bağımlısı çocuğu bekleyen riskler!

"Çocukluk döneminde şeker bağımlılığı ya da şekere yatkınlığı olan çocukların daha dürtüsel olduklarını da vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Noyan, bu kişilerin başka hastalıklara da aday olduklarını ifade ederek şunları söyledi:
"Çocukluk döneminde şeker bağımlılığı ya da şekere yatkınlığı olan çocukların, dürtüsel olmakla birlikte, dikkat eksikliği hiperaktive bozukluğuna yakalanma riski de artıyor. Sonraki hayatlarında bu kişilerin alkol kullanım bozukluğuna yakalanma ihtimali de artıyor. Çocukluğunda şekere bağımlı olanlar ileri yaşlarda bağımlılığa da aday"

Davranışsal bağımlılıklara da adaylar!

"Yediğimiz şekere karşı verdiğimiz cevap bedenimizin ödül-ceza merkezinin verdiği bir tepkidir" diyen Noyan, "Bu çocukluğumuzdan ve biyolojik, genetik olarak aktarılıyor. Sonradan edinilmiş bir şey değil. Genetik yapımız buna müsait ise şekerden keyif alıyoruz.

Ödül eksikliği sendromu dediğimiz yani beynimizde dopaminerjik yolakları eksi olan kişiler stresle baş etmeye yetersiz olduklarında ya da hayattan keyif alamadıklarında alkol, madde nikotin gibi maddeleri kullanır, yemek karbonhidrat, şeker ve benzeri şeyleri yemeye daha yatkın oluyor. Bu kişiler seks, kumar ve oyun gibi davranışsal bağımlılıklara da aday oluyorlar" diye konuştu.

Bu davranışlarda bulunduklarında keyif aldıklarını gören kişilerin davranışlarını devam ettirdiklerini vurgulayan Yrd.Doç.Dr. Onur Noyan, şeker ve maddenin beyinde aynı etkiyi yaptığını belirterek sözlerini şöyle tamamladı:"
Şeker yendiği ve madde kullanıldığında beynimizde olanlar birbirine yakın yolaklarda oluyor. Belki madde kadar beyindeki o dopaminerjik yolaklara ya da ödül merkezi aktive olmuyor ama alkol kullanım bozukluğunda kullanacağımız ilaçların fayda sağlayacağının işaretini veriyor. Yurt dışında yapılan çalışmalar, ailelerinde alkol bağımlılığı olan kişilerin çocuklarının şeker bağımlısı olduğu görülmüş. Şeker bağımlılığı olan çocuklu ailelerde alkol bağımlısı çok fazla olduğu tespit edilmiş."

Terör Çocukları Olumsuz Etkiliyor

- 1 Haziran 2017 Perşembe No Comments
Meydana gelen terör olayları hepimiz gibi çocukları da etkiliyor. Ancak onlarda çok daha travmatik sonuçlara neden olabiliyor. 

Neşe Erberk Eğitim Kurumları'nın sahibi, deneyimli Eğitimci Neşe Erberk, terör gibi travmatik bir olayın çocuklar üzerinde fiziksel, duygusal, zihinsel ve davranışsal etkileri olduğunu ifade ediyor.

Terör olaylarının etkileri her yaşta farklı…
Terör olaylarının etkilerini tüm ülke olarak hepimiz derinden hissediyoruz. Bununla birlikte etkilenen yalnızca biz yetişkinler de değiliz. Çocuklar da olaylardan olumsuz şekilde etkileniyor. Bu etkiler, çocukların yaşlarına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. 0-6 yaş arasındaki çocuklarda ebeveynlerinden ayrılma korkusu, ağlamalar, çığlıklar, huzursuzluk, iştahın azalması, uykuya geçmekte zorluk, kâbuslar, alt ıslatma, parmak emme gibi regresif (gerileme) davranışlar ve karanlık korkusu görülebiliyor. 6-11 yaş arasındaki çocuklarda ise kişiler arası ilişkilerden ve aktivitelerden uzaklaşma, yıkıcı davranışlar, korkular, huzursuzluk, dikkatin azalması ve okul notlarının düşmesi gibi sorunlar gözlenebiliyor. 12 yaş ve üzerindeki çocuklarda ise geriye dönüşler (flashbacks), iştah ve uyku problemleri, gerginlik, geri çekilme, fiziksel şikâyetler, okul başarısının düşmesi gibi sorunlara rastlanabiliyor.

"Çocuklara güvende hissettirin…"
Bu noktada eğitimcilere ve ailelere çocukları bu etkilerden korumak için büyük görevler düşüyor. Eğitimci Neşe Erberk; "Çocuğunuzu dinlemeniz çok önemli. Onu önemsemenizi, duygularını, düşüncelerini ifade etmesine izin vermenizi ve olayla ilgili bilgisini, bu konunun onu ne kadar etkilediğini öğrenmenizi tavsiye ediyoruz. Daha sonra çocuğu etkileyen travmatik konu hakkında bilgilenip, onları da anlayacakları dilde, ihtiyaçları olduğu kadar bilgilendirmek gerekli… Sormadıkları, yaşlarına uygun olmayan, detaylı bilgiyi vererek kafalarını karıştırmak çok da doğru değil." diyor. Erberk, ebeveynlere "Çocukların iyi olabilmeleri için öncelikle ailelerin iyi olmaları gerekir. Bu süreçte duygularını fark etmeleri, anlamlandırmaları, çevreleriyle paylaşmaları ve günlük rutinlerine devam etmeleri onlara yardımcı olacaktır. Her şeyin daha iyi olacağına dair umutlu olmak ve bunu çocuklara yansıtmak, onların dayanıklılığını artırır ve rahatlamalarını sağlar. Terör olayları çocukların güvenlik hislerini zedeler. Bu sebeple, evde ve okulda güvende olduklarına dair olan inançlarını tazelemek ve yakınlarının yanlarında olduğunu hissettirmek önemlidir." tavsiyesinde bulunuyor.

"Öğretmenler çocuklara psikolojik destek vermeli…"
Neşe Erberk'e göre travmatik olaylardan sonra yaraların sarılmasında öğretmenlerin ve okulun rolü de çok büyük. Erberk, öğretmenlerin hem süreklilikleri hem de kurdukları ilişki ile çocuklar için çok büyük psikolojik destek olduğunu ifade ederek "Öğretmenler çocuklara gelişimleri doğrultusunda eğitim verirken, yaşadıkları olumsuz olayların psikolojik etkilerinden kurtulmalarında da yardımcı olur. Okul ise çocuklara yaşadıklarının zor, ancak geçici olduğunu ve her şeyin mutlaka yoluna gireceğini sıklıkla hatırlatmalıdır. Çocuklar, anne babalarının tepkilerini gözlemledikleri gibi, öğretmenlerin tepkilerini de yakından takip ederler. Bu nedenle çocukların, öğretmenlerinin de tıpkı ebeveynleri gibi, travmalar ya da zor durumlarla başa çıkabilecek güçte olduğunu görmeleri gerekir." şeklinde konuşuyor.

Sorun sizde mi, çocuğunuz da mı?

- 21 Mayıs 2017 Pazar No Comments
Ebeveynler, çocuklarının yeme problemleri kendi davranışlarını düzelterek aşabilirler.

Çocuk Gelişimcisi Deniz Temur, okul öncesi dönem çocuklarında görülen yeme bozuklukları hakkında ailelerin işini kolaylaştırak öneriler sundu.

SAKİN OLMAYI ÖĞRENİN!
Anne ve babaların yeme problemlerine karşı gösterdikleri ilk tepkinin 'sinirlenme' ve 'çocuğu zorlama' şeklinde olduğunu hatırlatan Temur, "Yeme problemi yaşayan çocuklar sert tepki gördüklerinde sorun kronik bir hal almaya başlayabilir. Öncelikle aileler çocuğa karşı zorlama alışkanlıklarından vazgeçmelidir. Çocukla inatlaşmak, ödül ve ceza tehditleriyle sorunu aşmaya çalışmak durumu sadece kötüleştirir" dedi.

KONTROLLÜ SERBESTLİK UYGULAYIN!
Özellikle annelerin 'çocuğum aç kaldı' endişe yaşadıklarının hatırlatan Temur, şöyle devam etti:
"Aileler, özellikle de anneler haklı olarak yeme bozukluklarının çocukların gelişimini olumsuz etkileyeceği endişesi içinde olurlar. Uzun süreli yeme bozukluklarında bu bir risk oluşturmakla birlikte, aileler kısa süreli 'kontrollü serbestlik' uygulayabilirler. Çocukları yemek yemek istemediğinde onların tercihlerine saygı göstererek çocukla yemek arasında oluşan olumsuz bağı ortadan kaldırabilirler. Aile içinde kriz olmaktan çıkan yemek saatleri bir süre sonra çocuğu yemek yemeğe yaklaştıracaktır.

YEMEK VARKEN KİMSE AÇLIKTAN ÖLMEZ
'Yiyecek bir şeyler varken kimse açlıktan ölmez' bunu ailelerin sıklıkla hatırlaması gerekir. Örneğin, bir öğünde yemek yemeyi reddeden çocuk, diğer öğünde açlık hissiyle kendiliğinden yeme eğilimi gösterebilir."

ATIŞTIRMALIKLARA DİKKAT!
Atıştırmalıkların hem lezzetli hem de cezbedici olduklarını ve iştah kontrolünü zorlaştırdığını hatırlatan Temur, "Gün içinde kontrolsüzce tüketilen atıştırmalıklar çocukların ana öğünlerde iştahsızlaşmasına neden olmaktadır. Çocukların atıştırmalıklara her istediklerinde ulaşmaları engellenmediği sürece yeme problemlerini aşmak mümkün değildir. Çocukların ara öğünleri onların iştahlarını kesmeyecek nitelikte ve zamanlamada olmalıdır. Ailelerin öğün aralarını çocuklarının açlık hissini yakalabilecekleri uzunlukta ayarlamaları gerekir. Diğer yandan, aileler açıkma sürelerini bozucu davranışlar sergilememeli ve çocuklara sürekli bir şeyler yeme teklifinde bulunmamalıdır" önerisinde bulundu.

PEŞİNDEN KOŞARAK YEDİRMEYİN!
Temur'a göre, yeme bozukluklarının aşılmasında sofra düzeni önemli bir araç. Ailece birlikte yenilen öğünler, çocukların kendi yemeklerini yemelerine izin verilmesi de kolaylaştırı nitelikteki adımlar. Annelerin çocuklarının peşinde dolaşarak onlara yemek yedirmeleri ise sakıncalı.
"Gezerek yada oyun oynayarak yemek yiyen çocuklarda lezzet alma, tokluk hissi oluşmaz. Çocuklar böyle beslendiklerinde yedikleri yemeğe değil, yaptıkları diğer aktivitelere odaklanırlar. Yemek ise motor bir alışkanlığa dönüşür."

UZUN SÜRE AÇ KALMAYA ALIŞAN ÇOCUKLAR YEMEK YEMEYİ REDDEDER!
Yeme sorunlarında yaygın şekilde görülen bir diğer nedenin de 'çocukların açlık hissini bastırmayı öğrenmesi' olduğunu söyleyen Temur, "yeme ihtiyaçları gerekli zamanlarda karşılanmayan çocuk açlıkla baş etmeyi öğrenir" dedi ve ekledi:

"Açlık hissiyle baş etmeyi öğrenen çocuklarda yeme sorununu aşmak diğerlerine oranla biraz daha zor olabilir. Açıkma hissiyle midede meydana gelen acı beyni yemek yemek konusunda uyarır. Ancak uzun süre açlık çeken ve bunu bastırmayı öğrenen çocuklarda mide-beyin koordinasyonunda bozukluklar oluşabilir. Bu durumda vücut açlık çekse bile çocukta iştah artışı görülmeyebilir. Açıkma hissini yakalayamayan çocuklar yemek yemekten de uzaklaşır. Bu durumda ailelerin uzman desteği almaları faydalı olabilir."

Ergenlik çağındaki kişi aşırı düzenliyse dikkat!

- 20 Mayıs 2017 Cumartesi No Comments

Zorlu bir süreç olan ergenlikte hem ailelere hem de öğretmenlere büyük sorumluluklar düşüyor. Ergeni hafife almak ve suçlamak, uzak durulması gereken davranışların başında geliyor. Erken gelişenlerde aşırı güven ve saldırganlık, geç gelişenlerde ise güvensizlik ve kıskançlık duyguları gelişebiliyor. 

Ergenlik çağındaki bir kişinin aşırı dakik ve düzenli olmasının normal bir durum olmadığını vurgulayan Psikolog Dilber Demir Baydar, ergenlere karşı dikkat etmesi gerekenleri 10 maddede sıraladı.

Yetişkinliğe ilk adım olan ergenlik (puberte), kızlarda 12-13, erkeklerde ise 13-14 yaşlarında ortaya çıkıyor. Ergenlik dönemini tek bir dönem olarak ele almamak; ön ergenlik, orta ergenlik ve ileri ergenlik olmak üzere 3 dönemde incelemek gerekiyor.

Medical Park Tarsus Hastanesi Psikoloğu Dilber Demir Baydar'a göre, hem aile hem de eğitimci olarak her dönemin özelliklerini bilmek büyük önem taşıyor.

YOĞUN DUYGUSALLIK DÖNEMİ
Ön ergenlik döneminin 12-15 yaşları arasını kapsayan, biyo-fizyolojik değişimlerin yaşandığı dönem olduğunu kaydeden Psikolog Dilber Demir Baydar, "Orta ergenlik dönemi 15-18 yaşları arası; yoğun duygusallığın yaşandığı, kalıcı kişiliğin, benlik saygısının, kalıcı kimliğin oluşturulduğu bir dönemdir. İleri ergenlik dönemi 18-22 yaşları arası; gencin sosyal kimliğini sosyal alana taşıdığı, kuşaklar arası çatışmanın yaşandığı dönemdir" diyor.

BUNLARI SAKIN YAPMAYIN
Zorlu bir süreç olan ergenlikte, hem ailelerin hem de eğitimcilerin üzerine düşen sorumluluk da büyük. Psikolog Baydar, ergen ailelerinin ve eğitimcilerin 10 temel davranıştan kaçınması gerektiğini vurgularken bunları şöyle sıralıyor:

1-Öğrenciler arasında fiziksel karşılaştırma, hafife alma, eksik bulma ve suçlama yapılmamalı.
2- Fiziksel olarak öğrencilerin gösterişli olup olmaması öğretmenlerin değerlendirmelerine etki etmemelidir.
3- Öğrencilerin yapmaları gereken etkinliklerin, onların kritik dönemlerine, hazır bulunuşluklarına uygun olup olmadığına dikkat edilmelidir.
4- Çocukların bu dönemde, özellikle bazı hareket becerilerinde yetersizlikler göstermeleri doğal karşılanmalı ve geliştirilmeleri sağlanmalıdır.
5- Çocuk ve gençlere yönelik uyarı ve yönlendirmeler, onların fiziksel gelişim dönemlerinin özelliklerine uygun olmalıdır.
6- Ergenlerin fiziksel gelişimleri konusunda öğretmenler ve veliler ciddi bilgi sahibi olup, onların sorunlarını önemsemelidirler.
7- Sınıfta cinsel konular anlatılırken orta yol bulma hususunda duyarlı olmak gerekir.
8- Sınıftaki öğrencilerin fiziksel konularda birbirleriyle alay etmelerinin önüne geçmek gerekir.
9- İlköğretimden itibaren kız ve erkeklerin uygun cinsel roller sergilemelerine duyarlı olunmalı.
10- Fiziksel motor gelişmede yoğun bireysel ayrılıkların olduğu bilinmeli ve onlarla ilişkiler de bu husus her zaman göz önünde tutulmalıdır.

5 TEMEL SORUN YAŞIYORLAR
Psikolog Dilber Demir Baydar, ergenlik döneminde birçok sorun yaşandığını da vurguluyor. Baydar, bu sorunları şöyle özetliyor:

1- Erken ve Gecikmiş Erinlik:
Genetik ve çevre şartlarına bağlı olarak, erinlik belirtileri geç veya erken ortaya çıkabilir. Bazen kızlarda 8-9 yaşlarında göğüs gelişimi, 10 yaşlarında da regl görülür. Bu döneme erken giren kızlar, çoğu zaman bunu saklarlar ve bu durum onları strese sokar. Erkeklerde böyle bir saklama ihtiyacı olmaz. Erken gelişenlerde aşırı güven ve saldırganlık, geç gelişenlerde ise güvensizlik ve kıskançlık duyguları gelişir. Erkeklerde erinlik gecikmesi kızlardan daha çok olur. Kronik hastalıklar ve beslenme bozuklukları, her iki cinste de erinliği geciktirebilir. Erinliğe erken veya geç girmek bazı psiko-sosyal mutluluk ve sorunlar getirebilir.
2- Şişmanlık:
Ağırlığın boya göre fazla olmasına şişmanlık denir. Eğer şişmanlık, ergenliğe girerken alınan faz la kalori ve streslerin etkisiyle oluşursa, bu sorun olur. Şişmanlık, başka sorunların da kaynağı olabilir. Bunlara yardımcı olmak ve sorunlarıyla ilgilenmek yararlı olur. Erinlik döneminde organlar oransız geliştiği için gençler zaten huzursuzdurlar. Şişmanlık onları iyice huzursuz eder.
3- 'O' beden İsteği:
Zayıflamak amacıyla perhiz yapılması ve bunun aşırı bir şekilde uygulanmasıyla zarif bir bedene sahip olma isteğidir. Fakat bu, bir tür hastalık olan Anorexia Nervosa'ya yol açabilir. Genellikle ergenliğin erken dönemlerinde kız çocuklarda görülür. Psikolojik nedenli iştahsızlık ve aşırı derece de kilo kaybı ile beliren ender bozukluklardan birisidir. Gençlere mutlaka bu konuda uyarı yapılması gerekir.
4- İskelet Bozuklukları:
Ergenlikte kemiklerin hızlı büyümesine paralel olarak 'skolyoz' ve 'epifiz' kayması gibi bazı hastalıklar da ortaya çıkar.
5- Akne Vulgaris:
Bazı hormonların artmasıyla, ergenlikte hem kıllanma, hem de yağlanma meydana gelir. Özellikle 13-18 yaşları arasında oluşan yağ bezlerinin ve kıl diplerinin iltihaplanmasıyla, Akne Vulgaris denen hastalık ortaya çıkar.

HANGİSİ NORMAL, HANGİSİ DEĞİL?
Psikolog Dilber Demir Baydar, ergenlerin bazı davranışlarının 'normal' olduğunu ve anlayışla karşılanabileceğini, ancak bazı davranışları için uzman desteği almak gerekebileceğini belirtiyor. Baydar, bu davranışları şöyle gruplandırıyor:

-Normal davranışlar:
Okul için yapması gerekenlerle ilgili tüm sorumluluğu üstüne almak.
Kendini aynı cinsten olan ebeveynle özdeşleştirir.
Hatalarından ders alır.
Mantıksız kurallara kızar ve bunu dile getirir.
Bazen çok özenli ve duyarlı, bazen tam aksi olur.
Ailesiyle bağları gevşerken, arkadaşlarıyla artar.
Yanlış davranışlarının sonunda samimice pişman olur.
Rahatlıkla değişik duygularını ifade eder.
Biraz dağınık, biraz derli topludur.
Görüntü ve davranışları ergenlere özgüdür.
Sevildiğine inanır, benlik saygısı yüksektir.

-Normal olmayan davranışlar:
Okul ile ilgili her şey için endişelenmeyi anne babasına bırakır.
Kendini karşı cinsten kişiyle özdeşleştirir.
Aynı hataları tekrarlar.
Mantıksız kuralların ya hepsine karşı çıkar veya hepsine boyun eğer.
Hiç kimseyi önemsemez ve değer vermez.
Arkadaşlarına ilgisi az, anne babasına çoktur.
Pişmanlık duymaz, suçu başkasına atar.
Değişik duygularını ya ifade etmez ya da sadece iyi olanları söyler.
Aşırı derecede derli-toplu ve dakik olur; adetlere uyar.
Görüntü ve davranış konusunda ebeveynlere uyar.
Sevilmediğine ve değerinin olmadığına inanır.

Çocuklarda doğum lekelerine dikkat!

- 7 Nisan 2017 Cuma No Comments
Çocukluk döneminde görülen doğum lekeleri bazen ilk yıllar içerisinde kaybolurken, bazı durumlarda da kişinin hayatı boyunca bedeninde taşıyacağı bir iz olarak kalabiliyor. Özellikle kanama ve enfeksiyon riskine açık lekelere dikkat edilmesi gerekirken, yanlış müdahaleler olumsuz sonuçlara neden olabiliyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Doç. Dr. Ercan Tutak, doğum lekeleri ile ilgili dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Doğum lekelerinin çoğu 5 yaşa kadar kayboluyor
Doğum lekeleri, ailelerin doğum sonrası çocuk doktorlarına en sık sorduğu sorular arasında yer almaktadır. Bu lekeler doğal olarak aileleri tedirgin etmektedir. Bu lekelerden en sık rastlanan halk arasında "leylek ısırığı" olarak bilinen lekedir. Genelde göz kapakları, iki kaşın arası ve ensede olur. Kabarık olmayan bu lekeler, ince kan damarlarının genişlemesi ile oluşmaktadır. Sağlığı tehdit etmediği gibi çoğunlukla 6 ay- 1 yıl içerisinde kaybolmaktadır. Bazen bu süreç uzayabilir. Özellikle de ensedeki lekeler kalıcı olabilmektedir. Lekelerin yüzde 90'ı ciltten kabarık değilse ilk 5 yaş içinde kaybolmaktadır.

Kalıcı lekeler lazer tedavisi ile yok edilebiliyor
Bebeklerde görülen doğum lekelerinden bir diğeri "port şarabı" olarak adlandırılır. Bu lekeler genellikle bebeğin yüz kısmında görülür. Yeni doğan bebekte pek fark edilmeyecek kadar açık renkteyken, giderek koyulaşır. Cilde çok yakın olan kılcal kan damarlarının genişlemesi sonucu oluşur. Bu lekeler de ciltten kabarık değildir ancak kalıcıdır. İlerleyen yıllarda estetik açıdan sorun oluşturabilecek olan bu lekeler, 4-5 yaş sonrası gerek görülürse lazer tedavisi ile yok edilebilir.

Bazı lekeler kanama ve enfeksiyon riski taşıyor
Damarsal kaynaklı bir diğer cilt lekesi "çilek hemanjiyomu" adını taşımaktadır. Bu, kanama, enfeksiyon ve iz bırakma gibi nedenlerle estetik açıdan en fazla soruna neden olan leke türüdür. Bebeklik döneminde hızla büyümeyi sağlayan hormonal faktörler, bu tür damarsal şişkinliklerin de büyümesine neden olur. 2-5 yaş arası bu büyüme hız keser ve ergenlik dönemine doğru kaybolmaya başlar. Bu tür hemanjiyomların beta bloker grubu ilaçlarla tedavisi, son zamanlarda başarılı sonuçlar alınmasını sağlamaktadır.

Leke göz, burun ya da dudak bölgesinde ise…
Çilek hemanjiyomu estetik açıdan sorun oluşturmasının yanı sıra göz kapağına yerleşmesi durumunda görme problemlerine, burun kanadına yerleşirse de tıkanıklığa yol açabilmektedir. Ayrıca bebeklerde dudak bölgesine yerleşmesi durumunda bebeğin beslenmesini önleyebilir. Bu nedenle çilek hemanjiyomların beklenilmeden küçülmesini hızlandırmak için kalp atımını ve kan basıncını düşüren ilaçların kullanımı gerekli olabilmektedir.

İlaç kullanımı mutlaka doktor kontrolünde olmalı
Bebeklerde doğum lekeleri için kullanılan ilaçların doktor kontrolünde alınması gerekmektedir. Özellikle kan basıncı, kan şekeri ve kalp atımları ilk dozlar verilirken bebek doğru bir şekilde izlenmelidir. Kalpte herhangi bir yapısal veya fonksiyonel bir anormalliğin olup olmadığının kontrol edilmesi için çocuk kardiyoloji uzmanına danışılmalıdır.

Kanama olan lekeler ciltte iz bırakabilir
Çilek hemanjiyomu tedavisi öncesi veya tedavi sırasında çilek gibi kabarık anormal damar yumağında kanama olabilir. Kanayan ve dökülen dokunun yerini anormal bir yara dokusu alarak ciltte iz bırakabilir. Bu açıdan plastik cerrahi uzmanı ile birlikte izlenmelidir. Bu damarsal yapının ilerlemesinin tamamen durduğundan emin olduktan sonra, varsa geriye kalan izlerin tedavisi plastik cerrahi uzmanları tarafından yapılmalıdır.

Mongol lekesi 6 yaşa kadar görülebilir
Mongol lekesi, bebeklerde görülebilen doğum lekeleri arasındadır. Bu lekeler genelde bebeğin sırtında, kalçalarında, geniş alanlara yayılmış şekilde, deriden kabarık olmayan bir morartı olarak görülür. Bebeklik döneminden 4-6 yaşa kadar kalıcı olabilir. Sağlığı tehdit eden bir leke değildir ve zamanla tamamen kaybolur.

Doğum esnasında da lekeler oluşabilir
Doğumsal lekelerin yanı sıra doğum sırasında bebeğin basınca maruz kalan çıkıntılı yerlerinde veya doğum kanalından çıkarılırken tutulan kol ve bacak kısımlarında doğum travmasına bağlı cilt altı kanama sonucu morluklar oluşabilir. Bu görünümün en geç bir hafta içinde kaybolması beklenmektedir.

Sırttaki benler detaylı olarak muayene edilmeli
Bebeklerde daha nadir rastlanan bir diğer doğum lekesi ise geniş alan kaplayan, bazen üzeri kıllı olabilen benlerdir. Bu benlerin sırtta yer alması özellikle omurilik anormalliklerine işaret edebileceğinden mutlaka konu ile ilgili ileri tetkikler yapılmalıdır. Deriden hafif kabarık, koyu siyah renkli benlerin de kanserleşme riski açısından sıkı takibi önemlidir.