Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "Hastalıklar"

Kemik erimesine karşı “Kalkan”

- 3 Eylül 2020 Perşembe No Comments
Daha az kemik dokusuna sahip oldukları için kadınların erkeklere göre osteoporoza yakalanma riski daha yüksektir. 

Kemik kalitesi ve yoğunluğunun azalması ile kemiklerin kırılgan hale gelmesine neden olan osteoporozu (kemik erimesi) doğru beslenme ile durdurmak ya da önlemenin mümkün olduğunu söyleyen Liv Hospital Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağatay Öztürk anlattı.

Doğru beslenin, osteoporozu önleyin

Doğru beslenme ile osteoporozun önüne geçmek mümkündür. Kalsiyum, magnezyum ve mineral açısından zengin olan besinlerin kemik yapısını güçlendirmeye fayda sağladığı gibi bu besinler kemik sağlığı için en önemli mineral kalsiyumdur. Bu nedenle kemik erimesinden koruyan en önemli besinler de süt ve süt ürünleridir. Peynir ve diğer süt ürünleri kalsiyum bakımından zengin içeriğe sahiptir. Bunun yanı sıra yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, kuruyemiş, D vitamini içeren gıdalar ve tahıl bakımından zengin besinler de kemik erimesini korumak için tüketilmesi gereken besinlerdir.

KEMİK ERİMESİNİ ÖNLEMEK İÇİN

  • Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içeren kayısı tüketin.
  • Vücuttaki D vitaminini aktif hale getirmek için en az 15 dakika güneş ışığından faydalanın.
  • Her gün D vitamini kaynağı yumurta sarısı tüketin.
  • Çay, kahve gibi kafein içeren içeceklerden uzak durun.
  • A, E ve C vitaminleri bakımından zengin olan ve bol miktarda kalsiyum içeren brokoli, marul gibi yeşil sebzeler tüketin.
  • Kalsiyum ve D vitamini deposu süt için.
  • Haftada iki gün kalsiyum bakımından zengin olan istiridye, karides gibi deniz ürünleri tüketin.
  • Sigara ve alkolden uzak durun.
  • İdrarla kalsiyum atılımını artırarak kemiklerdeki kalsiyum miktarını azaltan tuzu azaltın.
  • Sırtta kamburlaşma yapar

Osteoporoz vücudumuzda en çok omurgamızı etkiler. Osteoporotik kemiklerdeki kırıklar sıklıkla omurga, kalça ve el bileğini içerir. Kalça ve el bileğindeki osteoporotik kırıkların aksine omurgadaki kırıklar sıklıkla düşme veya travma ile ilişkili değildir.

Vücutta sessizce ilerleyen ve kırık oluşmadığı sürece belirti vermeyen osteoporoz vakalarının sadece yüzde 30'u klinik şikayetler ile belirlenirken, geri kalan kısmın çoğu rastlantısal olarak saptanıyor. Hastalığın yaygın bulguları ise bel ve sırt ağrıları, boyda kısalma, omurgada kırık, sırtta kamburlaşma olarak ortaya çıkıyor.

Sağlıklı koşunun 6 kuralı, 7 faydası

- 24 Şubat 2020 Pazartesi No Comments
Özellikle de fazla kiloların kendini belli ettiği yaz günlerinde pek çok kişi koşarak zayıflamanın ya da formunu korumanın peşinde. Sosyal hayatta 'Bugün koşacağım', 'Dün 1 saat koştum" diyerek arkadaşlar birbirini motive etmeye çalışırken, kötü bir sürprizle karşılaşmamak, koşuyu sağlıklı şekilde sürdürmek için koşmanın da kuralları olduğunu bilmek gerekiyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü modern kent insanının koşmaya her dönem olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu belirterek "Günümüzde özellikle metropollerde "kapalı devrede" yaşayan ve gününün oldukça az bir kısmını hareket ederek geçiren modern insan, hem fiziksel hem de mental olarak aslında genetik mirasına tezat oluşturmaktadır. Bilim adamları obeziteden depresyona kadar modern yaşamda sıkça karşılaştığımız birçok problemin genetik mirasımıza "ihanetimizden" kaynaklandığı konusunda hemfikirler" diyor. Dr. Tekin Kerem Ülkü, sağlıklı koşmanın 6 kuralını ve faydalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ayakkabıyı doğru seçin
Sağlıklı koşu sağlıklı ayakkabı seçimi ile mümkün olduğundan doğru ayakkabı seçimi çok önemli. Koşuya uygun ayakkabı, kişinin ayağına uygun, doğru desteği sağlayan ve koşu tipine özel bir ayakkabı olmalı. Doğru ayakkabı seçimi; koşu sporunda sıkça görülen ayak ve ayak bileği sakatlıklarından korunmanın ve keyifli bir koşunun ön koşulu.

Isınma hareketini ihmal etmeyin
Vücudun egzersiz öncesi esnekliğinin sağlanması çok önemli. Hareket ve esnekliği kombine eden dinamik ısınma oksijen ve kan akımını artırıp, eklem hareket açıklığını da destekleyerek sakatlıklardan korunmada ciddi destek sağlıyor.

Hekim onayı alın
Koşmak isteyen tüm bireyler için evrensel kabul edilmiş standart bir check-up programı yok. Ancak yapılan çalışmalara göre; titiz bir kardiyolojik muayeneye eklenen EKG, "Ani Kardiyak Ölüm" riskini yaklaşık 9 kat azaltıyor. Özellikle düzenli spor yapmayan 35 yaş üstündeki kişilerin de eforlu EKG ve Ekokardiyografiyi de içeren daha detaylı tetkik yaptırması gerekiyor. Kalp ve damar hastalığı olanlar ise mutlaka hekimlerinin görüşünü almalılar. Süregelen veya geçirilmiş ortopedik sakatlıkları bulunan kişiler de tedavi edilmeden koşuya başlamamalılar.

Her 15 dakika için 1 su bardağı su için
Vücudun koşma esnasında kaybettiği sıvıyı yerine koymak için bol su için. Yeterli sıvı desteğinin sağlanabilmesi için egzersiz öncesi 500 ml (2 su bardağı), yapılan her 15 dakika koşu için ekstra 250 ml (1 su bardağı), egzersiz sonrası susuzluk hissi olmasa bile sıvı tüketmeye devam edilmeli ve egzersiz sonrası tartıda kaybedilen her yarım kilo için 600 ml sıvı tüketilmeli.

Limit koyun
Koşma süreniz beklentilerinize göre değişmekle birlikte koşmaya yeni başlayan bir kişinin üst limitleri olmalı. Genel olarak haftada 2-4 kez, 20-30 dakikalık koşularla başlanmalı. Başlangıç koşu mesafesi ise 3-6 km arasında olmalı. Düzenli koşu ritmini yakaladıktan sonra haftalık yüzde 10 mesafe artışı ile koşulara devam edebilirsiniz. Daha önceden koşu ile ilgili sakatlık yaşadıysanız, bu artışı haftalık yapmak yerine iki haftada bir yapmanız, olası sakatlanmaların önüne geçecektir.

Yemekten 2 saat sonra koşun
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü "Uzun bir koşu antrenmanı ile son öğün arasında en az 2 saatlik bir boşluk olmalıdır. Bu süre sindirim sistemi çevresinde toplanan kanın yeniden kas iskelet sistemine yönelmesi için de gereken süredir. Koşu öncesinde 150-200 kalorilik yüksek karbonhidrat içerikli bir atıştırmalık tüketilebilir. Koşu esnasında da her saat için 30-60 gram karbonhidrat içeren bir besin tüketilebilir. Bir saat süren bir egzersiz sonrası kasların toparlanma sürecini hızlandırması için dörtte bir oranında protein içeren bir karbonhidrat (250 ml çikolatalı süt) tüketebilirsiniz" diyor.

Koşmanın 7 faydası


Yapılan çalışmalar haftada sadece 30 dakika süre ile 3 haftadan daha uzun koşanlarda 7 faydaya işaret ediyor;

  • Uyku kalitesinin düzelmesi
  • Psikolojik açıdan iyileşme
  • İleri yaşlarda hafıza ve seçici dikkatin olumlu etkilenmesi
  • Kas-iskelet sisteminin güçlenmesi
  • Kardiyovasküler sistemin sağlıklı olması
  • Kanser riskini azaltma
  • İdeal kiloya ulaşma


Soğuk hava gözleri kurutuyor mu?

- 1 Kasım 2019 Cuma No Comments
Kış aylarının bir sonucu olarak ortaya çıkan hava kuruluğu, gözlerimizi de olumsuz etkiliyor. Kapalı mekanlarda daha fazla vakit geçirmenin de etkisiyle göz kuruluğu şikayetlerinin artış gösterdiğinin altını çizen Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emrah Altıparmak, kış aylarında gözlerimizi korumak için neler yapılabileceğinden bahsetti.

Soğuk havalarda ev ve iş yerlerinin ısıtılmasıyla, iç mekanlarda var olan nem miktarı belirgin biçimde azalıyor. Özellikle denize uzak, karasal iklimin hakim olduğu yerlerde yaşayanlar, bu değişimi daha yakından hissediyor. Ortamlarda azalan nem miktarının göz kuruluğundaki en önemli etkenlerden biri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Emrah Altıparmak, gözlerimizdeki kuruluğun batma, yanma, kaşıntı, bulanık görme gibi şikayetlerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor.

Bilgisayar başında çalışmak tetikliyor

Göz kuruluğu şikayetleri, özellikle mesleği gereği gün boyu bilgisayar başındaki çalışanlarda daha sık görülüyor. Bu kişilerin işlerine konsantre olurken, gözlerini ortalama 4-5 kez daha az kırptıklarına değinen Prof. Dr. Emrah Altıparmak, bu nedenle gözlerde batma, yanma, kaşıntı gibi şikayetlerin bu kişilerde daha çok olabileceğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Emrah Altıparmak, gün boyu bilgisayar başında ekrana bakarak çalışmak zorunda kalan kişilere şu önerilerde bulunuyor: "Bütün gün bilgisayar başında çalışan kişilerin 20 dakikada bir 20 saniye boyunca uzağa bakmaları gerekiyor. Bu sırada da ekrandan başka bir yere bakarak göz kırpmaları da gözlerin yararına oluyor."

Ortamı havalandırın ve nemlendirin

Göz kuruluğuyla ilgili şikayetlerin giderilmesinde kapalı ortamlarda yapılacak birkaç küçük değişiklik bile fark yaratıyor. Mümkün olduğunca ev ve iş yerlerinin havalandırılması ve ortamdaki nem miktarının artırılmasına yönelik tedbirler alınmasının yararlı olacağını belirten Prof. Dr. Emrah Altıparmak, nemlendirici aletler ya da kalorifer peteklerinin üzerine bir tas su konmasının bile ortamın nemlendirilmesinde etkili olacağını söylüyor. Eğer bunlar fayda etmezse, bir göz doktoruna görünmenin vaktinin geldiğini söyleyen Prof. Dr. Emrah Altıparmak, kuruluk şikayeti ile doktora başvuran hastalarda ilk başvurulan yöntemin suni gözyaşı damlaları olduğunu ifade ediyor. İlaç tercihinde ise hastaların muayene bulguları ve şikayetleri yol gösterici oluyor.

Karlı havalarda güneş gözlüğü şart!

Kış aylarına özgü ve gözlerimizi olumsuz etkileyen başka bir durum ise; özellikle kar yağışı ve karın yerde çok kaldığı bölgede yaşayanları ilgilendiriyor. Bilindiği üzere; kar örtüsü, var olan güneş ışınlarını bir ayna gibi yansıtarak, güneşin zararlı mor ötesi ışınlarının gözlerimize daha çok ulaşmasına neden oluyor. Prof. Dr. Emrah Altıparmak, "Bu nedenle karın yoğun olduğu bölgelerde, özellikle güneş ışınları da varsa, mutlaka güneş gözlüğü kullanılmalı. Böylece güneş ışınlarının hem kısa hem de uzun vadede zararlı etkilerinden korunmak mümkün" diyor.

Migren çocukları da vuruyor

- 15 Ekim 2019 Salı No Comments
Migren yalnızca yetişkinleri değil, küçük yaştaki çocukları da etkisi altına alarak yaşam kalitelerini olumsuz etkiliyor. 

7 yaşın altındaki çocuklar bu ağrıyı ifade etmekte güçlük çekseler de ağrının seyri kendini belli ediyor. Erkek çocuklarına nazaran, kız çocuklarında daha fazla görülen migren ağrıları okul performansını da olumsuz etkileyebiliyor. Central Hospital'dan Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Gamze Eroğlu Arığ, çocuklarda görülen migren ağrılarına dikkat çekerek hastalığın tanı ve tedavisi hakkında bilinmeyenleri anlattı.

Yetişkin hastalığı olarak bilinen migren aslında yaş ayrımı gözetmeden her bireyin günlük hayatını olumsuz etkileyebiliyor. Hayat kalitesini düşüren baş ağrısı hastalıkları içerisinde yer alan bu rahatsızlığın sıklığı, alınacak çeşitli tedbirlerle seyrekleştirilebiliyor. Çocuğu migrenden muzdarip olan ailelerin hastalığı iyi tanımaları ve iyi birer gözlemci olmaları gerekiyor. Çocuğun baş ağrısı şikayetleri başladığında gerekli bilgileri not almaları, ağrı sürecini gözlemlemeleri ve tedavi sürecinde çocuğun yanında olmaları büyük önem taşıyor.

Hastalıkta ışık ve sese karşı duyarlılık artıyor

Migren, ataklar halinde görülen ve bulantı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, görme bozuklukları, ışık ve sese karşı duyarlılığın artması gibi belirtiler ile gelişme gösteren bir hastalık. Nedeni bilinmeyen migren ağrıları, beyin damarları ve sinir iletim sistemindeki kimyasal değişiklikler ile ortaya çıkıyor.

Migren genetiktir

Migren genetik olarak ebeveynlerden çocuklarına geçebilen bir hastalık. Çocuklarda stres ve kaygı bozukluğu da doğrudan migreni tetikleyebiliyor. En büyük belirtilerden olan baş ağrısı küçük yaştaki çocukların okuldaki performanslarını, ev ödevlerini, aktivitelerini etkileyerek yaşam kalitelerini düşürebiliyor.

Görülme sıklığı yüzde 3 ile yüzde 10 arasında değişiyor

Migren ağrılarının, çocukların yüzde 3 ila yüzde 10 oranındaki bir kısmını etkilediği biliniyor. Okul çağına kadar kız ve erkek çocuklarında eşit olarak görülen migren hastalığı, ergenlik çağı ile birlikte kız çocuklarında iki kat daha fazla ortaya çıkmaya başlıyor.

Migren ağrılarının olası nedenlerinin incelenmesi gerekiyor

Genellikle 7 yaşın altındaki çocuklar kendilerini ifade etmekte zorlandıkları için hastalığın ebeveynler tarafından fark edilmesi kaygı verici olabiliyor. Çocuğun kendini kötü hissetmesi, sevdiği şeyleri yememesi, başının ağrıdığını söylemesi durumlarında ailenin hekime müracaat etmesi gerekiyor. Ağrının özelliklerinin incelenmesi, fiziki ve nörolojik muayenenin yapılması, gerektiği durumlarda MRI, BBT gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulup ağrının olası nedenlerinin incelenmesi gerekiyor.

Beslenme migren atağını tetikliyor

Beslenme düzeni de diğer faktörler gibi migren atağını tetikleyebiliyor. Migrenli hastaların tüketeceği yiyecekler ve içecekler, ani ataklar geçirmeye neden olabiliyor. Çocuğu çikolata ve kola gibi yiyeceklerden uzak tutmak migrende önem taşıyor.

Migren ilerleyen yaşlarda kaybolabiliyor

Migren hastalığı çocukların çoğunda ileriki yaşlarda kaybolabiliyor. Öncesinde doktorun önerdiği tedavi türüne uyarak tavsiye ettiği ilaçları kullanmak hastalığın etkilerini azaltabiliyor. Migrenin oluşmasına neden olan faktörlerden uzak kalmak son derece önemli. Gürültülü müzik dinlemek, bilgisayarda uzun süre vakit geçirmek ağrıları arttıran faktörlerin başında geliyor. Çocuğun stresten uzak durması, düzenli olarak egzersiz yapmaya özen göstermesi migren ataklarının önüne geçebiliyor.

Kirli hava beyni etkiliyor!

- 3 Ekim 2019 Perşembe No Comments
Sadece doğru ve dengeli beslenme, yaşam alışkanlıkları değil, soluduğumuz hava da beyin gelişimini ve beyin sağlığını etkiliyor. 

Hava kirliliğinin beyin sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu belirten uzmanlar, kirli havanın migren baş ağrılarını tetiklediğine dikkat çekiyor. Ağır metal kirliliğinin epilepsi, bunama ve Parkinson hastalığı gibi motor nöron hastalıkları ile de ilişkili olduğunu belirten uzmanlara göre, anne karnındaki bebeklerin beyin gelişimi de etkileniyor.

Beyinle ilgili hastalıklarından korunma ve beyin sağlığının önemine dikkat çekmek amacıyla Dünya Nöroloji Federasyonu (WFN) tarafından 22 Temmuz Dünya Beyin Günü olarak ilan edildi. Bu yılki konu ise "Sağlıklı Beyin İçin Temiz Hava" olarak belirlendi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, hava kirliliğinin beyin sağlığına önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Kirli hava beyinde hasar oluşturuyor

Hava kirliliğinin beyin için aslında çok düşünülmeyen bir tehlike kaynağı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:

"Hava kirliliği hem bedensel sağlık hem de özelinde beyin açısından gökten gelen görünmeyen bir tehlikedir. Tüm çevresel kirliliklerin dünyada her yıl 9 ile 15 milyon insanın ölümüne neden olduğu hesaplanmıştır. Nihayetinde beyin oksijen kullanan bir organdır ve hatta bedende en çok oksijen tüketen ya da gereksinimi olan organdır. Normal solunan havanın bu gezegende oksijen, azot ve karbondioksitten oluşan solumaya ve bedenimiz için ideal bir karışım oranı vardır. Bu denge olumsuz yönde bozulunca beden ve beyin de ideal talebine yanıt alamadığından hasarlar oluşmaktadır. Yani kirlilik, havanın doğal içeriğinin bozulmasıdır.Hava kirliliğinin bilindiği üzere en önemli sebebi insan faaliyetleridir."

Partikül maddeler hayalet ölümlere neden oluyor

Karbondioksit, karbonmonoksit, kükürtdioksit, azotoksitlerin insan eliyle fazlasıyla havaya salındığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Bunun yanında klorofloro karbon denilen ozon deliği yapan CFC'ler, beyine doğrudan hasar veren ağır metaller ve partikül/parçacık madde dediğimiz maddeler de atmosfere ellerimizle salmaktayız. Partikül maddeler görünmez, hayalet ölümlere neden olmaktadır. Partikül madde denilen şeyler, havada bulunan katı parçacıkları ve sıvı damlacıklar demektir. İnsan faaliyeti sonucu veya doğal olaylar sonucu atmosferi kirletirler. Partikül maddeler iki ana gruba ayrılırlar. Birinci grup ince partiküller denilen 2,5 mikron altında olan, yanma ve endüstriyel işlemler sonucu ortaya çıkarlar. Diğer grubu ise kaba partiküller oluşturur. Bunlar biraz daha büyüktürler. Her yerde görülen kırma, öğütme ve yollardan çıkan, havalanan tozlar bu tiptedir. Bu ikisinin büyüklükleri farkı bile bedene ve beyine farklı şiddette zarar vermeye neden oluyor. Büyük parçacıklar genelde burnumuzdaki hava süzgeçlerine takılıp kalırlar. Aşağı akciğere gidemez ancak küçük olanlar akciğerimizin en derinlerine, hatta kanımıza, beynimize kadar geçer. Buna da hepimiz kirli gazlar, egzoz dumanları, inşaat tozları ile ve de sanayi atıkları ile katkıda bulunuruz. Görünmeyen bir katil yaratırız" diye konuştu.

Nörolojik sorunlar ortaya çıkıyor

Beyine ve damar sistemine ulaşan bir kirliliğin damarları, beyin hücrelerini, beyin destek hücrelerini ve beyindeki kimyasal düzene zarar vermekte ve oluşan kayıpların derecesine göre de nörolojik sorunlar ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Beynimiz, kemik korumalı kafatası içinde yaklaşık 1300–1400 gr ağırlığındadır. Bu ağırlık, toplam vücut ağırlığımızın yaklaşık %2-3'ünü oluşturur. Buna rağmen beynimiz dinlenme halinde vücuttaki enerjinin %20'sini kullanır. Kalbin her atımında pompaladığı kanın ve oksijenin %15-20'sini beyin kullanır. Bu dakikada yaklaşık neredeyse 1 litre kana karşılık gelir. 20 dakikada 1 damacana kan ve oksijen demektir. Bunun doğal olarak temiz olması gerekir" dedi.

Migren, hava kirliliği ile ilişkili

Hemen hemen her türlü nörolojik rahatsızlığın hava kirliliği ile belirgin bir ilişkisinin tespit edildiğini ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Yıllardır en çok bilineni migren baş ağrılarıdır. Parçacık kirliliğinde, tozlar ve düşük oksijen migren başağrılarını tetikler. Bunun yanında ağır metal kirliliğinin yozlaştırıcı bunama ve Parkinson hastalığı, motor nöron hastalıkları ile ilişkisi tespit edilmiştir" dedi.

Epilepsi sıklığında artışa neden oluyor

Görünmeyen bir başka durumun da damar sağlığını ile ilgili olduğunu belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Damar sağlığını bozmaktadır. Beyin nihayetinde damarlarla beslenir.Yukarıda saydığım bütün kirlilik türleri, büyük ve küçük parçacıklar da dahil epilepsi sıklığında artış ile ilişkili bulunmuştur. Ağır metaller, genetik özellikler ön planda olsa da otizm ile ilişkili bulunmuştur. Yine multipl skleroz gibi bağışıklık hastalıkları da hava kirliliği olan yerlerde daha sık atak yapmakta veya çıkmaktadır. Özellikle 2,5 mikron ince ve hatta 0.1 mikron altındaki parçacıkların havada kirlilik düzeyinde çok bulunması bunama, Parkinson hastalığı ile sıkı ilişkilidir" uyarısında bulundu.

Temiz hava daha kalın beyin kabuğu demek

Hava kirliliğinin insanı aslında doğmadan önce anne karnında etkilemeye başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, hava kirliliğinin anne karnındaki bebeklerin beyin kabuğunun kalınlığını etkilediğini söyledi. Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:

"Bu yıl, 3 ay önce yayınlanan bir araştırma var. Hollanda Rotterdam'da 2002-2006 yılları arasında doğan okul dönemine gelmiş, 6 ile 10 yaş arasında olan 783 çocuk üzerinde yapılmış. Bu çocuklar annelerinin karnındayken, annelerinin maruz kaldıkları hava kirlilikleri derecesi ile ileriki yaşamda zekâları ve beyinleri karşılaştırılmış. Sonuç inanılmaz bir tehlike göstermiş. Havada ince parçacıklar arttığı dönemde anne karnında olan çocuklarda, daha ince beyin kabuğu tespit edilmiş. Bu ince parçacıklara maruz kalmak aynı zamanda beyinde iş veya ödev sırasında beyinsel kontrol mekanizmalarını zayıflattığı psikolojik testlerle, aynı çocuklarda gösterildi. Demek ki beyin gelişimi o kadar hassas ki, anne karnındayken annenin ne ile beslendiği ile değil, ne soluduğu ile de ilişkili beyin yapısı değişmekte.Temiz hava daha kalın beyin kabuğu demek.

Hava kirliliği zeka gelişimini bozuyor

Kirliliği ile ünlü Meksika'daki Mexico City'de de çocuklar üzerinde yapılan çalışmada kirliliğin zekâ gelişimini bozduğu 2008 yılında gösterilmişti. Hatta köpekler üzerine yapılan araştırmalar da aynı bölgede, beyin hasarları daha çok görülmüş. Nihayetinde de onlar da aynı havayı soluyor. Nihayetinde kirlenmiş hava beyin en çok oksijen kullanan organ olduğundan şiddetli şekilde ve sinsi olarak beyni etkiliyor. Bu şu anlama gelir, anneler gebeliklerinde sadece sağlıklı beslenmeyecek aynı zamanda sağlıklı hava da soluyacaklardır. Temiz hava yok ise o zaman kirli şehirlerden temiz hava olan yerlere kaçmalı gebeler."

1 silme tatlı kaşığı tuz yeterli!

- 17 Eylül 2019 Salı No Comments
Sofralarımızın vazgeçilmesi tuzu dengeli bir şekilde kullanmak gerekiyor. 

Uzun süreli aşırı tuz tüketimi kan basıncını artırarak hipertansiyona yol açabiliyor. Uzun dönemli diyet yapanlarda sıklıkla karşılaşılan düşük tuz tüketimi ise kalp atım denetiminin bozulmasına, kas yorgunluğuna ve zihin bulanıklığına sebep oluyor. Yaklaşık olarak 1 silme tatlı kaşığı tuz ile günlük ihtiyacın karşılandığını belirten uzmanlara göre, yemeğin tadına bakmadan tuz eklememek ve masadan tuzlukların kaldırılması gerekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, dengeli tuz tüketiminin önemine dikkat çekti.

Tuzun azı da çoğu da zarar veriyor

Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, uzun dönemli aşırı tuz tüketiminin felç riskini artırdığını belirterek şunları söyledi: "Tuzun içeriğine baktığımızda sodyum ve klordan oluşur. Kan basıncının düzenlenmesinde önemli bir rolü olan sodyum, fazla tüketiminde kan basıncını arttırmakta ve hipertansiyon hastalığına sebep olmaktadır. Uzun dönemli aşırı tuz tüketiminde ise felç riskini arttırmaktadır. Özellikle bazı böbrek hastalığı olan bireylerde sodyum atımında azalma olacağından tuz tüketimi sınırlandırılmalıdır. Bunun yanında uzun dönemli diyet yapan bireylerde sıklıkla karşılaşılan düşük sodyum tüketimi ise kalp atım denetiminin bozulmasına, kas yorgunluğuna ve zihin bulanıklığına sebep olmaktadır. Sodyum vücut için elzem bir mineraldir. Tüketim sınırının bilincinde olarak tüketilmesi ile zararlarından korunulabilir."

İyotlu tuz kullanılmalı

"Eğer guatr ile ilgili bir probleminiz yok ise iyotlu tuz almaya dikkat etmelisiniz" diyen Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, "İyot eksikliğine bağlı hastalıkların ortaya çıkmasıyla beraber 80'li yıllarda tuzlara iyot eklenmiştir. Ancak iyot uçucu bir mineraldir. Yemek pişirimi sırasında tuz eklendiğinde iyot buharlaşır ve etkisini kaybeder. Bu yüzden yemekleri pişirdikten sonra eklenirse hem tuzlu tat daha net alınır, böylece tüketimi de azalmış olur hem de iyot tüketimi de dolaylı yoldan arttırılmış olur. Eğer hipertansiyon kontrol altına alınabiliyorsa Himalaya tuzu gibi mineral içeriği yüksek tuzlar kullanılabilir. Tuz olarak iyotlu tuz kullanılması özellikle iyot alımı için çok önemli. Ayrıca minerallerden zengin olsun isterseniz kaya tuzunu da salatalarda kullanabilirsiniz" diye konuştu.

1 silme tatlı kaşığı tuz günlük ihtiyacı karşılıyor

Dünya Sağlık Örgütü'nün önerisine göre, günde 2400 mg sodyum tüketiminin yeterli olduğunu, diğer besinlerle de aldığımızdan ortalama 5 gram tuz alımı önerildiğini kaydeden Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, "Yaklaşık olarak 1 silme tatlı kaşığı tuz ile günlük ihtiyaç karşılanmaktadır. Bu miktarı ölçmek zor olabileceğinden tencere yemeklerinin yapımında göz kararı tuz atmak yerine 1 silme yemek kaşığı tuz aşılmamalıdır. Porsiyona göre ölçüldüğünde ortalama bir yemeğe düşen miktar günlük alınması gereken miktarı karşılayacaktır" uyarısında bulundu.

Masadan tuzluğu kaldırın

Tuz tüketiminde dikkat edilmesi gereken en önemli noktanın yemeklerin tadına bakmadan tuz eklenmemesi olduğunu belirten Köse, diğer tavsiyelerini şöyle sıraladı:

"2011 yılında yapılan bir çalışma üzerine ilerleyen zamanlarda restoranların çoğunda masalardan tuzluk kaldırılmıştır. Tüketicinin istemesi üzerine tuz eklenmektedir. Bu çalışmadaki amaç kültürümüzde yoğun olarak kullanılan tuzun azaltılmasıdır. Günlük hayatta da evde masadaki tuzlukların kaldırılması ilk adım olacaktır. Ayrıca tuz içeriği yoğun olan hazır paketli besinler, atıştırmalıklar, krakerler, hazır makarnalar-çorbalar, konserve sebzeler, salata sosları ve turşu tüketimine de dikkat edilmesi gerekir. Günlük beslenmede bunlara yer veriliyorsa tuz kullanımı neredeyse hiç olmamalıdır. Tuz ile ilgili doğru bilinen bir yanlış paketli besinlerde yazmıyor diğer içeriğinin az olduğunun düşünülmesidir. Bir paket çubuk kraker yediğinizde neredeyse günlük tüketilmesi gereken miktara ulaşmış olursunuz ve sadece bir öğünde… Tuzdan tamamen uzak durmak da sağlıklı değil, bu yüzden diğer besinler için de geçerli olan 'azı karar, çoğu zarar' sistemine devam edilmesinde fayda var."

Tuzu çok tüketiyoruz

Ülkemizde tuz tüketiminin çok fazla olduğunun yapılan araştırmalarda ortaya çıktığını belirten Yrd. Doç.Dr. Gizem Köse, "Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması 2010 veri tabanında yer alan 13 bin 707 kişinin yemeklere ekledikleri tuz hariç sadece yiyeceklerle aldığı sodyum oranı yüksek bulunmuştur. Türkiye'de tuz aşırı miktarda tüketilmektedir. Genel olarak önerilenin 2.5-3.5 katı kadar yani yaklaşık 1 yemek kaşığı kadar tuz tüketilmektedir" dedi.

Mevsim geçişlerinde nelere dikkat etmeli?

- 4 Eylül 2019 Çarşamba No Comments
Mevsim geçişlerinde, ısı farkları olduğu için ilkbahar ve sonbaharda hasta olma riski artıyor. 

Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece "Alerjik bünyelilerin ve astım hastalarının özellikle bu dönemde ilaçlarını düzenli kullanmaları çok önemli. 'İyiyim' diyerek ilaç kullanımını asla kesmemeliler" diyor.

Allerjenler kabusunuz olmasın

Alerjenler solunum yoluyla, ağızdan yutularak (besinler ve ilaçlar şeklinde), deri veya mukozadan temas ya da enjeksiyon yoluyla vücuda girerler. Alerjik reaksiyonların birçok tipleri vardır, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler. Tutulan sisteme göre deride ürtiker, gözlerde kızarıklık, burunda kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, solunum zorluğu ve öksürüğe sebep olur. Mevsimsel alerji genellikle üst solunum yollarında başlayıp zamanla alt solunum yollarını da tutar ve astım ataklarına sebep olur.

Ayrıca mevsimsel alerjinin yüzde 30 astıma dönüşmesi alerjide erken tanının önemini gösterir. Alerjiyi tetikleyen birçok etken var. Bunların arasında en yaygınları; ağaç polenleri, ev tozu akarları, evcil hayvanların tüyü, hamam böcekleri. Alerjiye karşı alınacak en temel önlem, alerjen maruziyetinden uzaklaşmak.

Ev tozu akarından korunmak için:

●Yatak odasından tüm toz toplayıcı eşyalar uzaklaştırılmalıdır. Halılar kalkmalı, kitap, dekoratif eşyalar, peluş aksesuarlar toplanmalıdır.

●Tüm yatak çarşaf, nevresim ve yastık kılıfları haftada bir en az 60 derece ısıda yıkanmalıdır.

●Ağır perdeler hafif ve yıkanabilir olanlarla değiştirilmelidir.

●Evcil hayvan varsa yatak odalarına girmesine izin verilmemelidir.

●Evin ortamı nemli olmamalıdır.

●Ev ve araba klima filtrelerinin düzenli temizlenmesi sağlanmalıdır.

●Polenlerin yoğun olduğu mevsimlerde sabah saatlerinde, açık alanlara çıkmamaya özen gösterilmesi gerekir.

●Çimen polenine alerjisi olanlar, bahçe çimlerini biçmemeli veya biçilirken ortamda bulunmamalıdır.

●Polenler ile kaplanma riskine karşı giysiler ve çamaşırlar polen mevsiminde açık havada kurutulmamalıdır.

●Otomobil alınacağı veya değiştirileceği zaman, polen yakalayıcı hava filtreleri olan modeller tercih edilmelidir. Otomobillerdeki polen filtresinin bakımı ise düzenli olarak yaptırılmalıdır

●Akşamları eve gelince kıyafetler değiştirilmeli ve duş alınmalıdır.

Yatak odasını karanlık tutun

- 28 Ağustos 2019 Çarşamba No Comments
Uyku hastalıkları hayatı zehir ediyor. Yaygın olarak görülen uyku apnesi yani uykuda solunum durması, beyni oksijensiz bırakarak hayati risk doğurabiliyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal, hastalığın tedavisi konusunda bilgiler verdi.

Uyku, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı her gün yenilememiz için önemli olan ve yaşamımızın üçte birini kapsayan aktif bir dönemdir. Uyku bozuklukları, yaşam kalitesinin azalmasına ve kişinin sağlığında bozulmaya neden olur. Uyku süresinin kişiden kişiye değişmekte olduğu ve bu sürenin 4 saat ile 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, Türkiye'de toplumun büyük çoğunluğunun (yüzde 75) 7-8 saat süreyle uyuma alışkanlığına sahip olduğunu göstermiştir. İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal en sık görülen uyku bozukluklarını şöyle sıraladı:

UYKU APNESİ (SOLUNUM DURMASI): Bu hastalık grubunda en sık görüleni Uykuda Solunum Durması Hastalığı'dır. En sık belirtisi horlamadır. Horlama uyku sırasında gürültülü solunumla belirir. Obstrüktif uyku-apneleri olan hastalar bazen uygunsuz yerlerde uyuya kalabilmekte, iş ve özel hayatlarında uykululuk nedeniyle ciddi problemler yaşayabilmektedirler. Hastalar konsantre olmakta güçlük çekerler ve unutkanlıktan yakınırlar. Kolay sinirlenme, isteksizlik, iş veriminde azalma olabilmektedir. Erkeklerde cinsel sorunlar ortaya çıkabilir. Gece huzursuz bir uykuları vardır, boyun ve başlarında belirli terlemeleri olabilir. Sabah kalktıklarında baş ağrısı olur ve ağız kuruluğu hissederler. Uyku apnesi ciddi bir rahatsızlıktır. Oldukça önemli olabilecek kalp ve damar hastalıkları ile belirip, gece kalp krizi ve inmelerin en sık sebebidir.

Rahat Uyku İçin:

Uyku sırasında tüm kaslar gibi solunum kasları da gevşemektedir. Aşırı kilo, uygunsuz boğaz, burun, ağız ve çene yapısı solunum yolunu daha dar hale getirir, uyku sırasındaki gevşemenin de etkisi ile solunum yolu kapanır ve apne oluşur. Alınacak bazı önlemler hastalığın etkilerini azaltabilir.

Kilo verme: Bazen 5-6 kilo vermekle belirtiler hafifleyebilir. Ancak hastalığın ilerlemiş formlarında metabolizma bozukluklarına sebep olarak kilo vermeyi imkânsız hale getirdiği, birçok hastanın aşırı gayretlerine rağmen kilo veremedikleri, kilo verseler bile bu kiloyu koruyamadıkları saptanmıştır.
Alkol: Yatmadan önceki saatlerde alınan alkolün uykuda apnelerin daha sık ve uzun süreli olarak ortaya çıkmasına neden olduğu bilinir. Bu nedenle uyumadan önce alkol alınmamalıdır.
Uyku ilaçları: Uyku ilaçları da alkole benzer bir etki ile solunum merkezini baskı altına almakta ve apnelerin uzamasına neden olur.
Pozisyon: Bazı hastalarda horlama ve/veya solunum durmaları sadece sırtüstü yatarken ortaya çıkar. Bu hastalarda sırta konulan yastıklar veya pijamaya yerleştirilen tenis topu hastanın sırtüstü yatmasını engelleyebilir ve uykuda solunum problemlerini çözebilir.
Burun tıkanıklıkları: Burun tıkanıklığına sebep olan patolojiler horlamayı yüzde 10-15 oranında arttırır. Bu tıkanıklıklara yönelik tedaviler horlama ve uykuda solunum düzensizliklerini bir miktar azaltacaktır.

Uyku apne sendromu CPAP ile tedavi edilebilir. CPAP tedavisi basıncı ayarlanabilen bir hava kompresörü aracılığı ile burundan basınçlı hava verilerek uygulanıyor. Ağız içinde oluşan pozitif basınç, uyku sırasında hava yolunun gevşemesine ve tıkanmasına engel oluyor.

STRESİ KONTROL ALTINA ALIN

En sık görülen diğer uyku bozukluklarından insomnia ve narkolepsi de günlük yaşamı olumsuz yönde etkiler.

İNSOMNİA: Uykuya dalma veya sürdürmede güçlük, yani uykusuzluk (insomnia) toplumda her üç kişiden birinde görülen önemli bir sağlık problemidir. Uykusuzlukla başa çıkarken stres ile baş etmeyi öğrenmek tedaviye yardımcıdır. Yatak odasını mümkün olduğunca sessiz ve karanlık tutmak için gölgelik veya kalın perdeler kullanın. Kafein, alkol ve sigaradan uzak durun. Hafta sonu da hafta içi kadar uyumaya dikkat edin, çalışma saatlerinizi ayarlayın. Uyku haplarını doktorunuzun bilgisi dışında kullanmayın.

NARKOLEPSİ: Kişinin uyanıkken dayanılmaz uyku atakları olması hastalık belirtisidir. Gündüz olan bu durum pek çok nedene bağlı olabilir: kullanılan çeşitli nörolojik ve psikiyatrik ilaçlar, metabolik ve endokrin sebepler (DM, Tiroid bozuklukları), uyku apne sendromu, gece sık uyku bölünmesi, depresyon gibi…

UYKU LABORATUVARI NEDİR?          Uyku bozuklukları, uyku laboratuvarında yapılanın testlerle belirlenerek tedavi edilebiliyor. Hasta testin yapılacağı akşam laboratuvara duşunu almış, temiz saçlar ve tıraşını olmuş olarak gelir. Testin yapılacağı gün, alkollü ve kafeinli içecekler alınmamalı, aşırı egzersizden kaçınılmalı, gün içi uyku engellenmelidir. Kullandığı ilaçlara devam edilmeli yalnızca uyku için aldığı hipnotik ilaçlar 1 hafta önceden kesilmelidir. Hastaya yapılacak işlem ayrıntılı olarak teknisyen tarafından anlatılıp, gerekli elektrodlar takılarak işlem kaydına başlanmalıdır. Uyku laboratuvarında yapılan kayıt 6-8 saat kadar sürer. Uyku laboratuvarları ev konforunda dizayn edildiğinden hastane anksiyetesinden uzak olarak test yapılır.


Boğaz enfeksiyonu paradan bulaşıyor!

- 9 Temmuz 2019 Salı No Comments
Yüksek ateş, boğaz ağrısı ve halsizlik… Kış ayının başından beri hemen hemen herkes aynı sorundan dert yanıyor. 

Medical Park Fatih Hastanesi Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Altıntaş enfeksiyonların her yıl başkalaşım geçirdiğini belirterek şu uyarıda bulundu: "Para ve cep telefonu gibi objeler enfeksiyon bulaştırıyor. Bilinçsizce antibiyotik almayın, zencefil-limon karışımını deneyin, burun spreyi yerine karbonat kullanın, sebze ve meyveyi mevsiminde tüketin!"

Küresel ısınma sonucu mevsimlerin değişkenlik gösterdiği son yıllarda, hastalıklar da şekil değiştirdi. Her sene salgınlar ile ortaya çıkan enfeksiyonlar bu yıl da başkalaşım geçirerek hassas bünyeleri etkiledi. Günümüzde salgın hastalıkların büyük bir bölümünü oluşturan viral hastalıklar azımsanamayacak sayıda insanın hayatını etkiliyor, hatta ölümlere bile neden olabiliyor. Özellikle yaşlılar, hamileler, çocuklar, kemoterapi alan bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler, kronik hastalıkları olan bireyler risk altında. Medical Park Fatih Hastanesi Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Altıntaş konuyla ilgili önemli bilgiler verdi.

SIK SIK ELİNİZİ YIKAYIN

Değişime uğrayarak farklı tiplerde hastalıklara neden olan virüsler genellikle aynı ortamda havanın solunması (damlacık yoluyla) kolay bir şekilde bulaşabilir. Toplu yaşam alanları ve toplu taşıma araçları bulaşıcılığın oldukça yüksek olduğu ortamlardır. Ayrıca kullandığımız paralar, cep telefonlarımız enfeksiyonu taşıyıcı objelerin başında gelir. İsmi ya da şekli ne olursa olsun; domuz gribi, kuş gribi vb. viral hastalıklarda en önemli unsur bulaşıcılığı azaltmaktır. Bu da başta kişisel hijyen kuralları ile mümkün olabilmektedir. Bu kuralların en başında ise el yıkama gelir. Özellikle hastalık şüphesinde yakın temastan kaçınmak gerekir. Toplu alanların sık havalandırılması ve kaliteli havalandırma sistemleri yararlı olacaktır.

HEMEN ANTİBİYOTİK KULLANMAYIN!

Salgın hastalıklar; boğaz ağrısı, boğazda yanma, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, geniz akıntısı, öksürük, çok yüksek olmayan ateş, halsizlik, eklem ağrıları gibi semptomlar oluşturabilir. Bu şikâyetlerle karşılaşır karşılaşmaz antibiyotik kullanmak hem hastanın kendisi hem de genel toplum sağlığı için son derece gereksiz ve yanlıştır. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı, pek çok antibiyotiğe dirençli bakterilerin gelişimine sebep olmakta ve toplum sağlığına ciddi boyutlarda tehdit oluşturur. Eczanelerden rastgele reçetesiz ilaç alıp kullanmak, basit bir burun spreyi dahi olsa uygun değildir. Ayrıca hastaların; internetten kaynağı belirsiz yazı ve önerileri dikkate alıp kendi tedavi yöntemlerine bilinçsizce karar verip, uygulamaktan kaçınmaları gerekir. Ateşin 37.5 santigradın üstüne çıkması, kırgınlığın ve halsizliğin artması, hastalığınızın 5-7 günden uzun sürmesi, bahsettiklerimiz dışında farklı bulgular ile karşılaşılması durumunda mutlaka hekime başvurulması gerekir. Unutmayalım ki basit enfeksiyonlar ciddi rahatsızlıklara dönüşebilir, hatta bağışıklık sistemi zayıf hastalarda ölümlere dahi neden olabilir. Salgın hastalıklar sonucu oluşan enfeksiyonlar kronik hastalığı olanlarda daha ciddi tablolara neden olabilmektedir. Örneğin astım gibi kronik akciğer hastalıklarında daha ağır seyredebilmekte; bağışıklığı baskılanmış kişilerde ise hastaneye yatırılmayı gerektirecek durumlara varabilmektedir.

AŞI YETMEZ, İYİ BESLENİN

Kış hastalıklarıyla baş edebilmenin en önemli kuralı; dengeli beslenmeye özen göstererek, düzenli egzersiz yaparak, düzenli ve yeterli uyku alarak, stres ve kaygıdan mümkün mertebe uzak durarak bağışıklık sistemimizi sağlam tutmaktır. Doğal ve yeterli besleniyor, mevsiminde yetişen meyve ve sebze tüketiyorsanız hekiminiz tavsiye etmedikçe ek vitamin veya diğer gıda takviyelerini kullanmanız da gereksizdir. Bu hastalıklara neden olan virüsler şeklini değiştirebilme özelliğine sahiptir. Her sene farklı şekillerde karşımıza çıkar ve üretilen aşılarda bu forma göre hazırlanır. Kısaca bizim yaptırdığımız aşılar daha önce hastalık yapmış virüs tipine karşı koruyuculuk sağlar. Yeni oluşmuş virüs tipleri bizi aşı olmamıza rağmen etkileyebilir.

ZENCEFİLLİ KARIŞIMI DENEYİN

Bütün tedbirlere rağmen hastalık belirtileri başladıysa mutlaka sıvı tüketimini artırmak ve istirahat etmek gerekir. Bitkisel ve doğal ürünler içeren ilaçlar ile yapılmış deneysel çalışmalar yeterli olmadığından, bilinmeyen ilaçlar ve ürünlerin kullanılmasından kesinlikle kaçınılmalıdır. Evde yapacağınız zencefil, karabiber, limon, bal (şeker hastalığı yok ise) karışımı 2 dakika kaynatılıp günde 3-4 bardak tüketilebilir. Bir litre kaynamış ve dinlendirilmiş suya atılacak bir yemek kaşığı karbonat ve bir yemek kaşığı tuz karışımı günde 3-4 kez buruna çekilerek burun tıkanıklığı giderilebilir.

Kanserde Dondurma Yöntemi Hedefi 12den Vuruyor

- 7 Haziran 2019 Cuma No Comments

Kanserle mücadelede etkin rol oynayan tanı ve tedavi yöntemleri, son yıllarda teknolojik gelişmelerle birlikte hasta konforunu daha çok ön planda tutuyor. Dünyada bu alandaki en önemli yeniliklerden biri olan kriyoablasyon yani iğne ile tümör dondurma tekniği ile vücuttaki zararlı doku veya tümörler dondurularak tahrip ediliyor, kanser tam hedeften vurulmuş oluyor. 

Memorial Onkoloji Merkezi Girişimsel Radyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Saim Yılmaz, Türkiye'de ilk kez uygulanan iğne ile tümör dondurma yani kriyoablasyon tekniği hakkında bilgi verdi.

Çok büyük kitlelerde de kullanılıyor
Vücuda özel bazı iğnelerle girilerek yapılan işlemde, vücuttaki herhangi bir doku ya da tümör dondurularak tahrip edilmektedir. Öncelikle ultrason, BT veya MR gibi görüntüleme yöntemlerinden edinilen bilgiyle kitleye uygun sayıda iğne yerleştirilir. 1 cm çapında bir kitle için tek iğne yeterliyken, tümörün çapı büyüdükçe iğne sayısı da artmaktadır. Günümüzde kullanılan krioablasyon cihazlarında vücuda 20-25 tane iğne yerleştirilebilmektedir. Bunlar aynı anda çalıştırılır ve böylelikle çok büyük kitlelere aşırı soğuk uygulanarak tahrip edilebilmektedir.

Tümöre -80 dereceye kadar soğuk uygulanabiliyor
Kriyoablasyon tekniğinde iğnelerin içinden argon gazı devridaim yaptırılır ve bu iğnenin uç kısmından -20 ila -80 derece arasında değişen bir soğukluk oluşturur. Bu soğukluk da tümörü ya da patolojik dokuyu tahrip ederek öldürmektedir. Ülkemizde daha çok radyofrekans, mikrodalga ile lazer genellikle birbirine benzeyen ablasyon yöntemleri kullanılmaktadır. Ama krioablasyon bunlardan tamamen ayrı bir mekanizma ve çok ayrı özellikleri, üstünlükleri olan bir tekniktir. Krioablasyonda olduğu gibi, tüm ablasyon yöntemleri nokta atışı ile sadece tümörü tahrip edip, dokulara zarar vermediği için defalarca uygulanabilmektedir.

En tehlikeli kanser türlerinde yüksek başarı
Prostat, böbrek, akciğer, karaciğer ve yumuşak doku tümörlerinde olduğu kadar kemiklerdeki kanser türlerinde de kriyoablasyon kullanılabilmektedir. Bazı durumlarda tek başına uygulanırken, genellikle kemoterapi ve radyoterapi ile birleştirilen bir yöntemdir. Ancak krioablasyonun kullanılmadığı durumlar da vardır. Dondurma işlemi sinir dokusuna zarar verdiği için beyinde, omurilikte ve çok önemli sinirlerin bulunduğu bölgelerde kullanılmaz ya da özel tekniklerle sinir dokusu korunarak uygulama yapılır. Mide, bağırsak ve safra kesesine yakın olan yerlerde de dikkatli kullanılması gerekmektedir. Bu gibi durumlarda ultrason ya da BT rehberliğinde bir iğneyle girilerek bu yapılar ile tümör arasına bir gaz ya da sıvı verilerek kritik organlar uzaklaştırılır ve bu sayede işlem emniyetle yapılabilmektedir.

15 dakikada tümörlerden kurtulmak mümkün
Kriyoablasyon işleminde kanserli tümör buz topuna dönüşmektedir. Bu buz topu eridiğinde kanserli tümör yok olur. Bu işlem ortalama 15 dakika sürer. Ağrısız bir yöntem olan krioablasyon için lokal anestezi yeterlidir. Hasta işlem yapıldıktan sonra, aynı gün taburcu edilir. Diğer yöntemlerde ablasyon sırasında tümörün hangi kısmının tahrip edildiği anlaşılamamaktadır. Örneğin radyofrekans ve mikrodalgada ablasyon alanı belirsiz beyaz bir alan görülürken, bu yöntemde ultrasonda buz kitlesi şeklinde bir görüntü meydana gelir. Buz kitlesinin 0,5 cm içinden itibaren içerideki alanın tümü ölümcül bölge olarak adlandırılır. Krioablasyonun en önemli üstünlüğü, bu işlem esnasında tümörün ne kadarının yok edildiğinden emin olunmasıdır.

Yaşlıdır, unutur demeyin!

- 21 Mayıs 2019 Salı No Comments
Yaşlılık döneminde ortaya çıkan unutkanlıkların dikkate alınması gerektiğini vurgulayan uzmanlar, "Özel olarak bu döneme ait olan ruhsal sorun bunamadır. Bu dönemde ortaya çıkan unutkanlıklar dikkate alınmalıdır. Çoğu zaman bu bulgular demansın başlangıcı olabilir" uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre, sosyal hayattan kopmamak ve her gün dışarıya çıkmak gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü, 65 yaş ve üzerini yaşlı olarak kabul ediyor. Ülkemizde 18-24 Mart Yaşlılar Haftası olarak anılıyor. Haftada yaşlılık döneminin sorunlar konusunda farkındalık oluşturmaya çalışılıyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, yaşlılık döneminde ruhsal anlamda da değişikliklerin yaşanabileceğini, bazı hastalıkların da ortaya çıkabileceğini söyledi.

Bunama, yaşlanmaya bağlı beyin dejeneresidir

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, "Yaşlılık döneminde ruhsal hastalıkların hemen hepsi görülebilir. Özel olarak bu döneme ait olan ruhsal sorun bunamadır. Bu rahatsızlık yaşlanmaya bağlı beynin dejenere olması olarak açıklanabilir" dedi. Yaşlıların unutkanlıklarını dikkate almak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, "Çoğu zaman bu bulgular bir demansın başlangıcı olabilir" uyarısında bulundu.

Depresyon ve anksiyete bozuklukları görülebilir

Bunun dışında diğer hastalıkların da yaşlılıkta gözlenebileceğini ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, "En sık görülenleri depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır. Bunu da beynin yaşlanmasına bağlayabileceğimiz gibi, diğer bedensel hastalıklar ve onların tedavisi için kullanılan ilaçlar da bu hastalıkları ortaya çıkarır. Ayrıca depresyon ve diğer psikiyatrik hastalıkların yaşlılarda görülmesinin bir diğer nedeni de sosyal yaşamdan geri çekilmeye bağlı işe yaramazlık duygusunun ön plana çıkmasıdır" diye konuştu.

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, geçmişte bazı hastalıkların yaşlılığa bağlı olduğu fikri çok ön plana çıktığını, hatta yaşlılık depresyonu gibi tanılar kullanıldığını ifade ederek "Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda ne etken ne ilerleyiş ne de tedavi açısından diğer yaşlarda görülen benzer hastalıklardan farklarının olmadığı ortaya çıkmıştır" dedi.

Her gün dışarıya çıkılmalı

Yaşlıların mümkün olduğu kadar sosyal yaşamdan uzaklaşmaması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, "Her gün evlerinden dışarı çıkmalı, sürdürebildiği kadar yaşamlarının bağımsız olarak sürdürmelidir. Beyni çalıştıracak zihinsel uğraşları olmalıdır. Yeni bir şeyler öğrenmek kitap okumak çok faydalı olabilir" tavsiyesinde bulundu.

Obezite ve tütün böbrek düşmanı

- 5 Mayıs 2019 Pazar No Comments
Birçok hastalığın başlıca sorumlularından olan tütün kullanımı ve obezite, böbrek kanserinin de risk faktörleri arasında ilk sırada yer alıyor. 

Bunun yanı sıra, son dönem böbrek yetmezliği olan hemodiyaliz hastalarında ve birinci derece yakınlarında da böbrek kanseri olma riskinin daha yüksek olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Üroonkoloji Merkezi Direktörü Prof. Dr. Cemil Uygur ve Üroloji Uzmanı Dr. Tolga Muharrem Okutucu, "Böbrek kanseri tüm kanserler içinde yüzde 2-3'lük bir görülme sıklığına sahiptir ve bu kanser türü erkeklerde daha sık görülüyor" açıklamasında bulundu.

Karnın arka bölümünde yerleşen ikiz organlar olarak bilinen böbrekler, bilindiği gibi kandaki artık maddeleri süzüp idrar oluşturma görevini üstleniyor. Böbreklerin ayrıca kan basıncının düzenlenmesinde de önemli rolünün olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Üroonkoloji Merkezi Direktörü Prof. Dr. Cemil Uygur ve Üroloji Uzmanı Dr. Tolga Muharrem Okutucu, "Sağlık Bakanlığı'nın 2016 verilerine göre Türkiye'de erkeklerde böbrek tümörleri 2495 hasta ile tüm kanserlerin yüzde 3'ünü oluşturuyor" dedi.

Hastaların çoğunun 60-70 yaşlarında tanı aldığının altını çizen Prof. Dr. Cemil Uygur ve Dr. Tolga Muharrem Okutucu, "Son yıllarda ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinin sık kullanımı sayesinde daha fazla hasta erken evrede tanı alabiliyor" şeklinde konuştu.

Böbrek kanseri belirti vermiyor

Böbrek kanserinin çoğu hastada herhangi bir belirti vermediğini belirten Üroonkoloji Merkezi Direktörü Prof. Dr. Cemil Uygur ve Üroloji Uzmanı Dr. Tolga Muharrem Okutucu, "Genellikle rutin veya başka nedenlerle yapılan ultrasonografi (US) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi incelemeler sonucu fark ediliyor. Muayenede, ayrıntılı hastalık öyküsü ve aile öyküsü de dikkate alınıyor" dedi. Prof. Dr. Uygur ve Dr. Okutucu, kan ve idrar testleri ile böbreklerin çalışmasının kontrol edilip, BT veya manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile tümör yerleşimi, boyutu, damar tutulumu olup olmadığı, bölgesel lenf bezlerine yayılım ve diğer organlarda hastalık bulunup bulunmadığı tanı aşamasında tek tek incelendiğini de vurguladı.

En iyi tedavi seçeneği tümörün cerrahi olarak çıkarılması

Böbrek kanserlerinin hastalığın evresine, alt tipine ve tümör hücrelerinin saldırganlığına göre sınıflandırıldığını söyleyen Prof. Dr. Uygur ve Dr. Okutucu, "Kuşkusuz bu sınıflandırma, tedavi kararı için önemli bir nokta. Tedavi planlanırken; eşlik eden hastalıklar, ailesel böbrek kanseri öyküsü olup olmaması, böbrek fonksiyonlarının normal olup olmadığı, tek böbrekli olma ve her iki böbrekte tümör olması gibi önemli konular gözden geçirilmeli. Lokalize böbrek kanserinde en iyi tedavi seçeneği, tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır.

Tümörle birlikte tüm böbrek alınabileceği gibi, yalnızca tümörlü dokunun çıkarıldığı nefron koruyucu cerrahi de uygulanabiliyor. Böbrekteki bazı kitleler de iyi huylu olabilir ancak bunların da takip edilmeleri ve kanama tehlikesi oluşan hastalarda ameliyat gerekir" açıklamasında bulundu.

Metabolizmada bahar dopingi

- 9 Nisan 2019 Salı No Comments
Bahar aylarının gelmesiyle metabolizmada da kelebekler uçuşmaya başlar. Bedende oluşan değişiklikler ruhsal ve fizyolojik olarak etki yapar. 

Hafif yorgunluklar, kırgınlık hissi, sabah uyanmakta zorluk çekme, gün içinde keyifsiz ve mutsuz durumlar en çok gözlenen durumlardır. Bahar mevsiminin aslında yavaş yavaş hareketlenen ve kıştan uyanan metabolizmayı hareketlendirmenin tam da zamanı olduğunu söyleyen Liv Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Şükran Yıldız "Bunun en güzel yolu sağlıklı ve dengeli beslenmekten geçiyor. Sağlıklı beslenmenin ana koşulu ise mevsiminde taze meyve ve sebzeleri tüketmekten geçiyor. Çünkü yorgunluk, bitkinlik ve halsizlik gibi şikayetlerin temelinde vitamin-mineral eksiklikleri yatabiliyor" diyor. Şükran Yıldız bahar yorgunluğuyla baş etmeyi sağlayacak önerilerde bulundu.

Bol vitamin tüketin

Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz vitaminler bol bol antioksidan taşıyan C vitamini, E vitamini ve B grubu vitaminler. Selenyum, çinko, magnezyum, kalsiyum büyük önem taşıyor. C vitamini kivi, portakal, mandalina, maydanoz, ıspanak, kuşburnu vazgeçilmezimizken E vitamini fındık, badem, ceviz, zeytinyağında bolca bulunur. Bizi ruhsal anlamda iyi hissettiren güzel bir B grubu vitamini Tiamin! Tiamin yani B1 vitamini tam buğdayda, yulafta ve kuru bakliyatlarda bulunur. İyi bir protein kaynağı olan yumurta, peynir, balık, kırmızı et, hindi eti beslenmede mutlaka bulunmalıdır. Güne dinç başlamak isteyenler için sebzeli bir omlet enerji deposu olacaktır. Protein tüketince yanında bol C vitaminli mevsim yeşilliklerini ihmal etmemek gerekir. Gün içinde uzun açlıklar yaşamak enerjinizi düşürüyorsa kuru meyveler, kuru yemişler ve yoğurt enerjiyi geri getirecektir.

Yorgunluksavar Bağışıklık Çayı


2 su bardağı su
2 yemek kaşığı ekinezya
1 çay kaşığı taze zencefil
2 dilim yeşil elma
1 çubuk tarçın
Tüm malzemeleri kaynamaya bırakın. Kaynadıktan sonra 2-3 dakika daha bekleyin ve soğumaya bırakın. Süzerek sıcak veya ılık tüketebilirsiniz.

Enerji Veren Smoothie-1


1 orta boy kivi
1 su bardağı kefir
10 adet çiğ fındık
4-5 yaprak taze nane
Tüm malzemeleri blenderdan geçirip taze tüketin.

Enerji Veren Smoothie-2


Yarım orta boy muz
5-6 adet çiğ badem
1 tatlı kaşığı kakao
2 adet yumuşak kuru hurma
1 su bardağı süt
Tüm malzemeleri blenderdan geçirip taze tüketin.

Sinsice gelişip yıllar sonra ortaya çıkabiliyor…

- 21 Mart 2019 Perşembe No Comments
Kadın kanserleri günümüzde giderek yaygınlaşırken, en büyük etkenlerden biri HPV virüsü. 200'den fazla türü bulunan bu virüs cinsel yolla bulaşıyor. 

Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Turan, HPV'nin rahim ağzı kanserinden dil ve bademcik kanserine dek birçok kansere yol açabildiğini belirtirken, kanserin HPV virüsü alındıktan yıllar sonra ortaya çıkabildiğini, HPV kaynaklı hastalıkların çoğunun HPV aşısıyla engellenebileceğini söylüyor. Prof. Dr. Cem Turan, bu tehlikeli virüsü anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pek çoğumuzun adını bile duymadığı ama gerek dünyada gerekse ülkemizde milyonlarca kişide bulunan HPV virüsü (insan papilloma virüsü), her yıl daha da yaygınlaşıyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Turan "Cinsel yolla bulaşan HPV öylesine yaygın bir virüs ki, HPV virüsü taşıyan biriyle vajinal, anal veya oral cinsel temas yapılırsa bulaşma olabilir. Enfekte olmuş birisiyle cinsel temastan sonra belirtiler hemen ortaya çıkabileceği gibi, yıllar sonra da gelişebilir. Bu nedenle virüsün ne zaman bulaştığını anlamak güçtür" diyor. Cinsel yolla bulaşan en yaygın enfeksiyon olan HPV'nin 200'den fazla türü bulunurken, dünyada milyonlarca kişi, çoğu gençliğin sonlarında ve 20'li yaşların başında, halen HPV virüsü taşıyor.

Siğillerden kansere!

HPV bazı kişilerde bağışıklık sisteminin etkisiyle kendiliğinden kaybolup sağlık sorununa yol açmazken, milyonlarca kişide ise genital siğiller ve çeşitli kanserlere yol açabiliyor. Prof. Dr. Cem Turan "HPV bulaşmış olsa bile, çoğu kişide bağışıklık sisteminin etkisiyle HPV kendiliğinden kaybolur ve herhangi bir sağlık problemine neden olmaz. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişiler HPV ile mücadelede şanslı olamıyor. HPV gitmezse ya da kaybolmazsa, genital siğiller ve kanser gibi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bir kadın doğum hekimi genital bölgeye bakarak siğilleri teşhis edebilir" diyor. ABD'de yapılan bir araştırmada cinsel yönden aktif olan 100 çocuktan birinde herhangi bir zamanda genital siğil olduğunun rapor edildiğini belirten Prof. Dr. Cem Turan, aynı araştırmaya göre her yıl dünyada yaklaşık 5 milyon kişiye HPV ve genital siğil teşhisi, 1.5 milyon kadına da serviks kanseri (rahim ağzı kanseri) teşhisi konulduğunu söylüyor.

Önlem almak, tedaviden daha etkili!

HPV virüsü; vulva (dış genital bölge), vajina, penis veya anüs (makat) kanseri dahil olmak üzere özellikle ve öncelikle serviks (rahim ağzı) ya da rahim boynu, dil ve bademcik kanseri dahil olmak üzere boğazın arkasında kansere neden olabiliyor. Virüsün kendisi için kesin bir tedavi şekli olmadığını, HPV'nin neden olabileceği sağlık sorunları için tedaviler olduğunu belirten Prof. Dr. Cem Turan "Tedavi edilmeden bırakılırsa, genital siğiller kaybolabilir, aynı kalır veya boyut ya da sayı olarak büyür. Rutin Pap smear testleri yaptıran ve gerektiğinde takip edilen kadınlarda, kanser gelişmeden önce sorunlar tespit edilebilir. Önlemek, her zaman tedaviden daha etkilidir. HPV kaynaklı hastalıkların çoğu, piyasada iki çeşidi bulunan HPV aşıları tarafından engellenebilir" diyor.

Aşı ile korunmak mümkün!

HPV virüsü riskinin aşı ile en aza indirilebileceğini, HPV aşısının güvenli ve etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Cem Turan "Ulusal ve uluslararası sağlık kuruluşları HPV kaynaklı kanserlerden korunmak için 11-12 yaş arasındaki tüm erkek ve kızlara iki veya üç doz HPV aşısı yaptırmalarını önerir. Eğer daha önce aşı yapılmadıysa, erkekler için 21 yaşına kadar, kadınlar için de 26 yaşına kadar HPV aşısı yapılabilir" diyor. 21-65 yaş arasındaki kadınlarda rutin taramanın (smear ve gerekirse HPV tarama testi) rahim ağzı kanserini önleyebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Cem Turan "Cinsel yönden aktifseniz her cinsel temasta kondom kullanın. Bu, virüs riskini düşürse de, HPV prezervatifin kapsamadığı bölgelere bulaşabilir; bu nedenle prezervatifler HPV'ye karşı tamamen korumayabilir. Karşılıklı bir şekilde tek eşlilik ilişkisinde olun" diyor.

İnternetten gelen 8 hastalık

- 12 Mart 2019 Salı No Comments
'İnternetten de hastalık bulaşır mı?' demeyin. İnternetin kitleler tarafından kullanılmaya başlamasından itibaren birçok hastalık yayılıyor.

Uz. Psikolog M. Bayram Ayaz, İdeal Akademi Yayınları'ndan çıkan Sanal Bağımlılık isimli kitabında, en yaygın internet ve teknoloji hastalıkları hakkında şu bilgileri veriyor:

EKRANLA BÜYÜYENLER KENDİNE GÜVEN SORUNU YAŞIYOR

Öncelikle psikolojik sendromlar daha yaygın. Sosyal ağlarda uzun süre kalan gençler sosyal ilişkilerde çekingen davranışlarıyla dikkat çekiyor. Çocukluktan itibaren ekranla büyüyen gençlerin benlik yapısında kayıplar gözleniyor. Bağımlılık düzeyinde kullanım insan iletişiminde kendine güven sorunlarına yol açıyor. Sosyal iletişimde yüzyüze konuşmaktan kaçınıyorlar. Bunun çeşitli nedenleri var. Başlıca neden dijital ekranlar tamamen kullanıcının güdümünde olmasıdır. Cihazlar insan gibi tepki veren, onaylayan ya da eleştirel mimiklere sahip değil. Halbu ki insan gözü ve beden diliyle davranışları değerlendiren ve sözel ifadeleri ölçebilen özelliktedir. Bu nedenle her gün saatlerce zamanı cihaz başında geçiren bağımlı kişiler yüz yüze iletişimde zorlanırlar.

YETERSİZ ÖZSAYGI, KIRILGAN KİŞİLİK, KUŞKUCULUK

Utangaçlık ve kaçınma davranışlarının bir diğer nedeni ise soysal ilişkilerde kazanılan öğrenmenin gerçekleşmemesidir. Yüzyüze insan ilişkileri yerine sürekli ekran başını tercih eden çocuklar sosyal öğrenme imkanını yitirmektedirler. Yeni kuşak sosyal çevrede gözlem yaparak deneyim kazanmaya istekli değiller. Cep telefonu kullanarak sosyal medya paylaşım yapmakla bu boşluk dolabilir mi? Sorumluk almayı ve sosyal bir rol üstlenmeyi terk ettikleri için toplumda bir aktör olmakları onlar için zor bir uğraşı. Sosyal ağlarda kontrolün kendisinde olduğu sanal bir koza içinde olmak daha güven verici. Sosyal izolasyon ve yalnızlık onlar için daha az risk oluşturuyor. İlgi ve tercihlerinin bu yönde olması nedeniyle yetersiz özsaygı, kırılgan kişilik, kuşkuculuk gibi davranış ve tutumlara sık rastlanmaktadır.

DEPRESYONU TETİKLİYOR

Bağımlılık ve depresyon iç içe sendromlardır. Bazen depresyon nedeniyle internet kullanımı gerçekleşirken, bazı kişilerde bağımlılık nedeniyle depresyonun ortaya çıktığı bilinmektedir. Sosyal medya kullanıcılarında depresyona yakalanma riski artmaktadır.

6 saatten fazla kullananların yüzde 83'ü,
4-6 saat kullananların yüzde 50'si,
2-4 saat kullananların yüzde 21'i,
1-2 saat kullananlarda yüzde 14'ü depresyonla birlikte yaşamaktadırlar.

YEME BOZUKLUĞU

Sosyal medya ve özellikle Facebook çağın modern dertlerinden biri. Yeme bozukluğu öğün atlama ya da öğün saatine uymamak başlıca sorun. Bunun yanında açlığı bastırmak için bilgisayar yanında atıştırmalık yemek dengesiz beslenmeye yol açar. İnternet bağımlılarının kendilerine özgü bir beslenme kültürü olduğu biliniyor. Kızartılmış soslu yiyecekler, cips, çikolata ve kolalı içecekler. Ayrıca ev yemekleri yerine paketlenmiş hazır gıdalara karşı daha istekli oldukları gözlenir. Oyun bağımlılığında buna benzer durumlar sık yaşanır. Yine bir başka araştırmaya göre internet kullanan gençlerin yüzde beşinde yeme bozukluğu tanısı konulmuştur. Yeme bozukluğu bilinen anlamda iştahsızlık değil tabii ki. Klinik destek alacak düzeyde ilerlemiş bir boyut söz konusu. Bununla birlikte yemek yeme ihmalinden dolayı kan şekeri düzensizliklerine rastlanmaktadır.

ÇEVRİMİÇİ KALMAK İÇİN BANYO YAPMIYORLAR

Teknoljik aygıtların aşırı kullanımı nedeniyle birçok sorunla karşılaşılmaktadır. Oyunda level kaçırma nedeniyle lavabo ihtiyacını gidermek için yerlerinden kalkamayan bağımlıların sayısı artıyor. Özbakım becerilerinde azalma, kişisel hijyende zayıflama, çevrimiçi kalmak için banyo yapmama, boyun düzleşmesi, bel ve sırt ağrıları, göz kuruması, hareket azlığına bağlı kilo artışı, kilo kaybı, baş ağrısı, bilek ve parmak kas zedelenmesi bağımlıları bekleyen sorunların başında yer alıyor.

HAREKETSİZ ÇOCUKLARDA GELİŞİM SORUNLARI

Saatlerce televizyon ve bilgisayar karşısında hareketsiz oturan çocuklarda sağlıksız ve yetersiz bir beden gelişimi görülmektedir. Çocukların fiziksel gelişimlerinde önemli bir yeri olan kondisyon ve efor harcamaktan çok cihaz başında zaman geçirdikleri görülmektedir. Bu çağın genç kuşağı geçmiş nesillere göre daha hareketsiz bir yaşam sürdürmektedir. Hareket yetersizliği gelişimsel gerileme yanında ruhsal sorunlara yol açmaktadır. Hareketsizliğin verdiği huzursuzluk nedeniyle sinirli ruh hali ortaya çıkmaktadır. Özellikle ergenlik dönemlerini cihaz başında geçiren çocuklar fiziksel gelişimleri için gerekli olan efordan uzak kalmaktadırlar.

UYKU BOZUKLUĞU

Aşırı teknoloji kullanımı uyku bozukluğuyla da ilişkilidir. İnternet bağımlıları arasında, uzun süre çevrimiçi oturumu sürdürmek için kafein hapları kulanlar var.

Uyku yoksunluğu yorgunluk ve hatta bağışıklık sisteminin bozulması gibi olumsuz sonuçlara neden olabilir. Aşırı süre çevrimiçi olmak ve egzersiz eksikliği, başta fiziksel sorunlara; kaslarda kireçlenme, sırt gerginliği ve göz yorgunluğu gibi yüksek bir risk oluşturabilir.

Yatak odasında mobil bir cihazla çevrimiçi kalmak, uyku saatini azalttığı için gün içinde zihin yorgunluğu görülmektedir.Buna ek olarak, mobil cihazların yaydığı elektromanyetik ortamda uyumanın beyin fonksiyonlarını değişime uğrattığı araştırma sonuçlarında ortaya konmuştur. Uzun süre radyasyona maruz kalan kişilerde REM uykusuna dalmada sorunlar yaşanmaktadır. Ayrıca zihnin dinginliğini sağlayan melatonin üretimi geciktiği ve bu hormonun salgısında yetersizlik tespit edilmiştir.

BİYOLOJİK SAATLERİ BOZULUYOR

İnternet'e bağlı cihazların ekranlarından yayılan mavi ışığa aşırı oranda maruz kalmanın, uyku-uyanıklık döngüsünü bozarak uyku doyumunda sorunlara yol açtığı gözlenmektedir.

Aşırı teknoloji kullanımı nedeniyle vücudun biyolojik saati bozulmaktadır. Dengeli uyku yoksunluğunun bazı sağlık sorunlarına yol açtığı bilinmektedir. Gün aşırı uyku paterninde meydana gelen bozulma ve gecikme uyku ritim bozukluğuna neden olmaktadır.

Bu bitkileri mutlaka mutfağınızdan çıkarın

- 25 Şubat 2019 Pazartesi No Comments
Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, uyarıyor: "Hamilelik döneminde bitkileri ve bitki çaylarını tüketirken dikkatli olun; düşük yapabilirsiniz!"

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, "Sadece hamilelerin değil hamile kalmayı düşünenlerin de bazı bitkilerden kesinlikle uzak durmaları gerekli. Hamile olanların doğal ve bitkisel denilerek önerilen her ürünü kullanmaması gerekli. Bu anneye olduğu kadar bebeğe de zarar verebilir" diyor.

Taşdemir; "Bitkilerin hiçbir yan etkisi yok, tamamen doğal ve masum şeklinde düşünmeyin. Özellikle de hamilelik döneminde ambalajlı, hijyeninden emin olduğunuz çayları veya bitkileri birbirleri ile karıştırmadan ve dozunu abartmadan kullanın" diyerek anne adaylarını uyarıyor.

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, hamilelerin veya hamile kalmayı planlayan kadınların bu uyarılara dikkat etmesini önerdi:

Anne adayları, açık olması şartıyla gün içinde birkaç bardak çay içebilir. Kahveyi ise özellikle ilk 12 haftada önermiyoruz. Sonrasında nadir olarak kafeinsiz şekilde içilebilir.

Hamilelik döneminde anne adayları bitki çaylarından; nane-limon, zencefil, ıhlamur, tarçın ve elmayı tercih edebilir. Bulantıların yoğun olduğu ilk aylarda zencefil, limon, tarçın ve elma birlikte kaynatılıp içilebilir.

Form çayları gibi karışık bitki çaylarını anne adaylarına kesinlikle önermiyoruz. Karışık bitki çaylarının içinde hamilelere zarar verebilecek bitkiler olabilir.

Hamileler fesleğen, kekik gibi mutfaklarda baharat olarak kullandığımız bitkileri çay şeklinde fazla dozlarda (1- 2 tatlı kaşığı gibi) kullanmamalıdır.

Aloe vera, sinameki, akdiken (geyik dikeni) ve topalak gibi bitkiler; kabızlık sorunlarında kullanılan bitkilerdir. Dışkı yumuşatıcı etkiye sahip olan bu bitkiler; rahim dahil düz kasların kasılmasını uyararak düşüğe neden olabileceği için kullanılmamalıdır.

Adaçayı, meyan kökü, akdiken, Cezayir menekşesi, ökse otu, pelin otu, ravent (ışgın) ve rezene gibi bitkiler; rahimde kasılmalara yol açtığı, kanı sulandırıp kanamaya neden olduğu için anne adaylarına kesinlikle önerilmez.

Bitkilerin çayları kadar yağlarına da dikkat edilmelidir. Esansiyel bitki yağlarından anne-bebek arasındaki veya anne rahmindeki ceninin fonksiyonlarını etkileyebileceği için uzak durulmalıdır.

Hamilelik döneminde; rezene, adaçayı, ardıç, kekik, lavanta, biberiye, civanperçemi ve mercanköşk gibi bitkilerin yağlarının ağız yoluyla alınması da sakıncalıdır.

ADAÇAYI VE MEYAN KÖKÜNE DİKKAT!

Adaçayı, meyan kökü, akdiken, Cezayir menekşesi, ökse otu, pelin otu, ravent (ışgın) ve rezene gibi bitkiler; rahimde kasılmalara yol açtığı, kanı sulandırıp kanamaya neden olduğu için anne adaylarına kesinlikle önerilmez.

Bitkilerin çayları kadar yağlarına da dikkat edilmelidir. Esansiyel bitki yağlarından anne-bebek arasındaki veya anne rahmindeki ceninin fonksiyonlarını etkileyebileceği için uzak durulmalıdır. Hamilelik döneminde; rezene, adaçayı, ardıç, kekik, lavanta, biberiye, civanperçemi ve mercanköşk gibi bitkilerin yağlarının ağız yoluyla alınması da sakıncalıdır.

Vücudunuzda hastalık habercisi olabilecek 5 sinyal..

- 14 Şubat 2019 Perşembe No Comments
Gözleriniz şişiyor, tırnaklarınız sararıyor veya istemsiz kilo kayıpları yaşıyorsanız, bu belirtileri göz ardı etmemeniz gerekiyor. Vücudunuz ile ilgili bu sinyaller, böbrek hastalığından kalp yetmezliğine kadar pek çok hastalığı işaret edebiliyor. Bu durumda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurup gerekli tetkikleri yaptırmak büyük önem taşıyor. 

Memorial Etiler Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü'nden Uz. Dr. Özlem Kaplan, vücutta hastalık habercisi olabilecek belirtiler hakkında bilgi verdi.

Tırnakta beyaz ve sarı renkleri önemseyin
Tırnaklardaki yapı ve renk değişikliği vücutta gelişen birtakım sistemik hastalıkların habercisi olabilmektedir. Örneğin; sarı tırnaklar mantar hastalığında görülürken, kaşık tırnak durumu veya tırnaklardaki beyaz lekeler demir eksikliği anemisinin bir bulgusu olarak ortaya çıkabilir. Tırnaklarda bombeliğin artması durumu ise; siroz, akciğer kanseri, bronşektazi ve bazı bağırsak hastalıklarında görülebilen bir belirtidir. Tırnakta siyah çizgilenmeler ise tırnak yatağında kanama veya melanoma denilen bir kanser türünün habercisi olabilir.

Gözler de sağlığın aynası
Sklera denilen gözün beyaz kısımlarında sarı renk olması, karaciğer ve safra yolları hastalıklarının bir belirtisi olabilir. Göz kapaklarındaki ödem, şişlik böbrek fonksiyon bozukluğuna işaret ederken, gözbebeklerinin eşit büyüklükte olmaması kafa içi kanama, ve beyin travmaları gibi ciddi nörolojik hastalık durumlarında görülebilir. Göz bebeğindeki küçülmeler ise bazı kimyasal toksinlerle ve ilaçlarla zehirlenmelerini işaret edebilmektedir.

Ciltte beyazlama ve kuruluğa dikkat!
Ciltte kendiliğinden ortaya çıkan morarmalar; lösemi, immun trombositopenik purpura gibi bazı kan hastalıklarının erken bulgusu olabilirken; ciltteki beyazlamalar vitiligo ya da mantar enfeksiyonlarında görülebilmektedir. Saçlı deride fazla kepek, diz ve dirseklerde beyaz lekelerin varlığı sedef hastalığını; ciltte ağrılı, yüzeyden kabarık, içi su dolu kırmızı lezyonların olması ise zona hastalığını işaret edebilir. Ciltteki kuruluk ve kaşıntı, az sıvı tüketimi ya da tiroit bezinizin az çalışmasına bağlı olabileceği gibi, böbrek yetmezliğinin de bir bulgusu olabilir. Özellikle kalp yetmezliğine bağlı periferik dolaşımın bozulduğu durumlarda cilt; soluk renkli, terli veya morumsu bir renk alabilir. Ciltteki sararmalar da karotenin aşırı tüketimine bağlı olabileceği gibi karaciğer ve safra yollarındaki tıkanıklıktan da kaynaklanabilmektedir.

İstemsiz kilo kaybı hormon problemlerinden kaynaklanabilir
Kişide istemsiz ve hızlı kilo kayıpları varsa mutlaka tiroit hormon fonksiyonları ve kan şekeri incelenmelidir. Hipertiroidi ve diyabet hastalıkları için ani kilo kayıpları hastalığın ilk bulgusu olabilir. Bunun yanında çoğu kanser hastalığı özellikle açıklanamayan kilo kaybı ile seyredebilmektedir. Gece terlemesi, ateş ve kilo kaybı üçlüsü lenfoma ve lösemi hastalıklarında, kansızlık ile birlikte kilo kaybı ise mide ve bağırsak kanserlerinde görülmektedir. Kilo kaybına eşlik eden halsizlik, öksürük ve yüksek ateş varsa akciğer enfeksiyonları ya da tümörleri açısından araştırılmalıdır. Sırt ağrısı ile ortaya çıkan kilo kayıpları da akciğer tümörlerinin ve pankreas hastalıklarının habercisi olabilmektedir.

Kalp yetmezliği ve siroz nedeni ile kilo artışı olabilir
Hareketin azalması ya da yeme alışkanlıklarında bozulma olmaksızın ortaya çıkan kilo artışları, metabolik bazı hastalıkların habercisi olabilmektedir. Tiroit bezi bazal metabolizmayı düzenleyen hormonlar üretmektedir. Tiroit bezinin yavaş çalıştığı hipotiroidi durumunda kilo artışı, halsizlik, cilt kuruluğu ve saçlarda dökülme meydana gelebilir. Yine şeker metabolizmasının bozulduğu insülin direnci ve diyabet hastalıklarında da ani, açıklanamayan kilo artışı kendini gösterebilir. Kalp yetmezliği, karaciğer sirozu gibi vücutta sıvı birikiminin görüldüğü hastalıklarda da kilo artışı görülebilmektedir.

En çok çocuk ve yaşlılar etkileniyor!

- 3 Ocak 2019 Perşembe No Comments
Kış mevsimi, kendine özgü kazalarla da akla geliyor. Kazalarda da doğru ve acil müdahale hayat kurtarıyor. Ancak özellikle soğuk yaralanmaları durumunda kulaktan dolma bilgilerle yapılan müdahaleler, yarardan çok zarar getirebiliyor. 

En çok çocuk ve yaşlıları etkileyen soğuk yaralanmalarında neler yapılması gerektiğini Acıbadem Ankara Hastanesi Acil Servis Sorumlu Hekimi ve Acil Tıp Uzmanı Doç. Dr. Serkan Şener, anlattı.

Soğuk nedeniyle oluşan yaralanmaların çoğu vücudun açıkta kalan yerlerinde veya uzuvlarda oluşuyor. Maruz kalınan ısı, rüzgarın hızı, sıkı giysi, ayakkabı ve dolaşımı kısıtlayan başka nedenler, yorgunluk, kötü beslenme, alkol ve uyuşturucu kullanımı yaralanmanın şiddetini artıran sebepler arasında sıralanıyor. Kar sporlarının ve dağcılığın yaygınlaşması gibi bir çok neden daha çok soğuk yaralanması oranını artırıyor.

İlk belirti kızarma ve ağrı

Deri ısısı 25 dereceye düştüğünde doku metabolizması yavaşlıyor. Oksijen yetersizliği o bölgelerde mor renkte görünüm (siyanoz) ortaya çıkarıyor. Donma (frosbite) deri sıcaklığının – 10 0C kadar düşmesi sonucu oluşuyor. Gerçek donma noktasına erişmeyen soğuklarda ise cilt yanıklarına benzer şekilde ödem ve baloncuklar (vezikül ve büller) meydana geliyor. Isı kaybı daha da sürerse donma noktasına gelinirse donuk (frosbite) oluşuyor. Doç. Dr. Serkan Şener soğuk yaralanmalarında ortaya çıkan belirtilerle ilgili şu bilgileri veriyor: "El, ayak, burun gibi donan bölgelerde önce kızarma başlıyor ve ağrı gelişiyor. Sonrasında ise donan bölge sertleşiyor ve son aşamaya gelindiğinde ise his kaybı oluşuyor."

Soğuk yaralanmalarında ilk müdahale

-Yüzük, saat, bilezik gibi takıları hızla çıkarın.

-Donmuş organı aleve, ateşe tutmayın, donmuş kısımların yeniden ısıtılması için aşırı sıcak suya sokmayın. Hassas dokularda daha fazla hasara yol açacağı için donmuş olan bölgeye masaj yapmayın ve ovmayın.

-Hastayı soğuk ve ıslak ortamdan uzaklaştırın. Kuru ve yün bir bezle bu organı sarın. Şişmeye karşı, bu organı yukarıda tutun.

-Ayaklarında donma varsa, asla yürütmeyin. Kişi sedye ya da sırt tahtası ile taşınmasını sağlayın.

-Sıcak ellerinizle ya da nefesinizle etkilenen bölgeyi ısıtmaya çalışın. Gerekirse sarılın.

-Ambulans çağırarak hastanın en yakın sağlık kuruluşuna götürülmesini sağlayın.

Aşırı ısı kaybedilirse hipotermi oluşuyor

Uzun süreli olarak soğuk ortama maruz kalmaktan kaynaklanan hipotermi genellikle yağmur, rüzgâr, kar veya soğuk suya maruz kalma gibi faktörler tarafından tetikleniyor. Çok uzun süreyle soğuğa maruz kalındığında vücudun savunma mekanizması daha fazla ısı kaybedilmesini engellemeye çalışıyor. Bunun için titremeyle diğer organların sıcaklığını normal düzeyde tutmaya çalışılıyor. Aynı zamanda cilde olan kan akışı azaldığı için ısı yaratmak üzere hormonlar salgılanmaya başlıyor.

Eğer vücut enerjisi tükenmişse ve vücut iç ısısı 32 0C altına inmişse hipotermi yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşabiliyor. ABD'de yılda 700 ölümün sebebi olan hipotermi özellikle çocuk ve ileri yaş grubu, sürekli ve düzenli alkol tüketenler, psikiyatrik rahatsızlığı bulunan hastalar ile kolay hareket edemeyen kişilerin hipotermiye karşı daha hassas olduklarına dikkat çeken Doç. Dr. Serkan Şener, yaşanabilecek belirtiler konusunda şunları anlatıyor: "Kişinin derisinde pürüzlenme, kıllarda dikleşme, karıncalanma ve sızlanma ilk şikayetler arasında yer alıyor. Sorun ilerledikçe, deride soğukluk ve solukluk, his kayıpları ve bitkinlik, uyuşukluk hali de yaşanıyor. Hipotermi ilerledikçe uyku hali ve katılaşma gibi belirtiler de görülmeye başlıyor."

Hipotermide ilk müdahale

-Öncelikle donmayı önlemek amacıyla hastaya şekerli sıcak bir şeyler yedirmeye ve içirmeye çalışın.

-Donma tehlikesi yaşayan kişiye kalın giysiler giydirin ve üzerini de kalın örtülerle örtün.

Kesinlikle uyumamasını sağlayın.

-Bu durumdaki kişiyi ılık odada tutun ve bir süre sonra odanın sıcaklığını yavaş yavaş arttırın. -Kesinlikle ama kesinlikle kişi birden sıcak odaya sokmayın.

-Bununla birlikte alkollü içecekler içirmeyin, kar ile vücudu ovmayın ve masaj yapmayın.

-Ambulans çağırarak hastanın en yakın sağlık kuruluşuna götürülmesini sağlayın.


Böbreklerinizi korumanın 5 yolu

- 13 Aralık 2018 Perşembe No Comments
Böbrekler tüm beden sağlığınız için hayati önemdedir, bu yüzden onlara iyi bakmanız çok önemli. 

Sadece 5 adımda onları koruyabilirsiniz.

BOL SU İÇİN
Çok sıvı tüketmek, böbreklerinizin fonksiyonunu düzenlemeye yardımcı olacaktır. İdrarınız saman renginde olmalıdır. Eğer daha koyu bir renkteyse yeterince dehidrasyonun, yeterince su içmemenizin habercisi olabilir.

Yazın sıcak havalar boyunca, sıcak şehirlerde, ülkelerde seyahat ederken, veya gayretli bir şekilde egzersiz yaptığınızda, ter ile attığınız suyu geri kazanabilmeniz için normalden çok daha fazla su tüketmeniz gerekir.

SAĞLIKLI BESLENİN

Dengeli bir diyet, vücudunuzun ihtiyacı olan tüm mineral ve vitaminleri almanızı sağlar. Çeşitli meyve, sebzeler ve tahılları tüketmek, tamamen buğdaydan makarna, ekmek veya pilav gibi. Çok yağlı veya tuzlu yiyecekleri fazlaca tüketmekten kaçının.

TANSİYONUNUZU TAKİP EDİN

Düzenli olarak kan basıncınızı ölçün. Yükselen kan basıncının semptomu yoktur, fakat böbrek ve kalp problemleri riskini yükseltebilir. Mutlaka tansiyonunuzu ölçtürün. Eğer kan basıncınız olması gerekenden yüksek ise, hekiminiz önerileri ile yaşam tarzınızı değiştirebilir veya eğer gerekli ise ilaç yazarak kan basıncınızı düşürme yoluna gidebilir.

SİGARA İÇMEYİN, AŞIRI ALKOL TÜKETMEYİN

Sigarayı tamamen bırakmayı deneyin. Erkek için günde iki küçük içki, kadın için ise bir küçük içki ile alkol tüketiminizi sınırlayın. Sigara içmek ve çok fazla alkol tüketimi kan basıncınızı yükseltir. Yüksek kan basıncı, böbrek hastalıklarının en yaygın nedenlerinden biridir.

BÖBREKLERİNİZE YARDIMCI OLMAK İÇİN İNCE KALIN

Çok fazla kilo, kan basıncınızı yükseltir ki bu böbrekleriniz için oldukça kötüdür. Aktivitelere devam ederek ve aşırı yemek yemeyerek sağlıklı bir kiloda kalmaya çalışın. Vücut kütle indeksiniz sağlıklı bir kiloda olup olmadığınızı anlamak için yardımcı bir ölçüdür.

En azından 150 dakikalık hafif-yoğun bir egzersiz hedefleyin, yürümek, bisiklet binmek veya yüzmek gibi… Bunu her hafta tekrarlayın

Vitamin ve mineraller ne işe yarar?

- 7 Aralık 2018 Cuma No Comments
Her ne kadar yeterli ve dengeli beslenerek vücudun vitamin ve mineral ihtiyacını karşılayabilsek de gebelik, emzirme dönemlerinde, menopoz sonrası dönemde, yaşlılarda ve diğer bazı fizyolojik durumlarda, günlük rutin beslenme alışkanlıkları ile bu ihtiyacı tam anlamıyla karşılamak çok da mümkün değildir. Bu nedenle ilave vitamin ve mineral desteğine ihtiyaç duyulabilir. 

Herbalife Beslenme Danışma Kurulu Üyesi İsmet Tamer anlatıyor…
Besinler temel olarak makrobesinler ve mikrobesinler olmak üzere ikiye ayrılır. Temel besin maddelerimiz olan proteinler, karbonhidratlar ve yağlar, makrobesinler olarak adlandırılır. Proteinler hücrelerin ve dokuların temel yapı taşlarını oluştururken, karbonhidratlar ise ana enerji kaynağı olarak görev yaparlar.

Mikrobesin olarak tanımlanan vitaminler ve mineraller, temelde makrobesinlerin vücutta görevlerini yerine getirebilmeleri, olması gerektiği şekilde kullanılabilmeleri için çalışırlar. Bağışıklık sistemini güçlendirerek, makrobesinlerin hücresel düzeyde enerjiye dönüşümünde rol oynarlar. Mikrobesinler sağlıklı bir yaşamın olmazsa olmazıdır.

Vitaminler enerji içermez, kilo aldırmaz

Mikrobesinlerden A, D, E ve K vitamini gibi bazı vitaminler vücudumuzda depo edilirken, C vitamini, B vitaminleri gibi diğer vitamin ve minerallerin her gün düzenli olarak alınmaları gerekir. Her ne kadar dengeli ve yeterli beslenme ile vücudun vitamin ve mineral ihtiyacı karşılanabilirse de gebelik, emzirme dönemlerinde, menopoz sonrası dönemde, yaşlılarda, ve diğer bazı fizyolojik durumlarda, hatta günlük rutin beslenme alışkanlıkları ile bu ihtiyacı tam anlamıyla karşılamak çok da mümkün olamadığından, çoğu zaman ilave vitamin ve mineral desteğine ihtiyaç duyulabilir. Her vitamin ve mineralin farklı görevleri vardır ve önerildiği şekilde alındıklarında vücudumuzun düzgün çalışmasına ve sağlıklı yaşamamıza katkıda bulunurlar. Ancak bilinçsizce ve gereksiz kullanıldıkları zaman, vitamin ve minerallerin fazlasının da sorun yaratabileceğinin farkında olmak gerekir. Sanılanın aksine vitaminler enerji içermezler, o nedenle de kilo aldırmaz, şişmanlatmazlar.

Hangi vitamin ve mineral ne işe yarar?

A vitamini, karotinoidler ve likopen açısından zengin besinlerde bulunur. Likopen ve karoten, görme keskinliği, cilt ve hücre özelleştirmesinde görevi olan besin maddeleridir. Ancak günlük tavsiye edilen miktarı aşmamak gerekir çünkü çok yüksek miktarda A vitamini tüketmek, başta kemikler olmak üzere vücudumuza zarar da verebilir.

B vitaminleri genellikle et, et ürünleri ve tahıllı gıdalarda bol miktarda bulunurlar ve esas olarak besinlerin enerjiye dönüşümünde görevlidirler. Tiamin (B1), riboflavin (B2) ve niasin (B3), besinlerdeki enerjinin dönüşümü ve kullanımında rol oynarlar; aynı zamanda cildin, saçın Pantotenik asit aracılığıyla sinir sisteminin korunması için gereklidirler. Pantotenik asit (B5), enerji dönüşümü dışında, sağlıklı yağların yapımında ve bunlardan da sinir ileti cisimcikleri ile steroid hormonların üretiminde rol alır. Piridoksin (B6), kanda homosistein düzeylerinin düşürülmesine yardım ederek kalp sağlığını koruyucu etkisinin dışında, uyku, iştah ve ruh halini etkileyen serotonin maddesinin yapımında da rol alır. Başta B12 olmak üzere tüm B vitaminleri, yeni kan hücresi yapımında ve bağışıklık sisteminin düzgün çalışmasında görev alırlar.

Sigara içenlere C vitamini

Folik asit, B9 vitamini olarak adlandırılır. Yeni hücre yapımında, yararları gösterilmiştir, ama özellikle gebeliğin ilk aylarında kullanılması, bebekte sinir sistemi ile ilgili doğumsal kusurları önleyebilmektedir. Eksikliğinde kansızlık da ortaya çıkabilir.

Biotin, bazı bağırsak bakterileri tarafından vücudumuzda da bir miktar üretilen ve enerji metabolizması ile sağlıklı saçlar ve kemikler için gerekli bir vitamindir.

C vitamini olarak bilinen askorbik asit, kollajen yapımında rol alan ve bu nedenle bağ dokusunun, eklemlerin, kan damarlarının ve cildin korunmasına katkıda bulunan bir vitamindir. Sigara içenlerin özellikle tüketmesi gereken sebze ve meyvelerde bolca bulunan C vitamininin, soğuk algınlığına karşı koruyucu etkisi tartışmalı olsa da bağışıklık sistemine katkıda bulunduğu bilinmektedir.

Kolin, asetilkolin maddesinin yapımına katılır ve normal karaciğer fonksiyonlarına katkıda bulunur.

D vitamini ileri yaşlarda önem kazanıyor

D vitamini, yeterli miktarda alındığında vücutta kalsiyum ve fosfor düzeylerini dengeleyerek kemiklerin korunmasına katkıda bulunur. Özellikle ileri yaşlarda kırıkları önlemede, tiroid ve şeker metabolizmasının düzgün çalışmasına yardımcı olduğuna dair çok sayıda yayın mevcut.

E vitamini, hem vücut hücrelerini hem de A vitaminini, zararlı etkilerden korur, hatta E vitamininden zengin beslenmenin erken bunamaya karşı da koruyucu olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya koyulmuştur.

Yağda eriyen bir diğer vitamin olan K vitamini, esas olarak pıhtılaşma üzerinde etkilidir ve eksikliğinde kanamalar ortaya çıkabilir.

Minerallere dikkat

Mineraller ise çok çeşitlidirler ve az miktarla dahi vücutta önemli işlevler görürler. En yüksek miktarda bulunanlardan kalsiyum, kemik ve diş korunmasının yanı sıra kasların düzgün kasılıp gevşemelerinde, pıhtılaşmada, enzimlerin aktif hale geçmelerinde rol oynayan bir mineraldir. Magnezyum, kas fonksiyonları üzerinde kalsiyum ile birlikte görev alırken, ayrıca kemik ve dişlerin korunmasına da katkıda bulunur. Flor da diş çürüklerinden korunmada gerekli bir mineraldir. Kemik sağlığına etkili bir başka element olan manganez, ayrıca aminoasit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında da rol oynar. DNA ve RNA yapımızda da yer alan fosfor ise sadece kemik ve diş sağlığımıza katkıda bulunmakla kalmaz, kanda yağların fosfolipid şeklinde taşınmasını ve besin maddelerinin hücre içine alınmasını da sağlar.

Çocuklar, kadınlar ve sporcular için mutlaka demir

Kırmızı kan hücrelerimizin düzgün ve yeterli şekilde üretilebilmesi için yeterince demir almamız gerekir, aksi halde kan hücresindeki hemoglobin ve kaslara oksijen taşıyan miyoglobin yapılamaz, kansızlık ortaya çıkar. Özellikle büyüme çağında çocuklarda, adet gören kadınlarda ve sporcularda mutlaka yeterli demir alımı gereklidir. Tiroid hormonunun bir parçası olan iyot, tiroid hormonlarının normal üretimine ve normal tiroid fonksiyonuna katkıda bulunur.

Sonuç olarak sağlıklı bir yaşam için, vücudumuzun ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri dengeli ve sağlıklı bir beslenmenin bir parçası olarak mutlaka düzenli olarak almalı, gereken hallerde eksiklerimizi giderebilmek için doğru vitamin ve mineral desteklerinden yararlanmalıyız.