Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "sağlık"

Kemik erimesine karşı “Kalkan”

- 3 Eylül 2020 Perşembe No Comments
Daha az kemik dokusuna sahip oldukları için kadınların erkeklere göre osteoporoza yakalanma riski daha yüksektir. 

Kemik kalitesi ve yoğunluğunun azalması ile kemiklerin kırılgan hale gelmesine neden olan osteoporozu (kemik erimesi) doğru beslenme ile durdurmak ya da önlemenin mümkün olduğunu söyleyen Liv Hospital Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağatay Öztürk anlattı.

Doğru beslenin, osteoporozu önleyin

Doğru beslenme ile osteoporozun önüne geçmek mümkündür. Kalsiyum, magnezyum ve mineral açısından zengin olan besinlerin kemik yapısını güçlendirmeye fayda sağladığı gibi bu besinler kemik sağlığı için en önemli mineral kalsiyumdur. Bu nedenle kemik erimesinden koruyan en önemli besinler de süt ve süt ürünleridir. Peynir ve diğer süt ürünleri kalsiyum bakımından zengin içeriğe sahiptir. Bunun yanı sıra yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, kuruyemiş, D vitamini içeren gıdalar ve tahıl bakımından zengin besinler de kemik erimesini korumak için tüketilmesi gereken besinlerdir.

KEMİK ERİMESİNİ ÖNLEMEK İÇİN

  • Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içeren kayısı tüketin.
  • Vücuttaki D vitaminini aktif hale getirmek için en az 15 dakika güneş ışığından faydalanın.
  • Her gün D vitamini kaynağı yumurta sarısı tüketin.
  • Çay, kahve gibi kafein içeren içeceklerden uzak durun.
  • A, E ve C vitaminleri bakımından zengin olan ve bol miktarda kalsiyum içeren brokoli, marul gibi yeşil sebzeler tüketin.
  • Kalsiyum ve D vitamini deposu süt için.
  • Haftada iki gün kalsiyum bakımından zengin olan istiridye, karides gibi deniz ürünleri tüketin.
  • Sigara ve alkolden uzak durun.
  • İdrarla kalsiyum atılımını artırarak kemiklerdeki kalsiyum miktarını azaltan tuzu azaltın.
  • Sırtta kamburlaşma yapar

Osteoporoz vücudumuzda en çok omurgamızı etkiler. Osteoporotik kemiklerdeki kırıklar sıklıkla omurga, kalça ve el bileğini içerir. Kalça ve el bileğindeki osteoporotik kırıkların aksine omurgadaki kırıklar sıklıkla düşme veya travma ile ilişkili değildir.

Vücutta sessizce ilerleyen ve kırık oluşmadığı sürece belirti vermeyen osteoporoz vakalarının sadece yüzde 30'u klinik şikayetler ile belirlenirken, geri kalan kısmın çoğu rastlantısal olarak saptanıyor. Hastalığın yaygın bulguları ise bel ve sırt ağrıları, boyda kısalma, omurgada kırık, sırtta kamburlaşma olarak ortaya çıkıyor.

'Antibiyotikler artık işe yaramıyor'

- 31 Mayıs 2020 Pazar No Comments
Araştırmalara göre antibiyotik kullanımının yarısı gereksiz ya da uygunsuz. 

Antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanıldığı takdirde hedef alınan mikroorganizmaların kendini korumak için direnç geliştirebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Antibiyotiklerin gereksiz, yanlış veya uygun olmayan kullanımında hastalar zarar görüyor. Hastanelerde 'Antibiyotik Kaptanlığı' ile antibiyotiklerin akılcı kullanımını hedefliyoruz" açıklamasında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda yaklaşık 250 milyon ameliyat gerçekleştiriliyor. Yani yaklaşık her 25 insandan 1'i yıl içerisinde ameliyat oluyor. Bu ameliyatların bir bölümünde de komplikasyonlar gelişiyor. Araştırmalar yılda 7 milyondan fazla insanda ameliyat sonrası komplikasyon geliştiğini gösteriyor. Komplikasyonlara bağlı olarak hastaların hastanede yatış süreleri uzuyor ve maliyetler de artıyor. Hastane enfeksiyonlarının cerrahi hastaların başına gelebilen en sık komplikasyon olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bu kadar sık enfeksiyon olması nedeniyle biz cerrahlar çok fazla antibiyotik kullanıyoruz. Bu ilaçların yan etkileri, alerjik reaksiyonları ve bu kullanımın getirdiği maliyet var. Cerrahide antibiyotik kullanımı başlı başına önemsenmesi gereken ciddi bir kalite sorunu. Burada akıllı antibiyotik kullanımı çok önemli" dedi.

Eş dost tavsiyesi ile antibiyotik kullanılmamalı

Türkiye'de eş dost tavsiyesi ile muayene bile olmadan antibiyotik kullanan birçok insanın olduğunu söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bundan kesinlikle vazgeçilmeli. Artık reçetesiz antibiyotik alınması yasaklandı. İnsanlar genellikle antibiyotiklerin ateş düşürdüğüne inanıyor, özellikle de grip olduklarında hemen antibiyotiğe sarılıyorlar. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı, antibiyotik direncine yol açarak bir süre sonra bu ilaçların işe yaramaz hale gelmesine neden oluyor" dedi.

Hastane maliyetlerini arttırıyor

Gereksiz antibiyotik kullanımı için hazırlanmış birtakım sistemlerin olduğunu söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Bu sistemlerin de en günceli 'antibiyotiklerin akılcı kullanımı.' Yatan hastaların yaklaşık yüzde 50'sinde kısa ya da uzun, bir ya da daha fazla antibiyotik kullanılıyor. Bu hastalarda kullanılan antibiyotik, hastane eczanelerinin bütçelerinin yüzde 30'dan fazlasını oluşturuyor, bu hastaneler için ciddi bir maliyet. Yine araştırmalar gösteriyor ki antibiyotiklerin yarısı gereksiz ya da uygunsuz yere kullanılıyor. Akılcı antibiyotik kullanımına gerekli önem verimez ise artık antibiyotik kullanımı onları iyileştirmeyecek. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı yüzünden ameliyat sonrası hastalarda pek çok antibiyotik işe yaramıyor, antibiyotik direnci gelişiyor çünkü. Daha geniş spektrumlu antibiyotikler kullanmak durumunda kalıyoruz. Bu gidişle yakın bir gelecekte kullanacak antibiyotik bulamayacağız. Kasım ayının ikinci haftası Dünya Sağlık Örgütü tarafından "Antibiyotik Farkındalık Haftası" ilan edildi. Bu sorunun ne kadar ciddi olduğu konusunda insanları ve sağlık profesyonellerini uyarmak amaçlanıyor" açıklamasında bulundu.

Hastanelerde 'Antibiyotik Kaptanı' olmalı

Gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçebilmek için her hastanede bir Antibiyotik Kaptanı'nın olması gerektiğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kemal Raşa, "Antibiyotik Kaptanının yapacağı liderlik öncülüğünde - örneğin bu bir cerrah olabilir, enfeksiyon hastalıkları uzmanı olabilir- kullanılan antibiyotiklerin hasta için gerçekten uygun ve doğru olup olmadığı sürekli olarak değerlendirilebilir. Yani bu kaptan hastanede ki tüm antibiyotik kullanımını değerlendiren, uygunsuzluklar konusunda ekibi bilgilendiren, akılcı antibiyotik kullanımı konusundaki eğitimleri yöneten kişidir. Hastanedeki antibiyotik kullanım sürecini yönetecek ve kontrol altına alacak kişi diyebiliriz" dedi. Kaptanlık sistemini hastanenin süreçlerine ekleyebildiğimiz zaman mikroorganizmalarda direnç gelişme oranlarının anlamlı olarak azaldığını söyleyen Dr. Raşa, "Az antibiyotik kullanıldığı için toksisiteler (zehirlenmeler) ve antibiyotiklerin diğer yan etkileri azalıyor ve aynı zamanda hastaneler için antibiyotik maliyetleri düşüyor" açıklamasında bulundu.

Bilinçli antibiyotik kullanımı için...

  • Eş-dost tavsiyesi ile kesinlikle antibiyotik kullanmayın
  • Antibiyotikler bakterilerin neden olduğu hastalıklarda işe yarar, dolayısıyla grip gibi virüslerin neden olduğu hastalıklarda antibiyotiklere başvurmayın ve hekiminize danışın.
  • Antibiyotikler ateş düşürücü değildir. Her ateşiniz çıktığında bilinçsizce antibiyotiklere sarılmayın.
  • Enfeksiyonunuz olduğunu düşündüğünüzde hastalığınızın ilerlemesini beklemeyin. Zamanında hekime başvurun ve hekimin önerdiğiantibiyotikleri doğru şekilde kullanın.
  • Her fırsatta antibiyotiğe başvurmak ne kadar yanlışsa, "Antibiyotik zararlı" diyerek bu ilaçlardan uzak durmak, farklı ve alternatif tedavilere başvurmak da yanlış. Hekiminize danışın ve uygun tedaviyi alın.

Ağız kokusuna 10 doğal çözüm

- 24 Şubat 2020 Pazartesi No Comments
"Ağız kokusu yaşayan insanlar bırakın gülümsemeyi, konuşmak dahi istemezler" diyen Diş Hekimi Pertev Kökdemir, "Çözüm aslında çok basit. Hemen mutfağınıza gidin ve bu besinlerden birisi ile ağız kokunuzu çözün" diyor!

Dişlerinizi fırçalayamayacağınız bir ortamdaysanız veya dişlerinizi fırçalamanıza rağmen koku bir türlü azalmıyorsa, işte size basit ve etkili doğal çözümler… Diş Hekimi Pertev Kökdemir, ağız kokusuna çare olabilecekler hakkında bilgi verdi:

Peynir: Yapılan araştırmalar yemekten hemen sonra yenilen peynirin, ağız ortamındaki asit düzeyini azalttığını ve bu sayede çürük oluşumunu engellediğini gösteriyor. Ayrıca peynir yemek, koku oluşumunun da önüne geçiyor.

Elma, armut, havuç: Bu besinler, içerdikleri lif sayesinde tükürüğü temizler, nefesi tazelerler.

Limon: Sade sodanın içine limon dilimleri atıp sodanız bitince bu limon dilimlerini yiyebilirsiniz. Ayrıca mentollü veya limon aromalı şekerlerden de tüketebilirsiniz.

Nane-maydanoz: Çiğ olarak tüketeceğiniz birkaç yaprak nane veya birkaç dal maydanoz, nefesinizi doğal olarak temizlemede etkilidir.

Kahve: Ağız boşluğunda yaşayan bakterilerin artıkları olan sülfürlü bileşikler kötü kokuya yol açar. Kahve çekirdeği çiğnemek ise sülfür bileşenlerini ortadan kaldırır. Yemeklerden sonra Türk Kahvesi içmek de kokuya karşı etkilidir.

Karanfil: Karanfil çiğnemek, herkesin bildiği en etkili ve en ucuz ağız kokusu giderme yöntemlerinden birisidir.

Yoğurt: Probiyotiklerden zengin her türlü yiyecek ve içecek (özellikle de yoğurt) düzenli tüketildiğinde ağız kokusunu azaltmada önemli bir yer tutar.

Çinkolu sakız: Çinkolu diş macunu, çinkolu sakız gibi çinko içeren ürünler ağız kokusunu yok eder. Dişlerinizi fırçalayamadığınız anlarda çinkolu sakızdan faydalanın.

Tarçın: Tarçın çiğnemenin veya tarçınlı içecekler tüketmenin ağızdaki bakterilerle mücadelede işe yarayabileceği biliniyor.

Bol su içmek: Sık ve bol su içmek, ağız kokusunu azaltmada etkilidir. Bol su içmek, özellikle tükürüksel ağız kokusunu önlemeye yardımcı olur.

100 yaşına kadar yaşamanın formülü

- 19 Şubat 2020 Çarşamba No Comments
Neden bazı profesyonel sporcular çok genç yaşta kalp krizinden ölürken, bazı insanlar kötü alışkanlıklarına karşın doksanlı yaşları görebiliyorlar? Benzer şekilde beslenmelerine rağmen bir kişinin kilo alıp diğerinin almamasının sırrı nedir?

Kişilerin genetik yatkınlıklarının bulunduğu ölümcül hastalıklardan korunabilmeleri için buna uygun yaşam tarzına sahip olmaları gerektiğini söyleyen Gentest Enstitüsü Direktörü Dr. Serdar Savaş, "Aksi durumda hastalık eşiği geçilir ve hastalık kaçınılmaz olur. Kişiler, çok kolay bir biçimde yapılabilen gen testi ile hangi hastalıklara genetik yatkınlıkları bulunduğunu öğrenebilir ve ölümcül hastalıklardan korunarak uzun yıllar boyunca sağlıklı bir biçimde yaşayabilirler" dedi.

Birbirine benzeyen beslenme ve egzersiz alışkanlıklarına karşın bir kişide görülen bir hastalığın diğerinde görülmemesinin temel nedeninin genlerde saklı olduğunu söyleyen Gentest Enstitüsü Direktörü Dr. Serdar Savaş, "Bu nedenle, birebir aynı yaşam tarzına sahip iki kişiden birinin yakalandığı bir hastalığa, diğer kişi hayatı boyunca yakalanmayabiliyor" dedi.

"Eşit miktarda tatlı yiyen iki kişiden biri diyabet hastası olurken diğerinin olmaması, aynı miktarda yağ tüketen iki kişiden biri yüksek kolestrol nedeniyle kalp krizi geçirirken diğerinin kalbine ilişkin bir şikayetinin bulunmaması gibi örneklerde de görülebileceği gibi, genetik yatkınlık, hastalık oluşumunda kritik bir noktada" diye konuşan Dr. Savaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Örneğin, kimimizin farklı kanser türlerine, kimimizin kalp damar hastalıklarına, kimimizin ise Alzheimer'a genetik olarak yatkınlığı vardır. Kişisel savunma sistemi, kişiye atalarından miras diyebileceğimiz bu hastalıkların ortaya çıkmasını yani ilgili genlerin çalışmasını engelleyebilir. Kişinin bir hastalığa genetik yatkınlığı bulunmasına rağmen, buna uyumlu olmayan bir yaşam tarzı sürüyorsa, akciğer kanserine yatkın bir kişinin sigara içmesi gibi, hastalık kaçınılmaz bir hale gelir. Bunu 'hastalık eşiğinin geçilmesi' olarak tanımlıyoruz. Günümüzde ölümlerin büyük bir bölümünü oluşturan kalp hastalıkları, kanserler, diyabet, osteoporoz, beyin-damar hastalıkları da bu eşiğin geçilmesi, yani genetik faktörlerin yanında yaşam tarzı ve çevre ile ilgili faktörlerin de bir araya gelmesiyle oluşur."

Hastalık eşiğini geçmemek için

Dr. Savaş'ın verdiği bilgilere göre, hastalık eşiğini geçmeden sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün:

"Kişiler genetik yatkınlıklarını bilirler ve buna uygun bir yaşam tarzını benimserlerse, risk taşıdıkları hastalıklara karşı önlem alabilirler. Böylece yaşamlarını aile büyüklerinde ya da akrabalarında bulunan kronik rahatsızlıklardan uzakta sürdürebilirler. Biz Gentest adını verdiğimiz kişiye özel tıp modelini tam da bunun için geliştirdik. Sadece kan ve idrar örneği vererek yararlanılabilen Gentest sayesinde, kişinin genetik yapısını son derece ayrıntılı bir biçimde çıkarabiliyoruz. Buna ek olarak, çevresel faktörleri belirlemek üzere yaşam tarzı analizi de gerçekleştiriyoruz. Sonucunda, kalıcı yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme ve fiziksel aktivite önerileri sunuyoruz. Böylece kişiler bir anlamda kendilerine özel bir kullanım kılavuzuna sahip olarak ölümcül hastalıklardan korunmanın yanında, yaşlanmayı yavaşlatabiliyor, fazla kilolarından kalıcı olarak kurtulabiliyor, düşünsel, fiziksel, cinsel performansları belirgin şekilde artmış olarak yaşamlarını sürdürüyorlar."

Gentest Enstitüsü'nün kurucusu ve direktörü olan Dr. Serdar Savaş, Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Programı Direktörlüğü görevinde bulunmuştur. Halen Dünya Sağlık Örgütü ile ulusal ve uluslararası kuruluşlara danışmanlık yapmakta olan Dr. Savaş'ın layık görüldüğü birçok ödül, devlet nişanları, çeşitli dillerde yayınlanmış bilimsel eserleri mevcut.

+1 fark, hayata engel değil!

- 13 Şubat 2020 Perşembe No Comments
Down Sendromu, genetik farklılıklar sonucunda, 21. kromozom çiftinde bir fazla kromozomun bulunması sonucu ile meydana geliyor. 

Vücutta fonksiyonel ve yapısal değişikliklerin gözlemlendiği Down Sendromu'nun genetik farklılıktan oluşan bir durum olduğunu ifade eden Ergoterapi Uzmanı Muammer Aydoğdu, ailenin tedavinin dışında tutulmaması gerektiğini belirterek, "Ergoterapi Down Sendromlu bireylerin hayata katılımını artıran bir terapi sürecidir. Terapi sürecinde faaliyet alanlarının genişliği ve aktivite zenginliğinden dolayı ergoterapi Down Sendromlu bireyler için gelişim kaynağı olarak görülebilir" dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Ergoterapi Uzmanı Muammer Aydoğdu, Down Sendromu hakkında önemli bilgiler verdi.

Down Sendromu hastalık değil, genetik farklılık!

Down Sendromu üzerinde hâlâ birçok çalışma sürdürüldüğünü söyleyen Muammer Aydoğdu,

"Down Sendromu genetik bir farklılık sonucunda insanda 21. kromozom çiftinde bir fazla kromozomun bulunması sonucunda ortaya çıkar. Vücutta fonksiyonel ve yapısal değişiklikler gözlemlenir. Bu kişiler zihinsel kavramada eksiklik, kendine has yüz görünümü ve öğrenme güçlüğü ile karakterize olabilirler. İnsanlarda bulunan hücreler genlerden meydana gelmiştir. İnsanın taşıdığı fiziksel özellikler, kişilik yapısı genlerde yer alır. Genler ise kromozomlarla birbirine bağlıdır. Kromozomlar çiftler halinde kümelenmiş olup, 23 çift kromozom bulunmaktadır. Yani toplam 46 kromozom olmalıdır. Down sendromlu kişilerde bu sayı 47 tanedir. Buradan anlaşılacağı gibi hastalıktan ziyade, sadece genetik farklılıktan oluşan bir durum söz konusudur" dedi.

Anne yaşının büyük olması, en büyük etkenlerden biri

Down Sendromuna 800-1000 doğumda bir rastlandığını kaydeden Muammer Aydoğdu,

"Annenin yaşının büyük olması en büyük etkenlerden biridir" diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Hamilelik sırasında ya da doğumda tanımlanabilen bir durumdur. Çocuklarda hafif veya orta şiddette zekâ geriliği bulunabilir. Fiziksel olarak burun kemiğinin bulunmaması minyon burun görünümü sağlarken tatlı bir yüz ifadesi olur. Boyunda kalınlaşma görülebilir. Gözlerde hafif çekik durum oluşabilir. Duygusal olarak çok hassas olabilirler. Bağlanma hisleri aşırı hassas olabilir. Bu yüzden, öfke ile birlikte mutluluk belirtilerinde orantısızlık yaşanabilir. Çocuğun gelişim sürecinde fiziksel becerileri ile birlikte duygusal olarak hassas durumlar öğrenimini zayıflatabilir. Bu süreçte çocuğun gelişim sürecinin detaylı bir şekilde analiz edilerek devam ettirilmesi ve davranışsal olarak ilerleyen sürecin planlaması yapılarak devam edilmesi önerilir. Becerilerin zayıflığı bir çok yönden etkileşimlerini zayıflatarak sosyal düzen kurmasını zayıflatır. Sosyal oluşumdan uzak kalmış bireyin bağımsız bir yaşam oluşturmasında zorluk yaşanabileceği gibi aileye düşen bakım süreci artarak devam edebilir ya da sabit kalır.

Aile, tedavi dışında tutulmamalı

Bu süreçte aile kendi sosyal yaşamlarını devam ettirememesi ile birlikte kendi bakım ve hazlarını sağlayamaması durumu psikolojik olarak zorluk yaşamasına sebep olur. Aile içi düzende problemler yaşanabilir. Bakım verenlerin bu yönde tedavinin dışında tutulmayarak ailenin de bu süreçte sağlık kontrollerinin yapılması önerilir. Sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için aile ile yapılan sosyal planların oluşumu ve paylaşımı yapılması daha sağlıklı sonuçlar alınmasına yardımcı olur.

Ergoterapi, bireylerin hayata katılımını artırıyor

Bu süreçlerin tamamının organizasyonu ile birlikte Down Sendromlu bireyin gelişimin en sağlıklı bir şekilde ilerletilmesi için fiziksel, psikolojik ve sosyal yönden tedavi planı oluşumunu sağlayan ergoterapi diğer disiplinler ile birlikte maksimum derecede bağımsız bir birey olmasını amaçlayan terapi sürecini ilerletir. Ergoterapi Down Sendromlu bireylerin hayata katılımını arttıran bir terapi sürecidir. Terapi sürecinde faaliyet alanlarının genişliği ve aktivite zenginliğinden dolayı ergoterapi down sendromlu bireyler için gelişim kaynağı olarak görülebilir."

Down Sendromlu bireylerin öz bakım becerileri geliştirilebilir

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Ergoterapi Uzmanı Muammer Aydoğdu, sözlerini şöyle tamamladı:

"Down Sendromuyla birlikte mental problemlerde görülebilmektedir. Bu süreçte takip ettiğimiz danışanımızdan örnekle çevresine karşına kayıtsız gibi görünmekte, verilen komutları yerine getirmemekte, dokunsal hassasiyeti olabilmekte, tekrarlayıcı hareketleri ya da takıntılı aktivite durumları görülebilmektedir. Bu sürecin sağlıklı bir gelişimi çevreden gelen uyaranlara karşı anlamlı tepkilerin verilmesi ile birlikte sağlanmış olup; bireylerin kendi öz bakım becerileri gelişmiş (ihtiyacını belirtme, temizlik, giyinme vb.), komutlara uyum sağlamada artış gözlenmiş, dışardan gelebilecek zararlı durumlara karşı kendini koruyabilme becerisi, bir başkasının elini sıkabilme ve paylaşımda bulunabilme gibi bir çok alanda gelişme sağlanmıştır. Bu sürecin devamlılığında becerileri ile birlikte ilgi alanın tespit edilmesi ve iş alanın oluşumu planlanmaktadır.

Bağırsaklarımız canlı organlardır

- 31 Ocak 2020 Cuma No Comments
Sağlıklı kişiler yılda en az iki kere kısa süreli bile olsa yeşil diyeti denemeli. 1-2 gün proteinsiz beslenme vücuda çok şey kazandırır. Bu süre içerisinde özellikle sindirim ve boşaltım sistemi çok rahatlar. Unutmayın ki midemiz ve bağırsaklarımız canlı organlardır.

Kaliteli yaşam Uzmanı ve Yrd. Doç. Dr.: Haluk Saçaklı

Toksin bir sistem asididir. Oysa vücudun fonksiyonlarını etkili bir şekilde sürdürebilmesi için ise alkalin bir ortama ihtiyacı vardır. Vücudun toksik etkisini azaltmak (detoks), bu alkalin ortamını yaratıyor ve bu şekilde bedenin kendisini yenilemesini sağlıyor. Bir detoks devresi, bir günle bir ay arasında değişiyor. Toksin ortamdan arınmanın birkaç yolu var. En yaygın ve hızlı yöntem, birkaç gün rafine ya da işlenmiş yiyeceklere ara verip, yalnızca bol su ya da sebze ve meyve suyu içmek.

Detoks temizlenmemizi, tazelenmemizi ve yenilenmemizi sağlıyor. Ancak, bazı yan etkileri de yok değil. Bunların oluşması ise çok normal, çünkü detoks sırasında parçalanan yağların içindeki toksinler, vücuttan atılmak üzere yeniden dolaşım sistemine bırakılıyor. Bu sürecin başladığını şunlardan anlıyoruz:

• Nefesiniz kokmaya başlıyor.
• İdrarınızın rengi koyulaşıyor, kokusu keskinleşiyor.
• Sık sık mideniz bulanıyor ve halsizlik hissedebiliyorsunuz.
• Başınız çatlar derecede ağrıyabiliyor.
• Daha fazla üşüme hissi oluyor.
• İshal de oluşabiliyor.
• Aşırı hassas hatta sinirli olabiliyorsunuz.

Tüm bu olumsuzlukların geçici olduğunu unutmayın. Bazı kadınlarda detokstan sonraki iki ya da üç regl dönemi her zamankinden daha kuvvetli olabiliyor. Bedenimiz sürekli olarak iç ve dış kaynaklardan toksin (zehir) bombardımanı altında kalıyor. Vücudumuz bunca yıpratma ve saldırı karşısında boş durmuyor. Karaciğer, böbrek, deri, ince ve kalın bağırsak, idrar torbası, lenfatik sistem ve bağışıklık sistemlerini devreye sokarak toksinleri atıyor. Böylece vücudumuz dengeyi sağlamaya çalışıyor. Ne kadar genç ve sağlıklıysanız bu süreç o kadar etkili oluyor.

Ancak yaş ilerledikçe ya da vücudun kendi kendini temizleme mekanizmasına aşırı yükleme oluyor. Sonuç olarak vücut, temizlenmediğinden fazla toksin tutmaya başlıyor. Başıboş dolaşan toksinler ise hücrelere ve yağ depolarına dadanıyor, sistemin çalışmasını engelliyor. Sağlıklı ve zinde kalmak uğruna vücut için yaşamsal değeri olan besinleri tüketmeye başlıyor. Tüm bunlardan kurtulmak için yılda iki kez detoks yaparak daha sağlıklı bir hayat sürebilirsiniz.

TOKSİN VÜCUDUMUZDAN NASIL ATILIYOR?
Toksinlerin ilk durağı karaciğer, burada çeşitli kimyasal işlemlerden geçerek vücuttan atılmaya hazır hale geliyorlar. Böbreklerden idrar, deriden ter, bağırsaklardan da dışkı yoluyla dışarı atılıyorlar. Eğer karaciğer, böbrekler veya bağırsaklar görevlerini tam yerine getiremiyorlarsa toksinler vücuttan tam anlamıyla atılamıyor demektir.

DETOKS SONRASI DİKKAT!
Detoks uygulaması bittikten sonra, belirli bir süre hamur işlerinden kaçının. Yiyecekleri yavaş yavaş çiğneyerek ve küçük miktarlarda almaya çalışın. Bu şekilde midenizi alıştırmaya çalışın. Birkaç gün daha kafeinden uzak durun. Detoks yalnızca vücudunuzun değil, beyninizin de dinlenmesini sağlıyor. Meditasyonla bunu destekleyin. Olaylar hakkında pozitif düşünmek, daha mutlu ve net bir zihinle daha mutlu ve sağlıklı bir hayatın kapılarını açacaktır. Mutlu olmak ya da olmamak sizin elinizde. Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği, sizin nasıl düşüncelere sahip olduğunuza bağlı. Mutluluğun kapısını ancak sevgiyle açabilirsiniz. Sevgi neredeyse mutluluk oradadır. İnsanları doğayı, canlıları… Kısaca sizi mutlu edebilecek her şeyi sevin.

Dünyayı kendi bakış açımızla yaratırız. Üzüntü veren ve hayal kırıklığıyla dolu bir dünyada yaşadığımızı düşünürsek eğer, en sonunda üzülür ve hayal kırıklığına uğrarız. Yaşadıklarımızın şimdiye kadar olup bitenin en iyisi olduğuna inanırsak da, her gün şaşırtıcı oluşumlarla dolu iyi bir gün olacaktır.

Güçlü bağışıklık sistemi için çok çok önemli

- 13 Ocak 2020 Pazartesi No Comments
Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, enerji ve proteinden yetersiz besleme vücudun savunma gücünü yavaşlatır. 

Beslenme yetersizliğinin özellikle yaşlı, hamile ve çocukların hastalıklara daha kolay ve sık yakalanmasına neden olduğunu vurgulayan Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, "Güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmak, mevsimsel hastalıklardan korunmak için oldukça önemli. Bu hastalıklara karşı tıbbi tedavi yöntemlerine başvurmadan önce vücudun doğal bağışıklık sistemini korumak ve güçlendirmek temel kural olmalı. Bu da sağlıklı beslenme ile mümkün" açıklamasında bulundu.

Sağlıklı beslenmede besin çeşitliliğinin öncelikli olduğunun altını çizen Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, "Tüm besinler birbirinde farklı çeşitlilikte ve miktarda değerli bileşikler içerir ancak hiçbiri hepsini aynı anda ve yeterli miktarlarda içermez. Bu nedenle yeterli ve dengeli beslenme gereklilikleri çerçevesinde et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, yumurta gibi protein kalitesi ve biyolojik değeri yüksek yiyecekleri, enerji için tam tahıl ürünleri başta olmak üzere diğer tahıl ve kuru baklagilleri, vitamin ve mineraller için sebze ve meyvelerin tüketimine önem verilmeli" dedi.

Çok değil yeterli beslenmek önemli

Bağışıklık sisteminin çok yemekle değil; yeterli, dengeli ve kaliteli bir beslenme ile güçlenebileceğini söyleyen Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, "Yapılan pek çok çalışma fazla yağ dokusunun bağışıklığı olumsuz etkilediğini gösteriyor. İhtiyacımızdan fazla besin tüketmek de yağ dokusunun artmasına neden oluyor. Bu nedenle yeterli beslenme düzeni içinde sağlıklı olunan kiloyu korumak da önemli" açıklamasında bulundu.

Koyu yeşil yapraklı besinlere beslenme düzeninde yer verilmeli

B6 vitamini, folik asit ve çinko, antikor ve bağışıklık hücrelerinin üretimi için gerekli olan vitamin ve mineraller olduğunu belirten Sibel Mumcu, "Bu bileşenleri ihtiyacımız kadar alabilmek için süt, et, karaciğer, bulgur, pirinç, yumurta, baklagiller, koyu yeşil yapraklı sebzelere beslenme düzeni içinde yeteri kadar yer verilmeli" şeklinde konuştu.

Antioksidanlar vücudu zararlı maddelerden korur

Antioksidanların vücudu zararlı maddelerden koruyan ve bağışıklık sistemiyle birlikte savaşan bileşikler olduğunu söyleyen Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, "Özellikle E, C vitamini ve beta karoten antioksidan vitaminler olarak öne çıkar. E ve C vitaminleri bağışıklık hücrelerinin serbest radikaller tarafından zarar görmesini engeller. E vitamini için ihtiyacımız kadar sıvı yağ, yağlı tohumlar, tahıl taneleri; C vitamini için koyu yeşil yapraklı sebzeler, turunçgiller, lahana, ıspanak, kuşburnu, taze kırmızı biber; beta karoten için ise turuncu, kırmızı, yeşil sebze ve meyvelerden tüketmek önemli" dedi.

Su, atık maddeleri vücuttan uzaklaştırır

Hastalıklardan korunmak ya da mücadele etmek için yeterli ve dengeli beslenme kadar su ve bol sıvı tüketiminin de çok önemli olduğunu anlatan Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, "Su, oluşan atık maddeleri vücuttan uzaklaştırmada en etkili aracıdır. Özellikle ateş ve ishal varlığında bol su tüketimi çok daha büyük önem taşır. C vitamini yönünden zengin taze sıkılmış meyve ve sebze suları, sıvı tüketimini artırmak için tercih edilebilir" açıklamasında bulundu.

Yürümek için 20 neden!

- 4 Aralık 2019 Çarşamba No Comments
Az da olsa hareket, hareketsizlikten iyidir!

Yürüyüş yapmak, hem beden hem de ruh sağlığını koruyor. Herhangi bir ekipman gerektirmeyen ve sağlık için oldukça büyük bir öneme sahip olan yürüyüş; kalp sağlığından, metabolizmanın hızlanmasına; kilo vermeden, ruhsal ve nörolojik rahatsızlıkların önlenmesine kadar birçok alanda büyük rol oynuyor. Düzenli yürüyüşün önemini vurgulayan uzmanlar, günde en az 30 dakika yürüyüş yapılması gerektiğinin altını çiziyor.

1991 yılından bu yana, her yıl Ekim ayının ilk hafta sonu, Dünya Yürüyüş Günü olarak kutlanıyor. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, yürüyüşün beden ve ruh sağlığına olan etkileri hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

Yürümek için 20 nedeniniz var!

Özellikle koruyucu yaklaşımların daha fazla önem kazandığı sağlıkta, yürüyüşün ayrı bir yeri olduğunu belirten Erdoğanoğlu, yürümenin sağlık üzerindeki etkilerini şöyle sıraladı:

1. "Yürüyüşü her yerde, her mevsimde ve günün farklı saatlerinde yapabilirsiniz. Evde, tatilde deniz kenarında, doğada, dağlarda… Yeter ki yapmak isteyin.

2. Yürüyüş karmaşık bir ekipman gerektirmez ve kuralları siz koyarsınız. Yürüyüşe uygun bir kıyafetinizin, bir spor ayakkabınızın olması ve kapıdan çıkmanız yeterlidir.

3. Yürüyüşü hem bireysel olarak hem de arkadaşınızla yapabilirsiniz.

4. Yürümek kalbiniz güçlü hale getirir, kan dolaşımınızı düzenler. Kalbiniz vücut dokularınızadaha fazla kan pompalar.

5. Düzenli yapılan yürüyüş, kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 40 azaltır.

6. Kemiklerinizi güçlendirir ve ileri yaşlarda kemik erimesi olmasını engeller.

7. Yürümek adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarını azaltır.

8. Metabolizmanızı hızlandırır.

9. Hafif koşu tarzında yaparsanız akciğer hacminizi geliştirir ve daha iyi nefes alabilmenizi sağlar.

10. Soğuk algınlığı gibi enfeksiyon hastalıklarına karşı vücut direncinizi artırır.

11. Yürümeyle, artan serotonin ve endorfinler vücudunuza mutlu bir duruş kazandırır.

12. İnsilün seviyenizi doğal yolla düzenler. Bu bir anlamda da doğal tokluk demektir.

13. Düzenli yürüyüş yaparsanız daha iyi uyursunuz en önemlisi de uyku kaliteniz artar.

14. Daha sağlıklı bir cildiniz olur.

15. Düzenli yapılan yürüyüş, ağrıyı hafifleten doğal kimyasalların salınımını sağladığı için, migren veya baş ağrısı gibi şikayetleri daha az yaşarsınız.

16. Kilo kontrolünüze yardımcı olur. Örneğin; 70 kg ağırlığında bir kişiyseniz, yarım saat hızlı tempo ile yürüdüğünüzde 149 kalori yakarsınız. Yani günde bir saat yürüyerek, kilonuza ve yürüme hızınıza göre ayda yaklaşık olarak 1-3 kg arasında kilo kaybetmeniz mümkün olur.

17. Demans, depresyon, Alzheimer gibi hastalıklara karşı koruyucudur ve bilişsel yeteneklerinizi geliştirir.

18. Hafif koşu şeklinde yaparsanız kırmızı kan hücre sayınız artar, kan damarlarınızı daha elastik hale gelir.

19. Karaciğeriniz atık maddeleri vücudunuzdan daha kolay uzaklaştırır.

20. Hafif koşu şeklinde düzenli yaparsanız, biyolojik yaşınızı 12 yıla kadar geriye alır.

Günde en az 30 dakika yürüyüş yapın!

Dr. Öğr. Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, "Prensip olarak az da olsa hareket etmek, hiç hareket etmemekten çok daha iyidir" diyerek, sözlerini şöyle tamamladı:

"Günde en az 30 dakika yürüyüş yapmak sağlıklıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen, yetişkinler için haftada toplam olarak 2,5 saat orta şiddette aktivitedir. Orta şiddette aktivite biraz nefes nefese fakat ter içinde bırakmayan anlamına gelir. Yürümeye devam, harekete devam!"