Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "Genel Sağlık"

Kanser riskini azaltmanın 8 yolu!

- 4 Aralık 2019 Çarşamba No Comments
Sigaranın kanserin başlıca nedenlerinden biri olduğunu artık hemen herkes biliyor. Yapılan sayısız bilimsel çalışmaya göre sigara özellikle akciğer kanserinin yüzde 90'ından sorumlu. Dahası, sigara içmeyip sigara dumanına maruz kalmak yani pasif içicilik de kanser riskini önemli ölçüde artırıyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar, çağın korkulan hastalığına karşı alınacak bazı tedbirler olduğunu, bu sayede kanser riskinin önemli bir kısmının gelişiminin önlenebileceğini belirterek "Erken teşhis koyup tedavi etmekten daha kolay ve etkili bir yol vardır; o da kanser gelişimini önlemektir. Çünkü kanserlerin önemli bir kısmı doğuştan / genetik yolla gelmemektedir. Yanlış beslenme, çevre kirliliği, radyasyon ve enfeksiyonlar kanserlerin oluşumunda yüzde 40'a yakın rol oynamaktadır. Diğer bir deyişle bu kansere yol açan değiştirilebilir faktörlere dikkat edersek kanserin önemli bir kısmının gelişimini önlemiş oluruz" diyor. Prof. Dr. Aziz Yazar kanser riskini azaltmanın 8 yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sigara, nargile, pipo ve puro içmeyin

Kansere bağlı ölümlerde akciğer kanseri birinci sırada yer alıyor. Sigara ise tek başına akciğer kanserinin yüzde 90'ından sorumlu.Akciğer kanserinin yanı sıra baş boyun, yemek borusu, böbrek ve mesane kanserlerinin gelişiminde de sigaranın rolü var. Sadece sigara değil pipo, puro ve nargile içilmesi de benzer şekilde kanser riskini artırıyor. Sigara içmeyip sadece sigara dumanına maruziyet de (pasif içicilik) kanser riskini sigara içmeyenlere göre artırıyor. Günlük içilen sigara miktarının artması ve sigara içme süresinin uzaması, sigaraya çok genç yaşta başlanması ve sigaranın derine çekilmesi sigaraya bağlı kanser riskini artıran faktörler.

Bol tuzlu ve bol şekerli besinlerden kaçının

Beslenmede yapılan hatalar önlenebilir etmenlere bağlı kanserlerin yüzde 20 ile yüzde 40'ını oluşturuyor. Mevsiminde bol sebze ve meyve tüketin. Meyve ve sebzenin az tüketilmesi ve bol yağlı (az posalı) gıdalar ile beslenilmesi kolon kanseri riskini artırıyor. İşlenmiş veya tütsülenmiş et ürünleri, boz tuzlu gıdalar (salamura) da kanser riskini (özellikle mide kanseri) artırdığından bu gıdalardan uzak durun. Hububatları (tahıllar) ve baklagilleri tüketmek sağlıklı beslenme yollarından biri. Yalnız tahılların usulüne uygun saklanmış olması gerekiyor. Usulüne uygun muhafaza edilmeyen hububatlarda aflatoksin (bir mantar ürünü) olabiliyor bu da karaciğer kanserine yol açabiliyor. Öte yandan, tükettiğiniz besinler kadar, pişirme yöntemlerine de dikkat edin. Yemekleri mümkün olduğunca tencerede veya fırında yapın. Odun ateşinde veya kömürde direkt yapılan pişirmeler polisiklik aromatik hidrokarbonların ortaya çıkmasına neden oluyor; polisiklik aromatik hidrokarbonlar da akciğer kanseri, deri ve üriner sistem kanserleri riskini artırıyor.

Fazla kilolarınızdan kurtulun

Ülkemizde de giderek artan bir sağlık problemi olan şişmanlık, vücutta aşırı yağ birikmesi anlamına geliyor. Şişmanlığa en çok, enerjisi yüksek olan gıdaların fazla tüketilmesi ve durağan yaşam yol açıyor. Şişmanlık diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklar için bir risk olduğu gibi kanser için de önemli bir risk faktörü. Yapılan çalışmalar şişmanlığın meme, kalın bağırsak, rahim, yumurtalık, safra kesesi ve prostat kanseri riskini artırdığını gösteriyor. Bu nedenle ideal kilonuza inmeye, ancak bunu sağlıklı bir diyetle gerçekleştirmeye dikkat edin.

Alkolden uzak durun

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar "Alkolün tüketilmesi bazı kanserlerin oluşumunu arttırmaktadır. Özellikle ağız boşluğu, yutak, yemek borusu, meme ve karaciğer kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir. Tüketilen alkol miktarının artması ile yukarıda belirtilen kanserlerin gelişme riski de artmaktadır" diyor.

Enfeksiyonlardan korunun

Hepatit B ve C karaciğer kanseri riskini artırıyor. Bu iki virüs kan yolu ve cinsel temas ile bulaşıyor. Hepatit B için aşı bulunmakta olup bu aşı ile Hepatit B enfeksiyonundan korunabilirsiniz.HPV virüsü ise çoğunlukla cinsel yolla bulaşıyor. Bu virüs rahim ağzı kanseri, anal bölge kanserleri, vajen, penis ve baş boyun kanseri riskini artırıyor. Gastrit ve ülsere neden olan bir bakteri olan Helicobakter pylori de çok yaygın bir bakteri. Hassas bazı kişilerde mide kanseri riskini artırıyor. Riskli kişilerde bu bakteri antibiyotik ile tedavi edilebiliyor.

Güneşte aşırı kalmayın

D vitamini üretimi için güneş ışınlarından günde yarım saat yararlanmak gerekiyor. Ancak güneş altında daha uzun süre ve özellikle güneş ışınlarının dik olduğu öğle saatlerinde kalmak ultraviyole ışınlarına maruziyeti artırıyor. Ultraviyole ışınları deri kanserlerini tetikliyor. Solaryumlar da benzer şekilde ultraviyole olduğundan cilt kanseri riskini artırıyor. Güneşte fazla kalınması gerekiyorsa koruyucu kıyafetler, şapka ve güneş kremleri ile maruziyeti azaltın.

Düzenli egzersiz yapın

Haftada 3-4 gün 30 dakikadan kısa olmamak kaydıyla egzersiz yapın. Fiziksel aktivite, hızlı tempoda yürüme, koşma, bisiklet, ip atlama, yüzme ve tenis gibi sporlar olabilir. Egzersizin düzenli yapılması kanser riskini (meme ve kalın bağırsak kanserleri gibi) azaltıyor.

Menopoz sonrası dikkat edin

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar "Menopoz sonrası hormonlar kemik erimesini önlemek ve menopoz yakınmalarını azaltmak amacı ile yaygın olarak kullanılmaktaydı. Ancak bu hormon kullanımının meme kanseri riskini arttırdığı gösterildi. Bu nedenle mümkün olduğunca böyle bir kullanımdan uzaklaşılması önerilmektedir. Otuz yaş öncesi gebelik ve emzirmenin de meme kanserinden koruyuculuğu olduğu kabul edilmektedir" diyor.

Böbrek sağlığında 8 yanlış

- 15 Ekim 2019 Salı No Comments
Böbreklerde taş oluşumu, böbrek enfeksiyonları, kalıtsal böbrek hastalıkları… Dünyada 500 milyondan fazla insanda, yani her 10 kişiden 1'inde değişik derecelerde böbrek hastalığı mevcut. 

Ülkemizde de yapılan çalışmalarda; her 7 kişiden birinde böbrek hastalığı olduğu saptanmış. Ancak gerek dünyada gerekse ülkemizde oldukça sık görülen böbrek hastalıkları hakkında maalesef hala yeterli ve doğru bilgiye sahip değiliz. Acıbadem Maslak Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin böbrek hastalıklarıyla ilgili farkındalığın az olması ve kulaktan dolma bilgiler nedeniyle hatalı davranışlar sergilemenin erken tanı ve tedaviyi çoğu zaman olumsuz etkilediğine işaret ederek, "Bunun sonucunda hastalık aslında tedavi edilebilir durumdayken kronik bir sürece doğru ilerleyerek böbrek yetersizliğiyle sonuçlanabiliyor" uyarısında bulunuyor. Peki böbrekler hakkında zihinlerimize kazınan bu hatalı bilgiler neler? Acıbadem Maslak Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin toplumda böbrek sağlığı hakkında doğru sanılan yanlış bilgileri anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

Yanlış: Belin her iki yanında gelişen ağrı, böbrek hastalığı belirtisidir

Doğrusu: Taş hastalıkları, tümör ve büyük kistler dışında, böbrek hastalıkları ağrı yapan hastalıklar değildir. Bazı durumlarda böbrek enfeksiyonları olarak adlandırılan piyelonefritlerde belin her iki yanında künt ağrı hissedilebiliyor.

Yanlış: İdrar çıkışının normal olması böbreklerin iyi çalıştığını gösterir

Doğrusu: Böbrek fonksiyonu yüzde 15'in altına düşene dek idrar miktarı azalmaz. Yani idrar çıkışının normal miktarlarda olması, idrar yaparken ağrı olmaması, her zaman böbreklerin iyi çalıştığını göstermez.

Yanlış: Çok su içmek böbrekleri temizler

Doğrusu: Böbrekler sağlıklı çalıştığında günlük alınan su miktarının fazla bir önemi olmuyor. Böbrek taşı hastalığında ise günlük içilen su miktarının 2 litreden fazla olması böbrek taşının tekrarlama riskini yüzde 60 oranında azaltıyor. Ancak böbrek fonksiyonu bozulduğunda, böbreğin atık maddeleri vücuttan temizleyebilmesi için günlük su tüketiminin 2 litrenin üzerinde olması gerekiyor.

Yanlış: Antibiyotik kullanmak böbreklere zarar verir

Doğrusu: Antibiyotik kullanımının gerekli olduğu durumlar, bakterilere bağlı gelişen enfeksiyonlardır. Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin ciddi enfeksiyonların da tedavi edilmediğinde böbrekleri etkilediğine işaret ederek şu bilgileri veriyor: "Dolayısıyla antibiyotikler enfeksiyon nedeniyle uygun dozlarda ve uygun süreyle kullanıldıklarında böbreklere zarar vermezler. Ancak hastanın böbrek fonksiyonlarını etkileyen diyabet ve hipertansiyon gibi başka hastalıklarının olması ve bu hastalıklar için kullanılan ilaçların antibiyotikler ile etkileşimi, böbreklerin daha kolay etkilenmesine yol açabiliyor"

Yanlış: Tansiyon ilaçları böbreklerde hasar oluşturur

Doğrusu: Yüksek tansiyon kontrol altına alınmadığında kalp, beyin ve böbreklere zarar veriyor. Tansiyon yüksekliği tedavi edilmezse yıllar içerisinde böbrek yetmezliğiyle de sonuçlanabiliyor. Sanılanın aksine tansiyon ilaçları sayesinde kan basıncı kontrolü sağlandığı için böbreklerin yüksek kan basıncına bağlı olarak zarar görmesi önleniyor.

Yanlış: Hastalıklarda ilaç yerine bitkisel ürünler kullanarak böbreklerimizi ilaçların zararlı etkilerinden koruyabiliriz

Doğrusu: Alternatif tedaviler olarak halk arasında yaygın kullanılan bitkisel ürünler, içeriklerinin tam olarak bilinmemesi ve ilaçlarla etkileşime girmeleri nedeniyle böbreklerde bir tür alerjik reaksiyon yoluyla nefrit olarak adlandırılan hastalıklara yol açabiliyor.

Yanlış: Süt ve süt ürünleri böbrek taşı yapar

Doğrusu: Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin tam aksine kalsiyumdan fakir bir beslenmenin böbrek taşı riskini arttırdığını belirterek, "Kalsiyum içeriği yüksek olan süt ve süt ürünlerinin belirli miktarlarda tüketimi böbrek taşı riskini azaltıyor. Ancak kalsiyum içeren ilaçların kullanımı ise taş oluşum riskini yükseltiyor" diyor.

Yanlış: Fazla çay içmek böbrek taşı riskini arttırır

Doğrusu: Sanılanın aksine, fazla çay içmek böbrek taşı riskini azaltıyor. Kahve tüketimindeki artış ise böbrek taşı riskini arttırıyor.

Diş sağlığında doğru bilinen 10 yanlış

- 3 Ekim 2019 Perşembe No Comments
Diş sağlığını korumak için farkında olmadan yapılan yanlışların ağız ve diş sağlığı üzerinde etkisi büyük. Dişlerin, dişleri destekleyen diş etlerinin ve kemiğin de aynı düzeyde sağlıklı olması gerekir. Ancak özellikle ağız ve diş bakımında öyle çok hata yapılıyor ki! Üstelik "Doğru Bilinen Yanlışlar" hem vakit kaybettiriyor hem de sağlıktan ediyor. 

Liv Hospital Ağız ve Diş Sağlığı Kliniği Uzmanı Dt. Alper Çıldır ağız ve diş bakımıyla ilgili doğru bilinen yanlışlar hakkında bilgi verdi.

Dişleri 5 dakika boyunca fırçalayın (YANLIŞ)
Süre artıkça diş etlerindeki baskı ve dişler üzerindeki aşınma direnci düşer. Bu nedenle uzun fırçalama önerilmez. 2 dakika ideal süredir. Son zamanlarda bu süre artırılıp 3 dakika gibi lensi edilse de edilse de bile bu ağız hijyeni iyi olanlar için geçerli değildir.

Diş macunu reklamdaki gibi tüm fırçayı kaplamalıdır (YANLIŞ)
Diş macunu leblebi büyüklüğünden daha fazla sürülmemelidir. Özellikle çocuklar için çok önemlidir. İçindeki flour gibi bazı materyallerin yutulmaması ve ferahlatıcı özelliğinin fazlaca alınmaması gerekir. Diş macunu leblebi boyutunda olmalıdır.

Diş fırçalamaya başlamadan önce fırçanızı musluk altında suyla ıslatın (YANLIŞ)
Diş fırçalamadan önce fırçanın kılları mümkün olduğunca kuru olmalıdır. Yeterli temizlik diğer türlü olamaz.

Çocuklar yetişkinlerle aynı diş macununu kullanmalıdır (YANLIŞ)
Çocuklar yetişkinlerle aynı macunu kesinlikle kullanmamalıdır, çocuk macunları erişkinlerden farklıdır. İçinde flour kullanılmaz. Çünkü çocuklar yutabilirler. Bu da onlar için zararlı olur.

Diş ipi kullanmak zararladır, dişlerini kanatır (YANLIŞ)
Diş ipi kullanımı dişlerin ve diş etlerinin temizliği için çok ama çok önemlidir. Dişlerin temizliği için diş ipi kullanımı mutlaka gerekir. Diş fırçalamak diş yüzeylerini temizlerken, diş aralarında kalan plaklara sebep olur. Dişlerde var olan hafif çapraşıklıklar bu durumu arttırır. Diş fırçasının giremediği ara yüzleri temizlemenin tek yolu diş ipi kullanmaktır.

Dişlerini bir kere temizleten sürekli yaptırmalıdır (YANLIŞ)
Diş temizliği yapılırken tüm bakteri plakları temizlenir. Sağlıklı diş ve diş eti oluşur. Ama ağızda diş taşları varken üzerine biriken yeni taşlar fark edilemez. Uzun süre kalan diş taşları da diş etinin altına doğru ilerleyip diş eti hastalıkları oluşturur. Diş temizliği mutlaka düzenli olarak yapılmalıdır.

Mide sorunları yüzündün ağız kokusu olur (YANLIŞ)
Ağız kokusunun yüzde 99'u diş ve dişetlerindeki problemlerden kaynaklanır. Bu nedenle bu tür problemlerde gastroenterologlardan önce bir diş hekimine görünmek gerekir.

Diş implantları kanser oluşumuna neden olur (YANLIŞ)
1960'lı yıllardan itibaren diş implantları uygulanıyor. Dünyada dental implantlar milyarlarca sayıda yapılmış durumdadır. Diş implantlarının kanser yaptığını destekleyen bilimsel bir çalışma yoktur.

Süt dişleri çürürse çekilir (YANLIŞ)
Süt dişlerinin bir görevi de altından gelecek olan dişe yol göstermektir. Bu nedenle çürük sebebiyle erken süt dişi çekimi yapılmamalıdır. Mutlaka tedavi edilip ağızda zamanı gelene kadar tutulmaya çalışılmalıdır. Süt dişleri çocuk diş hekimleri tarafından tedavi edilmelidir.

Dişleri günde 5 defa fırçalayın (YANLIŞ)
Dişlerin gereğinden fazla fırçalanması diş yüzeylerinde aşınmaya neden olur. Özellikle dişlerin boyun bölgelerinde aşınma sonucu kırıklar oluşabilir. Bu kırıklar ise ciddi şekilde hassasiyet problemi yaşatır. Özellikle uyumadan önce diş fırçalamanın önemi büyük. Gece boyunca kapalı olan ağız içinde diş çürüğüne sebep olan bakteriler çok daha fazla ve hızlı çoğalıyor. O yüzden aksatmadan gece yatmadan önce ve sabah olmak üzere en az iki kere diş fırçalamayı atlamamak gerekiyor. Dişleri günde 2 defa mümkünse 3 defa fırçalayın.

Eklem ağrılarının ilacı kemikli et suyu

- 4 Eylül 2019 Çarşamba 1 Comment
Günümüzün en sık şikayet edilen sağlık sorunlarından biri olan bel, omuz, bilek ve diz ağrılarına yol açan nedenlerin başında aşırı kilo, hareketsiz yaşam şekli ve karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin geldiğine dikkat çeken Dr. Sinan Akkurt, bu üç etkenin de birbirini tetiklediğini savundu. 

"Yanlış beslendikçe kilo alıyoruz, kilo aldıkça hareketsizleşiyoruz. Kemik suyu, sakatatlar gibi kemik, kıkırdak, kas ve tendonlarımızın ana ihtiyaç maddelerini unuttuk." dedi. Dr. Akkurt, özellikle eklem ağrıları olanlara kolajen, kalsiyum ve hiyalüronik asit kazanmaları için kemikli et ve sakatat tüketmelerini önerdi.

Eklem ağrılarının aşırı ağırlık kaldırmaya, bilgisayar / televizyon başında saatlerce hareketsiz oturmaya, genel olarak hareketsiz bir yaşam şekli benimsemeye ya da yaşa bağlı olarak da artabileceğini dile getiren Dr. Akkurt, uzun süre geçmeyen ve belli bir bölgede yoğunlaşan ağrılarda doktora başvurulması gerektiğini söyledi. "Eklemlerimiz bir yandan iyi beslenmeme yüzünden zayıflarken, diğer yandan alınan fazla kilolar nedeniyle aşırı yüke maruz kalıyorlar. Bir anda aklımıza spor yapmak gelip de ilk iş koşuya başladığımızda onları daha fazla yaralıyoruz." diyen Dr. Akkurt, sözlerini şöyle sürdürdü: "En faydalısı genç ineğin kaval kemiğinde bulunan kemik iliğidir. Kemik iliği kemiğin içinde bulanan, yağa benzer, beyaz, atalarımızın sofralarından eksik etmediği ama bizim unuttuğumuz bir maddedir. Kaynatılarak suyu tüketildiğinde vücudumuza müthiş bir destek sağlar. 500-1000 kiloluk hayvanı ayakta tutan bu madde bizi de ayakta tutacaktır."

Kemik iliğinin faydalarının saymakla bitmeyeceğini öne süren Dr. Akkurt, yaşlanmaya bağlı diz kapaklarındaki sıvı eksikliği, kemik erimeleri, eklem ağrıları, kış hastalıkları, saç dökülmeleri, ameliyat yaraları, kırık, çıkıklarla mücadelede çok büyük destek olduğunu vurguladı.

Isınmadan spora başlamayın

Eklem ağrıları ile mücadelede inek sütü yerine keçi sütünden mamül yoğurt, peynir, kefir, yeşil yapraklı taze sebzeler, yeşil çay, badem, balık, yumurta gibi besinlerin de şifalı olacağına değinen Dr. Akkurt, inek sütü, buğday ve şekerden uzak durulması gerektiğinin altını çizdi.

Hareketli bir yaşam için illa akla ilk olarak koşu ya da ağırlık kaldırmanın gelmesinin de yanlış olduğunu kaydeden Dr. Akkurt, günlük yarım saatlik açık hava yürüyüşlerinin, asansör yerine merdiven tercih etmenin, gideceğimiz yerden bir durak önce inip bunu yürüyüş fırsatına çevirmenin başlangıç için yeterli olacağını söyledi.

Eklem ağrılarının tedavisinde ilaç ve cerrahi uygulamaların yanı sıra doktor gözetiminde kaplıca suyunun kullanılabileceğini, PRP ve biorezonans metodundan yararlanılabileceğini ifade etti.

Yatak odasını karanlık tutun

- 28 Ağustos 2019 Çarşamba No Comments
Uyku hastalıkları hayatı zehir ediyor. Yaygın olarak görülen uyku apnesi yani uykuda solunum durması, beyni oksijensiz bırakarak hayati risk doğurabiliyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal, hastalığın tedavisi konusunda bilgiler verdi.

Uyku, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı her gün yenilememiz için önemli olan ve yaşamımızın üçte birini kapsayan aktif bir dönemdir. Uyku bozuklukları, yaşam kalitesinin azalmasına ve kişinin sağlığında bozulmaya neden olur. Uyku süresinin kişiden kişiye değişmekte olduğu ve bu sürenin 4 saat ile 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, Türkiye'de toplumun büyük çoğunluğunun (yüzde 75) 7-8 saat süreyle uyuma alışkanlığına sahip olduğunu göstermiştir. İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal en sık görülen uyku bozukluklarını şöyle sıraladı:

UYKU APNESİ (SOLUNUM DURMASI): Bu hastalık grubunda en sık görüleni Uykuda Solunum Durması Hastalığı'dır. En sık belirtisi horlamadır. Horlama uyku sırasında gürültülü solunumla belirir. Obstrüktif uyku-apneleri olan hastalar bazen uygunsuz yerlerde uyuya kalabilmekte, iş ve özel hayatlarında uykululuk nedeniyle ciddi problemler yaşayabilmektedirler. Hastalar konsantre olmakta güçlük çekerler ve unutkanlıktan yakınırlar. Kolay sinirlenme, isteksizlik, iş veriminde azalma olabilmektedir. Erkeklerde cinsel sorunlar ortaya çıkabilir. Gece huzursuz bir uykuları vardır, boyun ve başlarında belirli terlemeleri olabilir. Sabah kalktıklarında baş ağrısı olur ve ağız kuruluğu hissederler. Uyku apnesi ciddi bir rahatsızlıktır. Oldukça önemli olabilecek kalp ve damar hastalıkları ile belirip, gece kalp krizi ve inmelerin en sık sebebidir.

Rahat Uyku İçin:

Uyku sırasında tüm kaslar gibi solunum kasları da gevşemektedir. Aşırı kilo, uygunsuz boğaz, burun, ağız ve çene yapısı solunum yolunu daha dar hale getirir, uyku sırasındaki gevşemenin de etkisi ile solunum yolu kapanır ve apne oluşur. Alınacak bazı önlemler hastalığın etkilerini azaltabilir.

Kilo verme: Bazen 5-6 kilo vermekle belirtiler hafifleyebilir. Ancak hastalığın ilerlemiş formlarında metabolizma bozukluklarına sebep olarak kilo vermeyi imkânsız hale getirdiği, birçok hastanın aşırı gayretlerine rağmen kilo veremedikleri, kilo verseler bile bu kiloyu koruyamadıkları saptanmıştır.
Alkol: Yatmadan önceki saatlerde alınan alkolün uykuda apnelerin daha sık ve uzun süreli olarak ortaya çıkmasına neden olduğu bilinir. Bu nedenle uyumadan önce alkol alınmamalıdır.
Uyku ilaçları: Uyku ilaçları da alkole benzer bir etki ile solunum merkezini baskı altına almakta ve apnelerin uzamasına neden olur.
Pozisyon: Bazı hastalarda horlama ve/veya solunum durmaları sadece sırtüstü yatarken ortaya çıkar. Bu hastalarda sırta konulan yastıklar veya pijamaya yerleştirilen tenis topu hastanın sırtüstü yatmasını engelleyebilir ve uykuda solunum problemlerini çözebilir.
Burun tıkanıklıkları: Burun tıkanıklığına sebep olan patolojiler horlamayı yüzde 10-15 oranında arttırır. Bu tıkanıklıklara yönelik tedaviler horlama ve uykuda solunum düzensizliklerini bir miktar azaltacaktır.

Uyku apne sendromu CPAP ile tedavi edilebilir. CPAP tedavisi basıncı ayarlanabilen bir hava kompresörü aracılığı ile burundan basınçlı hava verilerek uygulanıyor. Ağız içinde oluşan pozitif basınç, uyku sırasında hava yolunun gevşemesine ve tıkanmasına engel oluyor.

STRESİ KONTROL ALTINA ALIN

En sık görülen diğer uyku bozukluklarından insomnia ve narkolepsi de günlük yaşamı olumsuz yönde etkiler.

İNSOMNİA: Uykuya dalma veya sürdürmede güçlük, yani uykusuzluk (insomnia) toplumda her üç kişiden birinde görülen önemli bir sağlık problemidir. Uykusuzlukla başa çıkarken stres ile baş etmeyi öğrenmek tedaviye yardımcıdır. Yatak odasını mümkün olduğunca sessiz ve karanlık tutmak için gölgelik veya kalın perdeler kullanın. Kafein, alkol ve sigaradan uzak durun. Hafta sonu da hafta içi kadar uyumaya dikkat edin, çalışma saatlerinizi ayarlayın. Uyku haplarını doktorunuzun bilgisi dışında kullanmayın.

NARKOLEPSİ: Kişinin uyanıkken dayanılmaz uyku atakları olması hastalık belirtisidir. Gündüz olan bu durum pek çok nedene bağlı olabilir: kullanılan çeşitli nörolojik ve psikiyatrik ilaçlar, metabolik ve endokrin sebepler (DM, Tiroid bozuklukları), uyku apne sendromu, gece sık uyku bölünmesi, depresyon gibi…

UYKU LABORATUVARI NEDİR?          Uyku bozuklukları, uyku laboratuvarında yapılanın testlerle belirlenerek tedavi edilebiliyor. Hasta testin yapılacağı akşam laboratuvara duşunu almış, temiz saçlar ve tıraşını olmuş olarak gelir. Testin yapılacağı gün, alkollü ve kafeinli içecekler alınmamalı, aşırı egzersizden kaçınılmalı, gün içi uyku engellenmelidir. Kullandığı ilaçlara devam edilmeli yalnızca uyku için aldığı hipnotik ilaçlar 1 hafta önceden kesilmelidir. Hastaya yapılacak işlem ayrıntılı olarak teknisyen tarafından anlatılıp, gerekli elektrodlar takılarak işlem kaydına başlanmalıdır. Uyku laboratuvarında yapılan kayıt 6-8 saat kadar sürer. Uyku laboratuvarları ev konforunda dizayn edildiğinden hastane anksiyetesinden uzak olarak test yapılır.


Hangi yaştaki kadın hangi şekilde beslenmeli?

- 18 Haziran 2019 Salı No Comments
Her yaşın ayrı bir güzelliği var, fakat önce sağlık şartıyla… Yapılan son araştırmalar kadınların yaş almaya başladıkça beslenme alışkanlıklarını gözden geçirip düzenli egzersiz ve kalp dostu gıdalarla sağlıklarını korumaları gerektiğinin önemine bir kez daha vurgu yapıyor. 

Herbalife Nutrition'ın beslenme ve eğitimden sorumlu kıdemli direktörü Susan Bowerman, 20'lerinden 60'larına ve daha sonraki yaşlarına kadar kadınların sağlıklı ve dinç kalabilmeleri için uygulamaları gereken beslenme ve egzersiz formüllerini anlatıyor.

20'Lİ YAŞLAR


Sağlıklı atıştırmalıklar tüketin ve bol su için
Araştırmalara göre 20 ile 39 yaş arası yetişkin kadınlar günlük aldıkları toplam kalorinin yüzde 15,3'ünü hazır gıdalardan karşılıyor. Bu nedenle 20'li yaşlarda, gelecekte doğru alışkanlıklar kazanmak adına akıllı beslenme büyük önem taşıyor. Sağlıklı atıştırmalıklar bu yaşlardaki hızlı yaşam tarzı düşünüldüğünde pratik bir çözüm.
Sağlıksız gıdalarla gereksiz kalori almak yerine hızlıca yiyebileceğiniz ceviz, fındık, kuru meyveler gibi yararlı atıştırmalıklara yönelin.
Yeterli miktarda su tüketmeye özen gösterin. Okul, iş ve sosyal etkinlikler arasında mekik dokurken su içmeyi unutan genç kadınlar yanlarında büyük bir su şişesi bulundurarak her gün en az iki litre su içme alışkanlığını edinebilir.
Alınması gereken temel besinler: Kalsiyum ve folik asit... Kemik gelişimi 20'li yaşların ortasına kadar devam ediyor. Her gün en az bin miligram kalsiyum alarak kemiklerinizi güçlendirin. Örneğin, yoğurt ve içeriği zenginleştirilmiş süta iyi birer kalsiyum kaynağıdır.

30'LI YAŞLAR


Aldığınız kaloriye dikkat edin, taze sebze meyve tüketin
Kadınlar 30'lu yaşlardan itibaren her on yılda bir yaklaşık yüzde beş oranında kas kaybı yaşıyor ve metabolizmaları yavaşlamaya başlıyor. Bu nedenle egzersizlerle kaslarını güçlendirmeleri ve kalori alımına dikkat etmeleri önemli. Bu yaş grubu kadınların 20'li yaşlarındaki gibi beslenerek kilolarını korumaları pek mümkün değil.
Rafine karbonhidratlar (beyaz ekmek ve unlu mamuller vb) ve şekerli içecekler yerine tam tahıllı ürünleri, taze yiyecekleri; içecek olarak da suyu tercih edin.
Kas kütlenizi koruyabilmek için ise egzersizlerinize güç antrenmanları ekleyin ve kas kaybını azaltmaya yardımcı proteinlerden yeterli miktarda tüketin.
Alınması gereken temel besinler: Folik asit ve protein. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin bir raporuna göre çocuk doğurmak için 30'lu yaşlarını bekleyen kadınların sayısı artıyor. Folik asit alımınızı artırın.

40'LI YAŞLAR


Domates, koyu yapraklı sebzeler ve güneş yaşamınızın bir parçası olsun
Menopoz dönemine yaklaştıkça kadınların kolesterol ve tansiyon değerlerinde yükselme gözleniyor. Ancak düzenli egzersiz ve kalp dostu gıdalar ile bu değerleri düşürmek ve kalbi korumak mümkün.
Koyu yapraklı sebzeleri, domatesi, diğer meyve ve sebzeleri tercih ederek sağlığınızı koruyun.
İşlenmiş ve kızarmış gıdalarda bulunan trans yağları tüketmeyi bırakın. Kalbinizi koruyun.
A, C ve E vitamini gibi antioksidanlar hücre hasarını önlüyor veya geciktiriyor. Hücre hasarı, yaşlanmayı hızlandıran bir faktör olarak öne çıkıyor. Bu vitaminler, kırmızıbiber, turunçgiller, orman meyveleri, havuç, tatlı patates ve sert kabuklu yemişler gibi besinlerde bulunuyor.
Alınması gereken temel besinler: D vitamini ve antioksidanlar. Kadınlar 40'lı yaşlara geldiğinde D vitamini depoları azalmaya başlıyor. Yeterli miktarda D vitamini aldığınızdan emin olun; D vitamini vücudunuzun kalsiyum emilimini artırıyor.

50'Lİ YAŞLAR


Daha çok lifli besinler alın ve yağlı balıklarla kalbinizi koruyun
ABD'deki Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü'ne (NHLBI) göre kadınlarda 55 yaşından sonra kalp hastalığı riski artıyor. Lifler kolesterol düzeylerinin düşürülmesine yardımcı oluyor; bu da kalp sağlığı için fayda sağlıyor. Lifler daha uzun süre tok kalmayı da sağlayarak kiloyu kontrol altında tutmaya yardımcı oluyor.
Lifli gıdaları daha fazla tüketin.
Omega-3 yağ asidi alımınızı yükseltin. Eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) bakımından zengin olan somon balığı gibi yağlı balıklarla bu ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Cevizde ve öğütülmüş keten tohumunda yüksek oranda alfa linolenik asit (ALA) bulunuyor. Bu asit, kolesterolü düşürmeye yardımcı bir omega-3 çeşidi.
Alınması gereken temel besinler: Omega-3'ler ve B12. Çalışmalar, 50 yaşın üzerindeki kadınların yüzde 10 ila 30'unda besinlerden alınan B12 vitaminin emiliminin azaldığını gösteriyor. B12 takviyesi bu nedenle önemli.

60'LI YAŞLAR VE SONRASI


Sosyalleşin, yemeğinizi paylaşın, hareketsiz kalmayın
İlaçlar, yavaşlayan metabolizma, tat almadaki değişiklik ve diğer faktörler 60'lı yaşlarda ve sonrasında yaşanan iştahsızlığı körüklüyor. Yeteri kadar yemek yiyememek bir sorun haline geliyor.
İyi beslenmeye odaklanırken daha farklı ve çeşitli yiyecekler yemeyi deneyin.
Yemeklerinizi arkadaşlarınızla paylaşarak hem farklı tatlar deneyin hem de tüketeceğiniz porsiyonları bölün.
Hareket etmeye devam edin. Emeklilik döneminin hayatın tadını çıkarmak için bir fırsat olduğunu unutmayın. Eşiniz veya yakın dostlarınızla daha fazla dışarı çıkın. Ne yaparsanız yapın mutlaka düzenli bir egzersiz rutinine bağlı kalın.
Alınması gereken temel besinler: Tüm besin ögeleri ve probiyotikler… Yaşımız ilerledikçe sindirim sistemimizin sağlığında değişiklikler meydana geliyor. Yararlı bakteriler azalır ve ince bağırsağımız besinlerin emilimini eskisi kadar iyi gerçekleştiremez. Yararlı bakteri gelişimini artırmak için beslenmenize probiyotik gıdalar ekleyin. Lahana turşusu gibi fermente yiyecekler ve yoğurt yararlı bakteriler içeren önemli kaynaklardandır. Bol bol tüketmeye özen gösterin.

Tatilcilere 'seyahat' uyarıları

- 21 Mayıs 2019 Salı No Comments
Yaz mevsiminin başlaması ile birlikte tatil sezonu açıldı. Uçak ve araç ile yapılan uzun yolculuklarda hareket alanının kısıtlanması, ağrılara ve şişliklere neden olabiliyor. Konu ile ilgili Op. Dr. Enis Yıldırım, tatil planı yapanlara önerilerde bulundu.

Yaz tatilinin gelmesi ve sınavların bitmesiyle artık herkes tatil havasına girdi. Hayalleri kurulan ve planları yapılan uzak-yakın tatiller başladı. Kimileri her şey dahil otellerde tam teşekküllü bir tatil modunu seçerken, kimileri de maceraperest seçeneklerle daha hareketli günler geçirecek. Hangi tür tatil olursa olsun, herkes bir şekilde gitmek istediği yere ulaşmak ve geri dönmek için yolculuk yapacak. Ancak uzun yolculuklar, kimi zaman tatilleri keyifsiz hale getirebilir…

Uzun Süren Yolculuklarda Ağırlara Dikkat!

İster araç, ister uçakla olsun, uzun yolculuklarda kas-iskelet ve dolaşım sistemimiz, hareketsiz kalmanın etkisiyle farklı sorunlar yaşayabilir. Boyun ve sırt ağrıları, eklem tutulmaları ve bacaklarda şişlikler bu sorunların en bilinenleridir. Fakat, basit bir takım önlemler alarak, bu sorunlardan kaçınmak mümkün olabilir.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Enis Yıldırım, tatile çıkacaklar için, "Yolculuk sırasında eğer araçtaysanız, saat başı kısa molalar vererek araç dışına çıkıp birkaç adım yürüyerek veya uçaktaysanız koridorda birkaç adım atarak, buna benzer tüm sorunların oluşma ihtimalini azaltabilirsiniz. Bu önlem, eklemleri ve kasları çalıştırıp kasılmalarını önlemekle kalmaz, aynı zamanda kan dolaşımını da hızlandırıp özellikle bacakta oluşabilecek şişliklerin önüne geçebilir." dedi.

Araçlarda veya uçaklarda bulunan koltuklar bir takım standartların ortalaması alınarak üretilir. Hal böyle olunca her insan her araçta rahat etmeyebilir. Bu uyumsuzluk özellikle boyun, sırt ve bel ağrılarına neden olabilir. Aracı kullanan kişi ve yolcular, kendilerine uygun bel ve boyun desteği kullanarak rahat bir yolculuk geçirebilir. Oturma bölgesinde yaşanan uyumsuzluklar genelde şoförler için rahatsızlık verici olabilir. Aracı kullanacak kişiler, uygun boyutlarda yastık kullanarak tüm üst bacak altını desteklemek suretiyle, bacak arkasına gelecek baskıları önleyerek daha rahat kaslar ve daha hızlı kan dolaşımı elde edebilir.

Suni veya gerçek deri kaplamalı koltuklar, sırt ve kalça bölgesinde terlemelere neden olur. Uzun yolculuklarda bu terleme, hem sıvı ve mineral kaybına hem de terleme olan bölgelerin daha sonra rüzgara maruz kalması halinde kas spazmlarına neden olabilir. Bu sorunların önüne geçebilmek adına özellikle yazın seyahat ederken araç koltuklarının nefes alabilen (Pamuklu, keten veya hasır vs.) materyaller ile kaplanabilir. Eğer uzun vadeli bir çözüm için vaktiniz yoksa, oturma bölgesi için kullanmadığınız bir yastık kılıfı, sırt bölgesi içinse bir t-shirt, acil yardım için iyi seçenekler olacaktır.

Sıvı Kaybı Kas Spazmına Neden Olabilir!

Konuyla ilgili bilgi vermeye devam eden Op. Dr. Enis Yıldırım, "Sıvı kaybı, uzun seyahatlerde ciddi sorun oluşturur. Klimanın neredeyse çoğu araçta bulunmasıyla beraber serin ortamlarda seyahat edilmekte, ancak unutulmamalı ki serin ortam sıvı kaybının önüne geçemez. Sıvı ve mineral kaybı kas spazmı ve yorgunluk hissine neden olur. Bu durumun kötü etkilerinden kurtulmak için verilen kısa molalarda su, soda, ayran veya meyve suyu tüketilmelidir." açıklamalarında bulundu.

Vücudunuzu şekle sokacak 7 basit egzersiz

- 29 Mart 2019 Cuma No Comments
Yazın yaklaşmasıyla, yeni bir vücut ve fit olma planları da geliyor.

Her ne kadar bu güzel niyetler, beklendiği gibi uzun süreli olmasa da, biz siz için, kısa sürede vücudunuzu şekle sokacak, yedi tane egzersiz hazırladık. Bu hareketleri, dört hafta boyunca uyguladığınızda, ne spor merkezine yazılmaya ne de eve ekipman almaya hiç ihtiyaç olmadığını kendiniz göreceksiniz. Tek ihtiyacınız, kararlılık ve gününüzden ayıracağınız tam 10 dakika!

Plank
Plank egzersizi statik bir egzersiz, yani hareket etmeye ihtiyacınızın olmadığı bir egzersiz. Tek yapmanız gereken pozisyonu doğru ayarlamak. Doğru yapabilmek için, fotoğraftaki gibi, dirseklerinizin ve ayak parmaklarınızın üzerinde gücünüzü toplayın. Bu pozisyonun önemi, sırtı dümdüz tutmaktır. Eğer dirseklerinizin üzerinde durduğunuzda, hiç zorlanmıyorsanız o zaman bir şeyler ters gidiyor demektir. Bu pozisyondayken, sizi dik tutmaya yarayan kaslar çalışmaya başlar. Yani, kol kaslarınız, karın kaslarınız, sırt kaslarınız, kalça kaslarınız çalışır.

Şınav
Doğru bir şınav hareketi için, plank pozisyonunun başlangıç olduğunu farz edin ve kendinizi kollarınızdan güç alarak yukarıya kaldırın. Burada önemli olan şey, sırtınızı, kalçanızı ve bacaklarınızı aynı ve düz bir çizgi üzerinde tutmaktır. Bu hareket kollarınızla birlikte karın kaslarınızı da gerecektir. Bir sonraki aşama, plank pozisyonuna, yavaşça geri dönmektir.

Kalça kaslarını şekillendirme
Egzersize fotoğrafta da gördüğünüz gibi, ellerinizin ve bacaklarınızın üzerinde durarak başlayın. Sonra, bir bacağınızı, düz tutmaya ve sağa sola gitmesine engel olmaya çalışarak uzatın, aynı zamanda bunu zıt tarafta duran kolunuzla da yapın. Sonrasında, diğer bacak ve kol için egzersizi tekrarlayın.

Squats
Squat tamamen dengeyle ilgilidir. Kollarınızı, omuz genişliğinde açın ve topuklarınızın üzerinde durun. Sonra, sanki hayali bir sandalyeye oturuyormuş gibi yavaşça oturun ve kalkın. Bacaklarınızın ve ayaklarınızın düz bir çizgide olmasına dikkat edin. Hareketi yaparken, kollarınızı da fotoğrafta göründüğü gibi uzatabilirsiniz. Tamamen aşağı doğru indiğinizde, kendinizi olabildiğince yavaş şekilde yukarı doğru çekmeye başlayın.

Karın kası egzersizi
Sırt üstü yatın ve kollarınızı yukarıya doğru kaldırın, ardından bacaklarınızdan birini kaldırıp, bacağınıza doğru getirin, elinizle dokunun. Başlangıç pozisyonuna dönerek, diğer bacak ve kolla tekrar edin. Burada kural şudur: Sol kol, sol bacağa, sağ kol, sağ bacağa dokunacak.

Karın kasları ve kalça
İlk olarak, elleriniz ve ayaklarınızdan destek alarak vücudunuzun bir üçgen gibi şekil almasını sağlayın. Bacaklarınızdan birini olabildiğince yükseğe kaldırın ve yavaşça indirin sonra da dizinizle burnunuza değmeye çalışın. Aynı egzersizi diğer bacakla da yapın.

Bel
Bacaklarınız dizden hafif kırık ve geniş bir şekilde açık olarak kendinizi duvara yaslayın. Elinize fotoğrafta göründüğü gibi bir top alın ya da parmaklarınıza lastik geçirin. Ardından, bir sağa, bir sola yavaş hareketlerle dönün. Dönüşlerinizde duvara dokunmaya çalışın ama en önemlisi, bu egzersiz boyunca dik durmaya çalışın.

Eğer her şeyi doğru yaparsanız, bir ay içerisinde inanılmaz sonuç alacaksınız ve bu da yetmezmiş gibi, günde on dakikanızı bu işe ayırmak gibi bir alışkanlık edinmiş olacaksınız. Eğer vücudunuzu daha da disipline sokmak isterseniz, tek yapmanız gereken, eforunuzu ikiye katlamak, bu kadar basit!

Yetersiz D vitamini, kemik erimesi riskini artırıyor

- 8 Mart 2019 Cuma No Comments
Kalsiyumun kemikte depolanmasını sağlayan ve aynı zamanda kan kalsiyum seviyelerinin düzenlenmesinde rol alan D vitamini, kemik erimesine karşı alınacak önlemlerin başında geliyor. 

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Demirhan Dıraçoğlu; özellikle ileri yaşlarda yetersiz D vitamininin, kemik gücü kaybına ve kemiğin kolayca kırılabilmesine neden olan osteoporoza (kemik erimesine) eğilimi artırdığının altını çiziyor.

Osteoporoz bir diğer adıyla kemik erimesi ülkemizde oldukça sık görülen bir hastalık olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle menopoz sonrasında kadınlarda sıkça rastlanan bir hastalık olan osteoporozun sıklığı, erken yaşlarda alınan önlemler ile azalıyor. Osteoporozda, kemik mineral yoğunluğunun azalmasına bağlı olarak kemikte bir kırılganlık artışı olduğunu belirten İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Demirhan Dıraçoğlu, "Osteoporoz özellikle 45 yaşından sonra menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülüyor.

Kemik dokusu sürekli yeniden yapılan ve yeniden yıkılan bir dokudur. Bu yapım-yıkım dengesi 30 yaşına kadar hep yapım lehinedir yani yapım daha fazladır. 30 yaşından sonra ise bu yapım-yıkım dengesi değişmeye başlar. İleri yaşlarda yıkım ön plana çıkar ve osteoporoz gelişir. Kemik erimesi tedavisinde en önemli faktörlerden biri hareket düzeyimizi artırmaktır. Bir yandan da özel egzersizlerle hareket düzeyimize katkıda bulunmamız gerekir. Bunun yanında beslenme de önemlidir. Özellikle D vitamini, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve diğer minerallerden zengin bir diyete sahip olmamız gerekli." açıklamasında bulundu.

"Özellikle kadınlar osteoporoza karşı D vitamini değerlerine dikkat etmeli"

Yaş ilerledikçe gerek kadınların gerekse erkeklerin kemiklerinde doğal bir zayıflama olduğunu belirten Prof. Dr. Dıraçoğlu, "Kadınlarda menopozla birlikte kemiğin hormonal desteği de ortadan kalkar. Bu durum kemiğin mineral dengesini bozar. İleri yaşlarda yetersiz D vitamini, kemik gücü kaybına ve kemiğin kolayca kırılabilmesine neden olan osteoporoza (kemik erimesine) eğilimi artırır. Kemik erimesi tespit edilen kişilerde tedavinin en önemli parçalarından biri de yeterli miktarda D vitamininin tedaviye eklenmesidir.

D vitamini düzeyi kanda 20 ng/mL'den düşük ise D vitamini eksikliği; 20 ile 30 ng/mL arasında ise D vitamini yetersizliği; 30 ng/mL'den yüksek ise yeterli düzey D vitamini; (tercih edilen aralık 40-60 ng/mL) sağlık için kabul edilebilir. Avrupa Endokrin Derneği Klinik Uygulama Kılavuzu'na göre D vitamini alımında günlük idame dozlar; 1 yaşından küçük bebeklere günde 400 ünite, 1-18 yaş arası çocuklara günde 600 ünite, 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde günlük 1000 ünitedir. Bu doz alımları D vitamini düzeyinin yeterli olmasını sağlayabilir. Eğer eksiklik varsa bu durumda günde 2000-3000 ünite , 3-6 hafta boyunca verilebilir. Ancak eksiklik durumunun tedavisi hastanın özelliğine göre de değişiklik gösterebilir.

Kan düzeyleri kontrol edilmelidir. Özellikle D vitamini eksikliği açısından yüksek riskli yaşlılar mutlaka idame tedavisi almalıdır. Katkı maddesi ve BHA içermeyen D vitamini destek seçenekleri bulunmaktadır. Son dönemlerde kolay kullanımıyla sprey formunda, saf zeytinyağı içinde sunulan D3 vitaminleri tercih edilmektedir." dedi.

D vitamini eksikliği kilo vermeyi zorlaştırıyor

- 3 Şubat 2019 Pazar No Comments
Sıkı bir diyet yapıyor, ancak yine de kilo veremiyorsanız dikkat… D vitamini eksikliği kilo vermenize engel olabilir. Özellikle kadınlarda daha sık rastlanan D vitamini eksikliği kilo vermeye etki eden unsurların başında geliyor. 

Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Taylan Kümeli, D vitamini eksikliğinde kemik gelişimi ve bağışıklık sisteminin zayıflamasının yanı sıra enerji tüketim dengelerinin de etkilenerek yağlanmanın kolaylaştığını açıkladı.

Dünya genelindeki insanların yaklaşık yüzde 50'sini etkilediği tahmin edilen D vitamini eksikliği; kemik gelişimden bağışıklık sistemine, çocuklarda büyüme gelişmeden diş çıkarmada gecikmeye kadar sağlımıza birçok açıdan etki ediyor. Ancak D vitamininin etkisi tüm bunlarla sınırlı kalmıyor. Yapılan son araştırmalar kilo vermeyi etkileyen unsurların başında D vitamini eksikliğinin de yer aldığını gösteriyor. Bahar aylarının gelip yaz aylarının yaklaşmasıyla kilo vermek için diyet yapan kişilerin sayısında da artış yaşandığını belirten Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Taylan Kümeli, " Kilo vermek ya da mevcut kilomuzu korumak sanıldığı kadar zor değil. Önemli olan vücudumuzun ihtiyacını iyi bilmek.Ancak maalesef kilo verirken eksik ya da kulaktan dolma bilgilerle hareket edebiliyoruz. Kilo verirken dikkat etmemiz gereken unsurlardan biri de D vitamini değerlerimiz.

Özellikle kadınlarda sıklıkla yaşanan D vitamini eksikliği kilo vermeyi etkileyen unsurların başında geliyor. D vitamininin kalp, beyin ve pankreas gibi birçok organımızda özel reseptörleri var. D vitamini reseptörlerine sahip dokulardan biri de kaslarımız. D vitamininden mahrum kalan kaslar daha çabuk yoruluyor ve o kasların metobolizmaları bozuluyor. Bu durum da enerji tüketim dengelerini olumsuz etkileyerek, yağlanmayı kolaylaştırıyor" dedi.

"Kilo veremiyorsanız D vitamini seviyenizi ölçtürmelisiniz"

Kümeli, kilo programına aldıkları herkesin yeterli D vitamini stoğu bulunup bulunmadığına baktıklarını belirterek, " Bir kişide D vitamini değeri 21 mg'ın altındaysa bu rakamı 50-60 mg'lara yükseltmeye çalışıyoruz.Gözlemlerimiz bize gösteriyor ki; D vitamini seviyesi iyileşen kişilerde açlıklarını kontrol etme, daha az yeme ve daha uzun süre tok kalma belirtileri başlıyor. Kilo programlarındaki yağ yakma hızları da artıyor. Ayrıca D vitamini, aynı omega-3 yağları gibi en fazla karın- göbek bölgesindeki yağların erimesine etki ediyor. Bunu da muhtemelen kalsiyumun etkinliğini artırarak başarıyor. Avrupa Endokrin Derneği Klinik Uygulama Kılavuzuna göre D vitamini alımında günlük idame dozlar; 1 yaşından küçük bebeklere günde 400 ünite, 1-18 yaş arası çocuklara günde 600 ünite, 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde günlük 1000 ünitedir.

Piyasada farklı formlarda D Vitaminleri bulunmasına karşın katkı maddesi ve BHA içermeyen, sprey formda D vitamini seçenekleri de bulunmaktadır. Son dönemlerde sprey formu gibi kullanımı kolay, saf zeytinyağı içinde sunulan D3 vitaminleri tercih edilmektedir. " dedi. Taylan Kümeli, özellikle kilo veremeyenlerin muhakkak D vitamini seviyelerini ölçtürmeleri gerektiğini, aksi halde kilo vermenin oldukça zorlaşabileceğini sözlerine ekledi.

Vücudun orkestra şefi hipofiz bezine dikkat!

- 22 Ocak 2019 Salı No Comments
Kendisi fındık büyüklüğünde olan hipofiz bezinin etkisi, küçüklüğünün aksine oldukça büyüktür. 

Büyüme hormonu, prolaktin hormonu, tirotropin gibi birçok hormonun salgılanmasının yanı sıra kan basıncının düzenlemesi, vücutta su dengesini sağlaması gibi onlarca görevi bulunmaktadır. Vücudun "orkestra şefi" de denilen hipofiz bezinde görülen tümörler pek çok rahatsızlığa neden olmaktadır. Bu yüzden belirtiler dikkate alınmalı ve tümör büyümeden müdahale edilmelidir. Memorial Ankara Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Bölümü'nden Prof. Dr. İsmail Hakkı Tekkök hipofiz bezi, tümörleri ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Hormonları yönetiyor
Hipofiz bezi, beynin altında "Türk eğeri" diye de bilinen (Sella Tursika) yaklaşık bir santimetreküplük bir kemik çukurunun içinde bulunan fındık büyüklüğünde bir salgı bezidir. Hipofiz bezi büyüklüğüyle mukayese edilmeyecek kadar önemli işler yapan bir bezdir. Vücuttaki salgı bezlerinin hemen hepsinde etkilidir. Ne kadar büyüyeceğimizi tayin eden büyüme hormonunu, kadınlarda bebeğin emzirilmesi için gerekli süt salgısını sağlayacak prolaktin hormonunu, doğum sırasında rahmin kasılmasını düzenleyen oksitosini ve de vücuttaki su ve tuz dengesini sağlayan vazopressini salgılamaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezi, tiroit ve yumurtalık gibi organlara ne kadar ve ne zaman salgı yapmaları gerektiği sinyalini yollayan bir orkestra şefidir.

Bu belirtilere dikkat!
Hipofiz bezinden kaynaklanan tümörlerin çok büyük bir kısmı iyi huylu, yani yavaş büyüyen ve uzaktaki organlara atlamayan tümörlerdir. Bunlara "hipofiz adenomu" denir. Yine de bulundukları yer kritik bir bölge olduğu için davranışları her zaman kötü huylu olamayabilir. Cinsel iktidarsızlıktan, yorgunluğa, alına yayılan baş ağrısından görme kaybına, kontrolsüz kıl çoğalmasından aşırı su içme ve aşırı idrara çıkmaya kadar pek çok belirtilere neden olur. Hipofiz bezinin hemen üstünde ve yanlarında görme ve göz hareketleri ile ilgili sinirler olduğu için ancak belli bir büyüklüğe eriştikten sonra görme kaybı riski de söz konusu olur.

Aşırı büyüme hormonu salgılanması iç organları tehdit edebilir
Büyüme hormonunun tümör nedeniyle aşırı salgılanması buluğ çağından önce kişinin devleşmesine neden olurken, buluğ çağını geçmiş hastalarda aşırı salınan büyüme hormonu çenenin, el ve ayakların ve daha önemlisi iç organların özellikle de kalbin büyümesine neden olarak hastanın sağlığını tehdit eder. Akromegali yani uçların büyümesi olarak bilinen bu durumda hastanın şeker metabolizması da etkileneceği için şeker hastalığına olan eğilim artar.

Aşırı prolaktin hormonu adet düzensizliği ve cinsel isteksizliğe yol açıyor
Aşırı prolaktin salgılayan hipofiz tümörleri, kadınlarda adet düzensizliğine, durup dururken ya da sıkmakla göğüs uçlarından süt gelmesine neden olabileceği gibi hem erkek hem de kadında cinsel isteksizlik ve erkekte iktidarsızlığa neden olabilir. Erkeklerde empotans ve cinsel isteksizlik ancak geç dönemlerde görüldüğünden erkek hastalar çoğunlukla tümör belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra görme şikayetiyle doktora başvurur.

Cushing hastalığı ortaya çıkabilir
Böbrek üstü bezinin salgılama işlevini kontrol eden ACTH adlı hipofiz hormonu aşırı salındığında; yüzde genişleme ve kızarma, aşırı kilo alımı ve özellikle gövdede yağ birikimi, ensede kalınlaşma, ciltte aşırı kıllanma ve sivilcelenme, kemiklerde kırılganlık, hipertansiyon gibi bulgularla ortaya çıkan ve durumu ilk tarif eden beyin cerrahının ismine atfen Cushing hastalığı diye bilinen ciddi bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Teşhis için hipofiz hormonları takip ediliyor
Teşhis için genel ve sinir sistemine yönelik muayene sonrasında direkt röntgen, sonra da bilgisayarlı beyin tomografisi ve manyetik rezonans ile daha detaylı inceleme yapılır. Hipofiz hormonlarının kandaki düzeyine bakılarak seviyenin artıp artmadığı kontrol edilir.

En etkili yöntem cerrahi tedavi
Hipofiz tümörlerinde en etkili tedavi yöntemi cerrahi tedavidir. Cerrahide de genellikle Mısırlıların mumyalama öncesi kafa içi muhtevayı boşaltmak için kullandıkları yol yani transsfenoidal cerrahi denilen yöntem tercih edilmektedir. Bu tip ameliyatta özel bir açıcı ile her iki burun delikleri arasındaki kıkırdak ve kemik arasından girilerek kafa tabanına ulaşılmakta ve tümör dokusu çıkarılmaktadır. Bu ameliyat, ameliyat mikroskobu, endoskop, röntgen görüntü kontrol cihazı ve hatta nöronavigasyon ile yapılmaktadır. Bu ameliyatın avantajı, beyin dokusu ile direk temasın olmaması dolayısıyla iyileşmenin inanılmaz kısa sürede olmasıdır. Yaklaşık 1 saat süren operasyondan sonra kafa tabanı onarılıp burun delikleri içine tamponlar yerleştirilmektedir. Hasta ameliyattan 8 saat sonra yemeğini yiyebilir hale gelebilmekte ve 3. gün tamponları çıkarıldıktan sonra taburcu edilmektedir.

Diğer bir cerrahi yöntem, kafatasının açılması ile tümöre ulaşılmasıdır ki bu genelde tümör görme sinirini veya hemen onun yanındaki şah damarını sarmışsa başvurulan bir yöntemdir. Tamamı çıkarılamamış ya da ilaçla kontrol edilemeyen hipofiz tümörlerine ışın tedavisi gerekebilir. Hipofiz adenomları tekrarlayabilir. Bu durumda yeniden cerrahi, ışın tedavisi ve ya ilaç tedavisi denenebilir.

Aşkla yükselen hormonlar koruyor

- 29 Aralık 2018 Cumartesi No Comments
Aşık olmak, beden ve ruh sağlığına iyi geliyor. Öyle ki aşk, en zor anlarında bile kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlayabiliyor. Aşk kişide dalgınlığa neden olup, zaman zaman kendisine sorulan sorulara geç cevap vermesine neden olsa da; kalbi koruyor, bağışıklığı güçlendiriyor, kilo verilmesini sağlıyor, özgüven ve başarı hissini artırıyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü'nden Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, aşkın insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

Bu 3 hormon aşık olunca yükseliyor

Hormonal aktivite, sosyal etkileşimler, öğretiler ve fiziksel temas içeren aşkın birçok araştırmaya konu olmuş hayli karmaşık bir yapısı vardır. Özellikle aşkın yeni başladığı ilk evrede beynin bazı bölgelerinde olması gerekenden çok daha fazla hormonal değişim yaşanır. İnsan sağlığı üzerinde etkin oksitosin, vazopressin ve dopamin hormonlarında artış görülüyor. Bu hormonların vücuttaki rolleri şöyle özetlenebilir:

Oksitosin: Mutluluk ve sevgi hormonu olarak bilinir. Kan basıncını düşürerek, rahatlama sağlar. Salgılanmasında dokunma, ses ve koku faktörlerinin etkili olduğu hormon, sosyal ilişkilerdeki güven duygusunu inşa eder. Özellikle doğum ve emzirme döneminde artar.

Vazopressin: Sadakat hormonu olarak da bilinir, bağlılık duygusunu yükseltir. Kan hacmi ve konsantrasyonu düzenler.

Dopamin: İnsanın kendisini iyi hissetmesini sağlayan bu hormon, herhangi bir aktiviteyi gerçekleştirmede motivasyon sağlar. Bu hormon olmadan kişinin kılını bile kıpırdatması imkansız gibidir.

Aşk iştahı baskılayarak kilo verilmesini sağlıyor

Toplumda yaygın olarak kullanılan kafası çok dalgın olduğu için "Aşık herhalde" ya da "Aşkından iğne ipliğe döndü" sözleri aslında hormonal değişim sonucu yaşanan yansımalardır. Beyinde "hipotalamus" adı verilen ve hemen hemen tüm hormonları düzenleyen bölgede aşk ile birlikte bazı değişikliler olur. Aşkın başlamasıyla birlikte noradrenalin adı verilen salgı artar. Strese yanıt olarak da görev yapar, kalbi etkileyen sempatik nöronlar üzerinde etkili olan noradrenalin salgısıyla kalp atışı hızlanır, avuç içi terler ve göz bebekleri büyür. Bu dönem sorulan sorulara geç yanıt verilmesi, kafanın çok dağınık olması aşırı noradrenalin salınımından kaynaklanır. Ayrıca iştahı baskılamakta dolayısıyla kilo verilmesini sağlamaktadır.

Aşk kalbin koruyucusudur

Aşkın kalp sağlığı üzerinde çok sayıda olumlu etkisi vardır. Aşkı tarif ederken kullanılan "Onu görünce kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor" cümlesi mecazi değil, gerçek bir durumu yansıtmaktadır. Katekolamin denilen adrenalin ve noradrenalin sayesinde kalp atım hızı artmaktadır. Aşk sırasında kalp hızının artması, vücuda daha fazla kan pompalanmasına neden olarak kalp ve diğer organların daha verimli çalışmasına yol açabilmektedir.

Özgüven ve başarı hissini artırıyor

Aşk beyinden salgılanan dopamin hormonu seviyesini yükseltmektedir. Haz alma duyusunun oluşmasına yardımcı olan dopamin hormonunun odaklanma ve dikkat üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır. Beyindeki bilgi akışı üzerindeki etkisi bulunan dopamin mutlu ve sosyal bir kişilik ile birlikte özgüven ve başarı hissini artırarak mesleki hedeflere ulaşmada önemli katkı sağlamaktadır. Dopamin seviyesinin düşmesi ise hafıza, dikkat ve sorun çözme yeteneğinde azalmalara neden olabilmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklardan koruyor

Aşk, dopamin gibi östrojen ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarını da artırmaktadır. Cinsellikte önemli rol oynayan östrojen ve testosteron hormonları vücutta farklı görevler de üstlenmektedir. Östrojen, kemik yapısını koruyup, kalp ve damar sağlığında koruyucu etki gösterirken; testosteron hormonu da güçlü kemikler ve sağlıklı bir bağışıklık sisteminin oluşmasında önemli rol üstlenmektedir.

Aşkın evrelerine göre hormonlar da değişiyor

Aşkın evreleri ve zamanı hormonlar tarafından yönetilir. İlk evre aşırı keyifli, uykusuz, iştahsız ve kalp çarpıntılı geçer. İlerleyen evrelerde ise daha sakin, empati ve bağlılık duygusu hakim olur. Çiftler zamanla sevinme, stres, üzüntü gibi duyguları eş zamanlı yaşamaya başlar. Fizyolojik bağ denilen bu dönemde kortizol hormonunun etkisi ile daha fazla görülür. Aşkın evreleri gibi zamanı konusunda da hormonlar ön plana çıkmaktadır. Erkekte cinsiyet hormonları hastalık veya ciddi stres altında değil ise sabah pikleri belirgin olmak üzere her gün sürekli salgılanmaktadır. Kadının cinsel isteğinin arttığı, daha sosyal davranışlar sergilediği, daha iyimser ve enerjik olduğu dönem dolayısıyla aşık olabilme ihtimalinin en yüksek olduğu zaman ise adet döneminin 2. ve 3. haftası aralığıdır. Aşık olmak için tüm bu kimyasal aritmetiğe zaman faktörünü de katmak gerekebilmektedir. Aşk tüm vücuda olumlu etkiler yapmaktadır ancak her duygu gibi aşk da ölçülü ve sağlığa zarar vermeyecek şekilde tüm evreleri ile bilinçli bir şekilde yaşanmalıdır.

Vücudunuzu kışa hazırlayın

- 5 Aralık 2018 Çarşamba No Comments
Mevsim geçişlerinde vücudunuzda oluşabilecek dirençsizlikleri önlemek için nasıl beslenmelisiniz?

Sonbahar ve ardından gelen kışınla birlikte yaşanan sıcaklık düşüşleri beraberinde hastalıkları da getiriyor. Kışın tüketilmesi gereken besinler konusunda açıklamalarda bulunan Pharma Plant Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Orçun Orhun, vücudumuzun bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğu gıdaların D vitaminince zengin besinler olduğunu ve mevsim geçişlerinde vücutta oluşan dirençsizliği önlemek için neler yapılması gerektiğini açıkladı.

Kış aylarında salgın hastalıkların, özellikle de gribin artması ile birlikte vücut direncinde azalma görüldüğünü belirten Orhun, bu dönemde C vitamini içeren besinlerin daha fazla tüketilmesi gerektiğini, C vitamini ile beraber; A, D ve E vitaminlerine de vücudumuzun daha fazla ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Savunma sistemini güçlendirici gıdalar
Savunma sistemini güçlendirici özelliği olan havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydanoz gibi sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma, greyfurt gibi meyvelerin tüketimi de önemli. Ayrıca yeşil yapraklı sebzeler, fındık, ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi de bağışıklık sisteminin kuvvetlendiriyor.

Kış aylarında vücudun en çok ihtiyaç duyduğu vitaminler ve besinler
Cildimiz güneşin UV ışınlarını kullanarak D vitamini üretme kapasitesine sahip. Bu vitamin eksikliğinin yaygın olmasının sebebi ise D vitamini içeren gıda sayısının az olması ve gıdalarda vücudun ihtiyaç duyduğu kadar D vitamini bulunmamasından kaynaklanıyor. Balık, havuç, kayısı, yeşil yapraklı sebzeler ile kuşburnu, yeşil biber, çilek ve turunçgillerin tüketilmesi de kışın vücutta oluşan vitamin eksikliğini dengeleyebiliyor.

Günlük olarak tüketilmesi gereken besinler
Süt ve sütten yapılan yiyecekler ile kalsiyum açısından zengin; yoğurt ve peynir grubundaki besinlerin yetişkinler tarafından günde en az 2 porsiyon; çocuklar, hamile ve yaşlılar için ise 3-4 porsiyon kadar tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Orçun Orhun; et, tavuk, balık, yumurta, kuru nohut, fasulye, mercimek ve bu besinlerden yapılan ürünlerin vücudun enerji ihtiyacını karşıladığını, bu besinlerin de günde 2 porsiyon tüketilebileceğinin altını çizdi.

D vitamini eksikliği
D vitamininin az sayıda gıdada ve az miktarda bulunuyor. Beslenme yoluyla vücudun ihtiyaç duyduğu miktarı tamamlamak ise oldukça zor. Bu alanda yapılan araştırmalar ortalama bir kişinin D vitamini ihtiyacının sadece %20'sini besinler aracılığıyla aldığını gösteriyor. Anne sütü içinde bulunan D vitamini de genellikle bebeğin ihtiyacını tam olarak karşılamak için yeterli değil bu nedenle yaz aylarında bebeğin düzenli olarak güneşe çıkarılarak (en az 10-15 dakika) yeterli oranda D vitamini aldığından emin olunması gerekiyor. Kilo vermeye yardımcı ilaçlar da kalsiyum emilimini azaltıyor ve bu gibi ilaçlar D vitamini üretimini olumsuz yönde etkiliyor. Bu eksiklikler yetişkinlerde osteoporoz, çocuklarda ise raşitizme yol açabiliyor.

Vitamin ölçümü ve gıda takviyeleri
Kış aylarında gerek iş temposu gerekse farklı sebeplerden dolayı sağlıklı beslenemediğini düşünen kişilerin kendilerini gıda takviyeleri ile dengelemek için alternatif çözümler üretebileceğini belirten Dr. Orçun Orhun; bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli konunun gıda takviyelerinin doğru uygulanması olduğunu söylüyor ve düzenli olarak tahlil yaptırarak eksik vitamin ve mineralleri öğrenip doktorunuzun önerdiği ürünleri kullanabileceğinizi ifade ediyor.

Kanser düşmanı 10 besin

- 12 Kasım 2018 Pazartesi No Comments
Kanserde en etkili ve en ucuz tedavi o hastalığa yakalanmamakla mümkün, bu yüzden koruyucu hekimlik kanser tedavisinde çok önemli bir yer tutuyor. Kansere karşı en büyük silah ise kuşkusuz doğru beslenme. Zerdeçal, brokoli, Brüksel lahanası, soğan, sarımsak ve Omega 3 kaynağı balıkları düzenli tüketerek bazı kanser türlerinden korunmak mümkün.

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'nun istatistiklerine göre ülkemizde her yıl 160 binden fazla kişi kansere yakalanıyor. Bu kabaca günde yaklaşık 450 insanımıza kanser teşhisi konduğu anlamına geliyor. Tablo her ne kadar vahim gibi gözükse de, kansere karşı doğru beslenme silahını kullanarak kansere yakalanma riskini azaltmak mümkün. İAÜ VM Medical Park Florya Hastanesi'nden Uzman Diyetisyen İrem Gündoğan, 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla kanser düşmanı besinlerle kanserden nasıl uzak durabileceğimiz ile ilgili önemli tavsiyeler verdi.

İŞİN SIRRI İDEAL KİLO VE HAFTADA 150 DK. EGZERSİZ

Kanserin oluşumunda genetik faktörlerin de etkisi söz konusu olmakla birlikte sağlıksız beslenme alışkanlıkları, yetersiz fiziksel aktivite, alkol ve tütün kullanımı gibi kalıtsal olmayan faktörler ciddi risk unsurlarıdır.

American Cancer Society (Amerikan Kanser Derneği) sağlıklı bir diyet eşliğinde ideal kilonuzu koruyup, yetişkinler için haftada en az 150 dk. orta yoğunlukta egzersizle alkol ve tütün ürünlerinden kaçınarak yaşam boyu kansere yakalanma riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini belirtmiştir. Organik olmayan gıda maddelerinde yüksek oranda kimyasallar olduğunu unutmayın. Bu nedenle en iyisi mevsimin sebze ve meyvelerini tüketmektir. Bunun dışında unlu ve şekerli gıdalardan uzak durulan, Akdeniz tipi diyet ve haftada yarım kiloyu geçmeyen et tüketimi temel diyet prensibi olmalıdır. Toplum olarak iyi tarım uygulamalarını desteklemeli; organik ürün talep etmeli, katkı maddeleri ve GDO içeren ürünlerden uzak durmalıyız.

KANSERDEN KORUNMADA OLMAZSA OLMAZ BESİNLER

Sarımsak: Sarımsağın aktif bileşeni olan di-alil-disülfidinin hem tümör oluşumunu hem tümör gelişimini engellediği bildirilmektedir.
Omega 3 kaynakları (Hamsi, istavrit, uskumru gibi yüzey balıkları): Haftada 2-3 kez tüketilmesinde fayda vardır.
Ceviz: Her gün 3-4 adet tüketilerek bu besinlerin koruyu özelliğinden faydalanılabilir.
Kırmızı meyveler (Yaban mersini, böğürtlen, çilek, siyah üzüm): Yaban mersini, böğürtlen, çilek, siyah üzüm, nar gibi kırmızı meyveler, içeriğindeki fenolik ve flavonoid gibi biyoaktif bileşenler sayesinde anti-kanser özelliktedir. Günlük meyve tüketiminin ortalama 2-3 porsiyon olduğunu düşünürsek bunun 1 porsiyonunu kırmızı meyvelerden tercih edilmelidir.
Brokoli/ Brüksel lahanası: Bu sebze gruplarının haftada 3 kez tüketilmesinin kansere karşı koruyu olduğu bulunmuştur. Brokoli filizlerinde bulunan sulforofan ve indol-3 carbinolün tümör hücrelerinin büyümesini yavaşlatma etkisi arttırmak için mide hassasiyeti bulunmuyorsa çiğ tüketimi önerilir.
Soya fasulyesi: Soya fasulyesi veya soya filizi östrojen hormonuna olan etkisiyle mesane kanserini önlediğine dair pek çok çalışma vardır. Ancak meme kanserinde kaçınılması gereken besinler grubunda yer almaktadır.
Yeşil çay: Yeşil çaydaki epigallokateşin-3-gallat (ECGC) başta olmak üzere kateşin karışımlarının kanser önleyici etkilerinin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur.
Kefir: Saccoromyces, steptoccoccus, cremoiris ve betabacterium caucasum gibi bazı yararlı mantar ve bakteri karışımlarını içeren kefir, immün sistemi güçlendirerek koruyucu etki sağlamaktadır.
Zerdeçal: Zerdeçaldaki kurkumin maddesi, antiinflamatuvar ve antioksidan etkisi sebebiyle çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılmaktadır.

HANGİ YİYECEK HANGİ KANSERDEN KORUNMADA ETKİLİ?

  • Zerdeçal (kurkumin): Kolon, pankreas, meme kanseri.
  • Yeşil çay: Meme, prostat kanserleri.
  • Soya fasulyesi: Prostat, mesane kanserleri.
  • Kırmızı meyveler: Kolon ve prostat kanserleri.
  • Brokoli: Kolon kanseri.


KANSERİ TETİKLEYEN BAZI BESİNLER

Kanserojen etkisi olan bazı besinler şunlardır;

Yüksek rafine şekerler: Yüksek rafine şeker tüketimi hem kilo artışına sebep olmaktadır ve obezite kanser için risk faktörlerinde ilk sıralardadır.

İşlenmiş et ürünleri: İşlenmiş et ürünleri (salam, sosis, sucuk gibi) koruyucu olarak kullanılan nitrit ve nitrat sebebiyle kanserojen etkisi olan yiyeceklerdir.

Yıkanmamış sebzeler: Pestisit, BPA gibi kimyasallardan korunmak için çok iyi yıkanmalıdır.

Dip deniz mahsulleri: Deniz ürünleri ve balıklardaki civa gibi ağır metallerden korunmak için midye ve dip balıklarının tüketimi sınırlandırılmalıdır.

Sigara: Bazı çalışmalara göre uzun sürede günde tek bir tane dahi sigara içilmesi, kansere neden olabiliyor. Bu açıdan nargile, puro ve pipo gibi diğer tütün türevlerini içmek ve pasif içicilik de risk taşıyor.

Alkol: Kanserden uzak durmak için alkolünden hayatımızdan çıkarılması önem taşıyor.

Bazı hayvan yemlerinde bulunan antibiyotikler: Hayvan yetiştiriciliğinde kullanılan bazı antibiyotiklerin risk faktörü olabileceği düşünülmektedir.

KEMOTERAPİ ALANLAR İÇİN ÖNERİLER

Kemoterapi sürecinde bulantı ve kusmaya karşı neler yapılmalı?

  • Besin çeşitliliği sağlanmalı, az ve sık beslenme yapılmalıdır. Günlük protein ihtiyacının karşılanması önemlidir.
  • Tat duyusu değişikliği sebebiyle besinler önce az miktarda denenmeli, kişinin reaksiyonuna göre devam edilmeli, istemediği yiyeceğe karşı zorlanmamalıdır.
  • Zencefil, nane ve limonlu içecekler kullanılabilir.
  • Yüksek yağlı yiyecekler ve yemekle birlikte fazla sıvı tüketmek bulantıyı artırır.
  • Patates püresi, yağsız tost ve krakerler daha sık kullanılabilir.
  • Sevilen baharatlar kullanılabilir ancak yoğun baharatlı ve acılı yiyecekler mide bulantısını tetikleyebilir.
  • Kusma oluyorsa sıvı alımı artırılmalıdır.
  • Ağız kuruluğu oluyorsa 1-2 saatte bir, 1 bardak ılık suya çeyrek çay kaşığı karbonat ve 1/8 çay kaşığı tuz katılarak yapılan karışımla gargara yapılıp durulanmalıdır.

Soğuk havada bol bol su için korunun

- 4 Kasım 2018 Pazar No Comments
Soğuk hava beslenme alışkanlıklarımızla birlikte cildimizi de değiştiriyor. Cilt nemini kaybedip kuruyor. 

Bu durumun egzama, kaşıntı gibi birçok hastalığa davetiye çıkardığını söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Dermatoloji Uzmanı Dr. Neslihan Fişek İzci, "Cildinizi nemlendirin, çok sık banyo yapmayın ve bol bol su için" dedi.

Soğuk havayla temas eden deride en sık karşılaşılan problem kuruluktur. Kurumuş cilt ise egzema, kaşıntı gibi pek çok deri hastalığına zemin hazırlar. Kuruluk ve kaşıntı, tüm vücutta görülebileceği gibi en sık yüz, kol ve bacaklarda ortaya çıkar. Ayrıca ısıtma sistemlerinin havadaki suyu ve nemi, azaltması, cildin nemi tutabilmesini zorlaştırır. Bunların dışında pernio (soğuk yaralanması) ve soğuk ürtikeri (deride kaşıntı ve döküntü) ise diğer karşılaştığımız hastalıklardır. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Dermatoloji Uzmanı Dr. Neslihan Fişek İzci, konuyla ilgili önemli önerilerde bulundu.

ÇOK SIK BANYO YAPMAYIN!

En önemli korunma yöntemi, derinin direkt olarak soğuk havayla temasının engellenmesidir. Bu sebeple dışarı çıkarken eldiven ve kalın çoraplar giyilmelidir. Ayrıca kan dolaşımını bozduğu için dar giysilerden kaçınılmalıdır. Bu durum cildinizi kuruttuğu gibi daha çok üşümenize de neden olabilir. Cilt sık sık nemlendirilmelidir. Özellikle giysilerin kapatmadığı vücut bölgelerinin nemlendirilmesine daha çok özen gösterilmelidir. Renkli, kimyasal madde içeren sabunlar kullanmamalı, daha çok doğal sabunları tercih etmeliyiz. Her gün duş almak (özellikle sıcak su ile) cildin fazla kurumasına sebep olur. Gün aşırı ılık duş alıp, her duştan sonra cildimizi nemlendirmemiz gerekir. Ciltte kuruluk ve kaşıntı olduğunda asla kolonya ve doktor tavsiyesi olmadan merhem kullanılmamalıdır.

SOĞUK CİLDİMİZE NASIN ZARAR VERİR?

Derimiz, vücudumuzun dış etkenlere en çok maruz kalan organıdır. Soğuğa maruz kalma deriyi 3 farklı mekanizma ile hasarlandırır.

  • Soğuk maruziyeti, hücrelerde ve dokularda direkt olarak hasar meydana getirir.
  • Soğuk nedeniyle, deriyi besleyen damarların vazopazma uğraması (daralması) dokunun yeterli beslenmesini engeller.
  • Soğuk ayrıca derialtı yağ dokuda da hasar meydana getirebilir.

Pernio (soğuk yaralanması) soğuğa maruz kalınması sonucunda el, ayak, kulak ve burun gibi vücudun uç bölgelerindeki damarlarda daralmaya bağlı olarak, dokularda beslenme bozukluğu nedeniyle gelişir. Bu hastalıkta ciltte kızarıklık, kabuklanma ve yanma hissi oluşur.

ŞEKERDEN UZAK DURUN!

Yanlış beslenme bozuklukları ve çeşitli sistemik hastalıklar, cilt kuruluklarının ve kaşıntının sebebi olabilirler. HIV enfeksiyonundan diyabete kadar pek çok sistemik hastalık, kuruluk ve kaşıntı nedenidir. Özellikle tiroid hastalıklarında ciltte kuruma ile çok sık karşılaşırız. Ayrıca stres ürtiker, alopesi (saç dökülmesi) sedef, egzama gibi pek çok hastalık da hem ana neden hem de tetikleyici olarak rol oynar. Bol sıvı tüketimi kış aylarında da cilt sağlığı için çok önemlidir. Meyve ve sebze tüketimi de nem dengesini sağlar. Alkol, sigara ve şekerden uzak durmak gerekir. Bunun dışında demir, çinko, mineral, A, B komplex, C ve E vitamini eksikliklerinde ciltte kuruma, kaşıntı ve egzamalar daha sık görülür. Düzenli egzersiz yapmak hem kan dolaşımını arttırarak hem de stresimizi azaltmamızı sağlayarak cildimizin daha sağlıklı olmasını destekler.

Annelere özel hijyen ve temizlik tüyoları

- 31 Ekim 2018 Çarşamba No Comments
İşte çocukların sağlığı için 7 adımda evde hijyenik bir ortam sağlamanın yolları...

Anneler çocuklarının sağlıklı gelişimi için ev haricinde kontrolleri dışında olan hijyeni evde sağlamak için üstün bir çaba gösterirler. Özellikle emekleme çağında olan ya da yeni yürümeye başlayan bebekler için evin temizliğinden ziyade hijyenik bir ortamın olması büyük önem taşıyor.

Genel olarak ortamın derli toplu olması ve görüntüde bizi rahatsız edecek kirliliğin olmamasını sağlamak için yaptığımız işleri "temizlik" yaptık diye tanımlarız. Ancak temizliğin sadece görünür kirlenme olduğunda yapılması çoğu zaman yeterli değildir. Hastalık yapan mikro organizmalar gözle görülmeyecek kadar küçük olduklarından herhangi bir yüzey, temiz görünse de hastalık etkenlerini barındırıyor olabilir. "Hijyen" ise sağlığı tehdit edebilecek mikro organizmalardan korunmak için yapılan uygulamalar ve alınan temizlik önlemleridir.

Evde hijyen sağlarken nelere dikkat etmeliyiz?
Hijyenik bir ortam sağlamak için çeşitli temizlik malzemeleri kullanırız. Çamaşır suyu bu konuda güvendiğimiz temizlik malzemelerinin başında gelir. Bugüne kadar 200'e yakın ev bakım ve temizlik ürünü formülü geliştiren, HighGenic markasının ürünlerini geliştiren Kimyager Sevginar Baştekin, temizlik malzemeleri ile hijyen sağlarken önemle üzerinde durulması gereken konunun bu maddeleri kullandıktan sonra bol su ile uygulama yapılan alanın durulanması ve temizlik yapılan ortamın iyice havalandırılması gerekli olduğunun altını çiziyor. Bir diğer önemli konu da, ürünlerin etiketinde yazan kullanma talimatına göre uygulanması. Aksi takdirde temizlediğimizi sandığımız yüzeyler ve eşyalar da çocuğumuz ve hatta bizler için ciddi bir tehlike oluşturabilir.

Doğal hijyen malzemeleri tercih edilmeli
Özellikle son zamanlarda doğal ürünlerle hijyen sağlamak revaçta. En çok tercih edilen ve en bilinen doğal hijyen sağlayıcı ise kolayca her zaman her yerde bulabileceğimiz, üstelik son derece ekonomik olan "sirke". Son dönemde de bu amaca yönelik üretilen doğal içerikli sirkeli temizleyiciler temizliği kolaylaştırıyor. Ayrıca hijyen sağlanmak istenen ortama göre kullanılabilen, eczanelerden temin edilebilen "etil alkol" de etkili bir hijyen aracı. Üstelik bu doğal malzemenin, temas halinde çocukların hassas tenlerine de tehlikeli bir yan etkisi yok.

7 adımda aile sağlığınız için önce evde hijyen…
Başta tuvalet, banyo ve mutfak olmak üzere yaşadığımız ortamı sağlığımıza zarar verecek mikro organizmalardan korumak için bazı önlemler almak durumundayız.

1. Hijyen sağlamanın en zor olduğu yerler banyo ve tuvaletlerdir. Çocuklarımızı yıkadığımız küvet, emeklerken kolayca ulaşabilecekleri klozet hijyen açısından dikkat edilmesi gereken yerlerin başında geliyor. Bu alanları mutlaka antibakteriyel ürünlerle temizlemeliyiz.

2. Mutfak lavabosu ve çocukların emzik, biberon gibi araç gereçlerinin konulduğu tezgah üstleri de mutlaka ekstra hijyen sağlanması gereken alanlardır. Buralarda da antibakteriyel temizlik malzemeleri kullanmalıyız. Tuza batırılmış limon veya sirke de doğal hijyen sağlayıcı olarak tercih edilebilir.

3. Kullandığımız ürünlerin alerjik etkenleri için mutlaka etiketlerini okumalıyız. Bu kısımda doğru ve güvenli kullanıma yönlendiren uyarılar belirtilmektedir. Hiçbir uyarı işareti yoksa bu ürünlerin içeriklerinin daha az alerjik reaksiyona sebebiyet verebileceği anlaşılabilir. Bu tarz alerjisi olan çocuklar için, deterjan markalarını değiştirerek parfümsüz, boya içermeyen, hassas ciltlere özel hipo-alerjen deterjanlar tercih edilmelidir.

4. Temizlikte kullandığımız bezleri de her seferinde sıcak deterjanlı suyla yıkamalı, bol suda durulamalı ve açık havada kurutmalıyız. Temizlik bezlerini kullanıldıkları alanlara göre ayırmalıyız.

5. Aile üyelerinin ortak kullandığı havlu, çarşaf ve nevresimleri, bunların yanı sıra iç çamaşırı ve çorap gibi kişisel ürünleri hijyen önceliği olan çamaşırlar olarak sıralayabiliriz. Bu çamaşırları yıkarken yıkama sıcaklığına ve kullandığımız deterjana ve katkı maddelerine dikkat etmeliyiz. Uygun çamaşırlara yüksek ısılı ütü uygulamak da hijyen açısından etkili bir başka yöntemdir.

6. Ve en önemlisi kurtulmaya çalıştığımız birçok zararlı mikro organizmayı taşıyan ellerimiz. Çocuklarımıza el yıkama alışkanlığını küçük yaşta kazandırmalıyız. Dışarıdan geldiklerinde, yemek yemeden önce ve tuvalet sonrasında mutlaka sabunla ellerini iyice yıkamalarını sağlamalıyız.

7. Evimizi sık sık havalandırmalı, güneş ışığının ve temiz havanın günde birkaç saat evimize girmesini sağlamalıyız.

Ve en önemlisi tüm temizlik ürünleri çocukların ulaşamayacakları yerlerde, ağızları sıkıca kapalı bir şekilde muhafaza edilmelidirler. Kaza ile yutulması veya içilmesi durumunda, ağız bol su ile çalkalanmalı. Ürünün şişesi ile birlikte bir hekime başvurulmalı. Hekim, ürün etiketinde bulunan ilgili uyarı ve bileşenlere göre en iyi tedavi yöntemini uygulayacaktır.

Kış aylarında içinizi ısıtacak sağlıklı çay tarifleri

- 29 Ekim 2018 Pazartesi No Comments
Havaların soğuması ile birlikte dumanı üzerinde tüten sıcak bir çikolataya kim "hayır" diyebilir ya da mis gibi kokan tarçınlı elma çayına… Hem içinizi ısıtan hem de sağlığınızı koruyan bu içecekler kış aylarının vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Ancak bu içeceklerin sağlığınıza zarar vermemesi için miktarlarına ve yapılışına mutlaka dikkat etmeniz gerekiyor. Aksi takdirde bu içecekler size faydadan çok zarar verebiliyor. 

Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Kamuran Diğdem Özkahya, kış aylarında içinizi ısıtan sağlıklı içecekler hakkında bilgi veriyor.

Öksürüğe karşı elma çayı
Kış aylarının en sağlıklı meyvelerinden biri elma… İçeriğindeki E ve C gibi antioksidan vitaminler sayesinde hem cildinizi hem bağışıklığınızı koruyor. Elma içeriğindeki lif yapısı sayesinde aynı zamanda hazımsızlık sorunlarının da önüne geçiyor. Ayrıca lifli yapısı ve içerdiği flavanoidlerle bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor ve hastalıklara karşı kalkan oluşturuyor. Havaların oldukça soğuk seyrettiği bu günlerde elma çayı sizi soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıklardan koruyor. Ayrıca boğazı yumuşatarak da öksürüğü engelleyebiliyor. Çayınıza ilave edeceğiniz karanfil, içeriğinde bulunan eugenol sayesinde kanın pıhtılaşmasını engelleyerek kalp sağlığını koruyor. Karabiber ise dolaşımı hızlandırarak mikropları vücudunuzdan uzaklaştırıyor.

Malzemeler;
• 1 adet elma
• 2-3 karanfil
• 2-3 tohum karabiber
• 1 adet tarçın
• Limon

Tarifi:
Elmayı kabukları ile kaynayan suyun içerisine dilimleyin. Bir tülbent içerisinde karanfil, karabiber ve tarçını kaynayan suya atın. Elmaların kararmaması için içerisine limon sıkın. İyice kaynadıktan ve renk aldıktan sonra ocaktan alın. Biraz ılındıktan sonra içerisine limon ve isteğe bağlı az miktarda bal ilave edebilirsiniz. Düşük kalorili vitamin deposu bu çayı istediğiniz miktarda şekersiz bir şekilde tüketebilirsiniz.

Bağışıklığı güçlendiren Portakallı zencefil çayı
Kış çaylarının belki de en sağlıklılarından biri de zencefille yapılan özel bitki çayları. Tadı çoğu kişiye çok lezzetli gelmese de zencefilin faydaları saymakla bitmiyor. Kalp sağlığını koruyor, bağışıklığı güçlendiriyor. Köklerinde bulunan proteaz sayesinde sindirimi kolaylaştırıyor. Ayrıca mide bulantısını baskılıyor ve gaz sorununu ortadan kaldırmaya da yardımcı oluyor. Portakal ya da limonla tatlandırarak hem lezzetli hem de sağlıklı bir zencefil çayı demleyebilirsiniz. Portakallı zencefil çayını şekersiz olduğu müddetçe istediğiniz miktarda içebilirsiniz.

Malzemeler;
• 1 kök zencefil
• 1 adet portakallı
• 1 tatlı kaşığı bal
• Limon

Tarifi;
Kök zencefili dilerseniz rendeleyip, dilerseniz de halka halka doğrayarak kaynayan suya ilave edin. 10 dakika kadar birlikte kaynattıktan sonra ocaktan alın. Portakalı sıkın ve bu karışıma ilave edin. Dilerseniz limon veya balla da lezzetlendirebilirsiniz.

Kış stresinden arıtan gül yapraklı rezene çayı
Farklı lezzetleri seviyorsanız, evinizde de kolaylıkla bulabileceğiniz bitki ve meyveleri karıştırarak kendinize özel bir çay yapabilirsiniz. Gül yaprakları, rezene ve limon kabuğu ile hem sağlıklı hem de lezzetli bir çay hazırlamanız mümkün. Kurutulmuş gül yaprakları, C, E ve A vitamini açısından zengin olan demir, kalsiyum, magnezyum ve selenyum minerallerini içeriyor. Ayrıca tatlı aroması ile de çayınıza lezzet katıyor. Rezene yaprakları, soğuk kış günlerinde azalan bağırsak aktivitenizi hızlandırıyor ve sakinleştirici etkisi ile stresinizi azaltıyor.

Tarifi:
Bir kabın içerisinde karıştırdığınız gül yaprakları ve rezeneye hem tat vermesi hem de C vitamini değerini artırması için limon kabuğu ekleyin. Ayrıca kabuk tarçın ve kurutulmuş yaban mersini de ekleyerek çayınıza farklı bir aroma katabilirsiniz. Daha pratikte sıklıkla kullandığımız ıhlamur, adaçayı, kuşburnu da kış çaylarının vazgeçilmez aromalarından. Kendi çay tarzınızı yansıtmak için size özgü aromayı bulabilir, dilediğiniz miktarlarda bu bitkileri karıştırarak demleyebilirsiniz. Ama kaynatmayın. Kaynayan su biraz bekletildikten sonra bir çaydanlığın içerisinde demleme usulü ile bekletin.

Rahatlatan bitter çikolatalı, keçiboynuzlu sıcak çikolata
Sıcak çikolata söz konusu olduğunda en çok dikkat edilmesi gereken detaylardan biri hiç kuşkusuz kalori değeri. Elbette ki yapılışı sırasında kullanılan malzemeler, kalori değerini oldukça yükseltebiliyor. Ancak hem lezzetli hem de sağlıklı bir şekilde sıcak çikolata yapmak da mümkün. İçeceğinizi hazırlarken, tam yağlı sütler yerine, yağ oranı düşük, protein kalitesi yüksek soya sütü, badem sütü ya da az yağlı inek sütünü tercih edin. Bu sayede günlük kalori miktarınızı dengeliyorsunuz. Laktoza karşı bir duyarlılığınız olması durumunda ise badem veya soya sütü tercih edebilirsiniz. Sütün içerisine ekleyeceğiniz çikolatada da tercihiniz mutlaka bitter olmalı. Siyah çikolata yüksek miktarda kanama önleyici bir etkisi sayesinde kan basıncını dengeliyor. Sıcak çikolatanıza son olarak da keçiboynuzu tozu ekleyebilirsiniz. Keçiboynuzu, yapısındaki galik asit sayesinde antialerjik ve antibakteriyel etki sağlıyor. Bu etki de bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor.

Malzemeler:
• 1 bardak soya sütü veya badem sütü
• 3 kare bitter çikolata
• 1 adet keçiboynuzu

Tarifi:
Keçiboynuzunu rondoda toz haline gelene kadar çevirin. Sütünüzü ısıtın. Benmari usulü erittiğinizi bitter çikolatayı sütünüze ilave edin. Keçiboynuzu tozundan 1 yemek kaşığı ilave edilip karıştırın. Ve sıcak çikolatanızı keyifle yudumlayın. Bitter çikolatalı keçiboynuzlu sıcak çikolata 212 kalori içeriyor. Bu kalorinin 8 gramı proteinden karşılanıyor. Ancak günde 1 bardaktan fazla içmek kalori alımının artmasına neden oluyor.

Enerjinizi nereye odaklıyorsunuz?

- 16 Ekim 2018 Salı No Comments
Sodexo Avantaj ve Ödüllendirme Hizmetleri'nin yaşam kalitesini yükselten tavsiyeleri paylaşmak için oluşturduğu "İyi Yaşa" platformunda önerilerde bulunan Kişisel Gelişim Uzmanı ve Yaşam Koçu Mehmet Özel, enerjinizi nereye odaklıyorsunuz sorusuna makul ve mantıklı yanıtlar vermemiz gerektiğini söylüyor.

Sodexo Avantaj ve Ödüllendirme Hizmetleri'nin yaşam kalitesini yükselten tavsiyeleri paylaşmak için oluşturduğu "İyi Yaşa" platformunda önerilerde bulunan Kişisel Gelişim Uzmanı ve Yaşam Koçu Mehmet Y. Özel, enerjimizi nerede, ne zaman ve nasıl kullanacağımız sorusuna yanıt veriyor. Özel sözlerine şöyle devam etti: "Her ne kadar "mutsuzum ve keyifliyim" benzeri çok ironik cümleleri kursalar da, insanların çoğu yine de elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Gitgide daha az uyuyor, hızlı yemeklere yöneliyorlar, daha çok kahve ve benzeri içecekler tüketiyorlar. Hayatın, bilhassa da kurumların aşırı talepleri bu çalışanları daha sabırsız, tahammülsüz kılıyor ve tükenmiş olarak döndükleri evlerini mutluluk kaynağı olarak görmek yerine, tamamen dinlenme yeri olarak görüyorlar.

Artık günümüzde iyi yaşamanın ve başarının temelinde zamanın değil, enerjimizin nasıl kullanıldığı çok daha fazla önem kazanıyor. Mutluluk ve başarı dediğimiz o çok önemli göstergeler büyük bir oranda enerji miktarına bağlıdır. Enerjimizi nerede, ne zaman ve nasıl kullanacağımız konusu ise asıl farkı yaratır.

İyi yaşam dediğimiz şey, aslında enerjimizle hayatımız arasında hangi güçlü bağları kullandığımızı anlatır. İnsanların enerjilerini odaklamalarının dört farklı adımı mevcuttur:
•Yürekten adanma
•Bağlanma
•Kısmen bağlanma
•Kopma
Yürekten adanma dediğimiz şey, enerjimizi tutkuya, tutkumuzu da etki ve anlama dönüştürmenin gerçek adıdır. Bir şeyleri sevmek veya yapmak zorunda olmak değil de, severek hatta çok severek yani aşkla yapmaktır.

"Bildiğin gibi" cümlelerinin başrolde olduğu, alışılagelmiş bir yaşam, bireylerin ürettiklerinden çok daha fazla enerji tüketmelerine yol açar. Böyle olunca da, yaşam enerjimizin azalması yaşam gayemizin peşinden koşma hallerimizi engeller.

Gerek eğitimlerde gerekse de hayatın içinde, insanlara genel olarak baktığımda, kızdıklarında, gıpta ettiklerinde, sinirlendiklerinde farklı bir şey yapmak istediklerini görüyorum. Halbuki böyle bir değişimi, zamana ve kontrolsüz bir akışa bırakmaksızın, başlatmak bizi rutinin dışına daha kolay taşıyacaktır diye inanıyorum.

"her gün bir yerden göçmek ne iyi,
bulanmadan donmadan akmak ne hoş,
her gün bir yere konmak ne güzel,
bulanmadan donmadan akmak ne hoş,
dünle beraber gitti cancağızım,
şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım,
ne kadar söz varsa düne ait,
şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım.."

Evet, Mevlana'nın da söylediği gibi, günleri, ayları, yılları beklemeden, artık yeni bir şeyler söylemek, sadece söylemek de değil, biraz da eylemek lazım. Kaybetmeyi göze aldığımız anda bile ne kadar çok şey kazandığımızı, kazanacağımızı biraz anlayabilsek keşke. Dünü dünde, dünden öğrendiklerimizle, içten bir helalleşme ile korkmadan geride bırakabiliriz belki de böylece.
Enerjimizi, kopma veya kısmen bağlanma düzeylerinde kullanmaya devam ettiğimiz sürece "bu benim hayatım" diyebilme şansımız çok azalıyor. Buna karşın, istediğimizin ve gerçekte yapabileceklerimizin güçlü bir enerjiyle peşinden gitmek, hayatımızı çok daha renkli hale getirebiliyor.

Özel hayatlara ve şirket kültürlerine baktığımda ise, korkuların yerine (zıttı olan) sevgimizi, inancımızı, farkımızı ortaya koymak bizi "hem gerçek hem enerjik" kılıyor. İyi yaşam dediğimiz şey, enerjimize eylem ve anlam katmakla somut bir karşılık buluyor.

İyi enerjiyi, güçlü bir adanmayla dengelediğimizde işte o zaman iyi yaşamaktan daha çok bahsedebiliyoruz. Yepyeni bir yıl daha yaklaşıyor, siz iyi yaşamak adına enerjinizi nereye odaklayacağınızı ne kadar çok planlıyorsunuz?

Hangi konu olursa olsun, adandıkça ve adandığınız içine aşk kattıkça, enerjinin ve yaşamın adı hiç geçmeden siz oluyorsunuz."

Herkes detoks yapabilir mi?

- 13 Ekim 2018 Cumartesi No Comments
Günümüzde yükselen bir sağlık trendi olarak karşımıza çıkan detoksa herkes merak salmış durumda. Vücutta farklı sebeplerle oluşan toksinlerden arınma yöntemi olan detoksun ise doğru koşullarda doğru kişiler tarafından yapıldığında faydalı olabileceğine değinen Vitalis Life'ın Uzman Diyetisyeni Gizem Keservuran, detoks hakkında bilinmeyenlere açıklık getiriyor

Vücudu arındırıp temizlemeyi sağlayan detoksu yaparken verimli sonuç almak için bazı hususlara dikkat etmek gerekiyor. Toksinlerden arınmanın yanı sıra vücudu hastalıklardan koruma, enerjiyi artırma, deriyi temizle ve motivasyonu artırma gibi faydaları da olan detoks uygulamasına eğilim artarken, bu uygulama yaş sınırı ve hastalık tanımaksızın yapılıyor.

"Kimler detoks yapabilir?" sorusunun yanıtını ise Vitalis Life'ın Uzman Diyetisyeni Gizem Keservuran, şu şekilde açıklıyor; "Detoks sağlıklı olmak isteyen herkesin rahatlıkla tercih edebileceği bir uygulama. Günümüz çevresel ve modern hayat koşullarından etkilenmeyenimiz yoktur. Bu koşullar dolayısıyla vücudumuzda biriken toksinleri vücuttan atmanın en kolay yolu ise detoks. Fakat burada yaş unsuru ve kişilerin hastalık durumu gibi noktalara dikkat etmek gerekiyor".

18 yaş üstü bireylerin herhangi bir sağlık problemi yoksa rahatlıkla detoks yapabileceğini belirten Keservuran, 12-18 yaş arası çocukların, gençlerin ise herhangi bir sağlık problemi olmaksızın mutlaka uzman kontrolünde juicing yapabileceğini söylüyor.

Yaşlılık döneminde ise 65 yaş üstü bireylerde yine uzman kontrolünde detoks uygulanabileceğinin altını çiziyor. Keservuran, hangi hastalıklarda detoks yapılamayacağını ise şöyle özetliyor; "Diyalize bağlı böbrek hastalarında, kronik böbrek yetmezliğinde, böbrek emilim bozukluklarında, reaktif hipoglisemi, insüline bağımlı diyabet, polikistik over gibi hastalıklarda juicing uygun değildir. Aynı zamanda kan sulandırıcı ilaç kullanan bireyler ve K vitamini eksikliği olan bireyler juicing yapmamalıdır".

"Juicing içeriği uzmanlar tarafından hazırlanmalı"
Ergenlik çağında yapılan detoks uygulamasına değinen Keservuran, konu hakkında şunları söylüyor; "Ergenlik çağındaki gençler, okul-dershane-özel ders üçgeninde ev yemeklerinden uzak kalıyor. Dolayısıyla sık ve fazla miktarda paketli işlenmiş, fast-food gıda tüketimine eğilmektedir. Bu nedenle periyodik olarak yapılan juicing, genç metabolizmayı toksinlerden koruyacaktır. En önemli nokta ise juicing içeriğinin uzman eller tarafından hazırlanmış olmasıdır. Diğer önemli nokta ise ergenlik çağındaki gençler, juicing'i tatil ya da dinlenme günlerinde yapmalıdır".

"Ergenlikte bilinçsiz beslenme obezitenin habercisi"
Keservuran, "Bilinçsizce diyet yapan gençler için detoks önerilebilir mi?" sorusuna ise şöyle açıklık getiriyor; "Detoks bir zayıflama yönteminden ziyade vücudu yenileme ve temizleme yöntemidir. Bilinçsiz beslenme uygulamaları gençlerin sağlığını olumsuz etkilemekte, yetişkinlikte bir çok sağlık problemine zemin hazırlamakta ve beraberinde obezite/fazla kilo şikayetini getirmektedir. Juicing ise akıllardaki gibi düşük kalorili bir uygulama değil, aksine yediğiniz sebze yemeği/salatadan aldığınız vitamin minerali daha da yoğun şekilde vücudunuza alacağınız sağlık deposu karışımlardır".