Son Yazılar

Son Yazılar

Kadınlarda uykusuzluk neden olur?

- 14 Nisan 2020 Salı No Comments
Siz de gecelerinizi koyunların çitten atladığı hayaliyle mi eçiriyorsunuz? Yalnız değilsiniz, kadınların yüzde 70'i aynı sorunla karşı karşıya.

Yeterli süre ve kalitede uyku alamayarak, sabaha tazelenmiş ve dinlenmiş bir vücutla kalkamama hali olarak açıklayabileceğimiz uykusuzluk, araştırmalara göre kadınların yüzde 70'inin yaşadığı bir uyku sorunu.

Gecenin büyük bölümünü sağa sola dönerek, bir türlü uykuya dalamadığı için huzursuz olarak geçiren kadınların büyük bölümünün çareyi ilaçlarda aradığı da bir gerçek. Uykusuzluk, hormonal değişimlere bağlı olarak da gerçekleşebileceği için özellikle 55 yaşından büyük kadınlarda bu soruna daha fazla rastlanıyor.

Stresli bir günün ardından…
Günlük hayatınız, gündüz yaşadığınız stres seviyesi akşam yatağa girdikten sonraki hayatınızı da etkiliyor. Öyle ki çalışan kadınlarda uykusuzluk, ev kadınlarına göre daha fazla görülüyor. Bu da gündüz yaşadığınız iş stresinin kafanızda yarattığı meşguliyetle açıklanabilir.

Çay, kahve ve sigara, uykuya dalmayı önemli ölçüde etkileyen faktörlerin başında geliyor. Alkol de tam doyum sağlamayan, zaman zaman kabuslarla dolu bir uyku evresi geçirmede etkili.

Huzursuz bacak sendromu
Gece boyunca istemsiz bacak hareketleri yapma olarak açıklanabilecek huzursuz bacak sendromu rahatsızlığı da uykuya geçişte sıkıntı yaratabiliyor. Bu sendroma sahip çoğu kişi, gece evde herkes uyurken ev içinde dolaşma ihtiyacı da hissedebiliyor. Huzursuz bacak sendromu hamilelikte daha da artıyor.

Hamileler altıncı aydan sonra uyku sorunu yaşamaya başlıyorlar. Vücudun ağırlaşması, sık idrara çıkma, göğüste yanma, bebek hareketleri, bel ağrısı gibi nedenlerden dolayı hamilelerin uyku saatleri düşebiliyor.

Adet dönemi öncesinde de kadınlar gece uykularını huzursuz geçirebiliyorlar. Menopoz döneminde ise kadınlarda uykusuzluk sorunu daha da artıyor. Sıcak basmaları olarak bildiğimiz, östrojen seviyesinin düşmesine bağlı olarak gerçekleşen huzursuzluk, uykusuzluğa yol açabiliyor. Horlama, menopoz öncesi kadınlarda erkeklere oranla daha az görülse de menopoza giren kadınlarda horlama seviyesi erkeklerle eşitleniyor. Dolayısıyla horlama, huzursuz bir uyku yaşanmasına yol açıyor.


İyi bir uyku için öneriler


*Unutmayın, uzun süre devam eden uyku sorununu gidermek için durumlarda ilaç kullanımı gerekli olsa da genel olarak yaşam biçiminde yapılacak küçük değişiklikler uykusuzluğu gidermede etkili oluyor.
*Yatmadan önce alacağınız ılık bir duş, hem gündüz yaşadığınız stresli anları unutmanızı sağlar hem de vücudunuzu gevşetir.
*Yatmanıza kısa bir süre kala yemek ya da abur cubur yememeye özen gösterin. Akşam yemeğini ağır ve baharatlı yemek de uykunuzu etkiler.
*Kahve ve çayı gün içinde mümkün olduğunca az tüketin. Alkole de bir sınır getirin. Yatmadan önce enerji içeceği tüketmeyin.
*Yatakta televizyon seyretmeyin. Hatta yattığınız odada televizyon bulundurmayın. Zira televizyon kapalıyken bile yaydığı sinyaller beyninizin tam olarak dinlenmesini engeller.
*Kaçta uyursanız uyuyun, kalkma saatiniz her gün aynı olsun. Böylece beyniniz belli bir uyku ritmine alışır.
*Gündüz uykularına son verin.
*Giydiğiniz kıyafetin yumuşak ve bol, odanızın sessiz ve loş, yastığınızın da rahat olmasına özen gösterin.

Obezitenin yol açtığı hastalıklar

- 10 Nisan 2020 Cuma No Comments
21. yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Öyle ki dünyada 1.9 milyar erişkinin fazla kilolu, 650 milyon erişkinin de obez olduğu bildiriliyor. Ülkemizde de yaklaşık 16 milyon kişi obezite hastası. 

Obezitenin her geçen yıl arttığı da bir gerçek. 2030 yılında bu oranın ABD'de yüzde 47, Meksika'da yüzde 39, İngiltere'de yüzde 35 gibi oldukça yüksek rakamlara ulaşacağı tahmin ediliyor. Genetik mutasyonlar, diyet, yaş ve fiziksel aktiviteden etkilenen kronik bir hastalık olan obezite sadece estetik bir sorun değil, vücudun tüm sistemlerini olumsuz yönde etkileyen, bunun sonucunda pek çok hastalığa zemin hazırlayan ciddi bir problem. Acıbadem Altunizade Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar obezitenin en sık yol açtığı 11 sağlık sorununu anlattı, önemli bilgiler verdi.

Tip 2 diyabet

Kilonuz fazlaysa, acıkıyorsanız, aç iken sinirli oluyorsanız, özellikle de yemekten 1-2 saat sonra uyku hali oluyorsa, altta yatan neden insülin direnci ya da Tip 2 diyabet olabilir. Yapılan araştırmalara göre; vücut kitle indeksi 30 olan hastaların yüzde 31.5'inde bozulmuş glukoz toleransı, kanda insülin yükselmesi (hiperinsulinizm) veya yüksek açlık kan şekeri mevcut. Bu nedenle zaman kaybetmeden açlık kan şekerinize ve açlık insülininize baktırmayı ihmal etmeyin. Hatta tokluk kan şekeri ve tokluk insülininize de baktırmanızda fayda var.

Uyku apnesi

Sabahları yorgun uyanıyor, gündüz aşırı uyku hali ve halsizlikten şikayet mi ediyorsunuz? Horlama sorununuz var mı? Uykudan boğulma hissi veya çarpıntıyla uyanıyor musunuz? Eşiniz uyurken nefesinizin durduğunu mu söylüyor? Dikkat eksikliği ve unutkanlık probleminiz de varsa, polisomnografi, bir başka deyişle uyku testi yaptırmanız çok önemli. Çünkü yapılan çalışmalara göre; obez hastalarının 10-20'sinde, uzun dönemde kalp damar hastalıklarına, hatta kalp krizine yol açabilen uyku apnesi görülüyor.

Hipertansiyon

Obez hastalarda trigliserid, total kolesterol ve kötü huylu kolesterol LDL düzeyleri yükselirken, iyi huylu kolesterol HDL düzeyi ise düşüyor. Bunun sonucunda da kan basıncı yükseliyor. Yapılan çalışmalarda, vücut kitle indeksi >25 olan kişilerde hipertansiyon gelişme riskinin 5,2 kat arttığı gösterilmiş. Alınan her 10 kilo koroner arter hastalığı riskini yüzde 12 oranında arttırıyor. Koroner arter hastalığı riskinin vücut kitle indeksi 30 kg/m2 olan kadınlarda yüzde 38, erkeklerde de yüzde 42 oranında arttığı yine aynı çalışmada belirtilmiş.

Kanser

Obezitenin yol açtığı bir başka önemli sağlık sorunu da, çağımızın korkulu rüyası kanser! Vücut kitle indeksinde her 5 birimlik artış kanser riskini yüzde 10 oranında arttırıyor. Vücut kitle indeksindeki artışa bağlı olarak yemek borusu kanseri, mide kanseri ve kolon kanserinde artış görülüyor. Kadınlarda endometrial kanser, safra kesesi kanseri ve böbrek kanseri ile obezite arasında ciddi ilişki olduğu bildirilmiş. Aynı zamanda vücut kitle indeksi ile malign melanom, rektal kanser, lösemi, non-Hodgkin lenfoma, tiroit kanseri ve meme kanseri arasında sıkı ilişki olduğu aynı raporda belirtilmiş.

İnfertilite

Korunma olmamasına rağmen 12 ay boyunca hamilelik gerçekleşmiyorsa bu sorun "infertilite" habercisi olabiliyor. Dolayısıyla kilo vermeniz gerekiyor. Çünkü vücut kitle indeksi 29 olan kadınlarda, kitle indeksindeki her bir birimlik artış sonrasında hamilelik şansı yaklaşık yüzde 5 oranında azalıyor. Yapılan çalışmalarda, normal kilolu olan kadınlara göre, vücut kitle indeksi ≥35 olan kadınlarda hamilelik ihtimali yüzde 26, vücut kitle indeksi ≥40 olanlarda da yüzde 43 oranında daha düşük bulunmuş.

Safra kesesi taşı

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar safra kesesi taşı görülme sıklığının, obezite hastalarında genel popülasyona göre anlamlı derecede daha yüksek görüldüğünü belirtiyor. Yapılan çalışmalara göre; obez hastalarda safra kesesi taşı oluşma riski, ideal kiloda olan kişilerle kıyaslandığında 4-6 kat artıyor. Bunun nedeni ise fazla kiloların kolesterol sentezini artırması. Safra kesesi taşına bağlı olarak pankreatit, bir başka deyişle pankreas iltihabı sıklığı da artıyor.

Karaciğerde yağlanma

Yağlı karaciğer hastalığı dünyada kronik karaciğer hastalığının en yaygın formu. Basit yağlanma ile başlıyor, tedavi edilmezse siroz, karaciğer kanseri ve karaciğer yetmezliğine kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması varsa hemen kilo vermeniz gerekiyor. Yapılan çalışmalarda, obezite sorunu olan kişilerde yağlı karaciğer hastalığı gelişime riskinin 3,5 kat fazla olduğu saptanmış. Obezitede görülen insülin direnci, kan yağlarında bozukluk (dislipidemi) ve iltihabın artması, zaman içinde yağlı karaciğer hastalığının daha ağır seyretmesine neden oluyor.

Reflü

"Yemeklerden sonra acı sular boğazıma kadar geliyor, "Göğsümde yanma ve ağrı var", "Karnımda sık sık gaz ve şişkinlik oluyor, ara sıra da ağrı gelişiyor" Sizin de bu tür yakınmalarınız varsa, nedeni yaşam kalitesini oldukça etkileyen reflü olabilir! Yapılan çalışmalara göre; obez hastalarında reflü görülme sıklığı yüzde 40-50 gibi oldukça yüksek oranlarda görülüyor. Reflü kilo verdiğinizde azalıyor.

Toplardamarda pıhtı

Obezite, kronik toplardamar (venöz) yetmezliği ve toplardamarlarda pıhtılaşma ile tıkanıklık (venöz trombembolizm) açısından ciddi bir risk. Fazla kilolar toplardamarlardan kanın geri dönüşünü (venöz reflüyü) bozuyor. Kasık bölgesindeki lenf nodlara bası nedeniyle lenf yollarındaki akış bozuluyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Keramettin Şar bu tablonun da bacaklarda lenf birikimi ve iltihaplanmaya sebep olduğuna işaret ederek sözlerine şöyle devam ediyor: "Bacaklarda deride sertlik, kalınlık, kuruluk ve kızarıklık oluşumu fazla kilolara bağlı olarak lenfödem geliştiğine işaret ediyor. Kilo artışı devam ettiği takdirde pıhtılaşma sistemi etkileniyor, bunun sonucunda derin ven trombozu, bir başka deyişle toplardamarda pıhtı oluşması gelişebiliyor"

Cilt hastalıkları

Obezitenin neden olduğu bir başka önemli problem de, cilt hastalıkları. Cilt bariyeri ciltteki nemi korumak ve yabancı maddelerin cilde girmesini engellemek gibi son derece önemli fonksiyonlar üstleniyor. Obezite yağ bezleri ve yağ oluşumunu olumsuz yönde etkileyince, cildin bariyer fonksiyonunu bozuyor. Ayrıca ter bezleri, cildin lenfatik ve kollajen yapısı da bozuluyor. Yapılan çalışmalar vücut kitle indeksi >30 olan hastalarda deride kalınlaşma, kabarma, tüylenme, çatlaklar, lenfödem, selülit, ter bezleri iltihabı ve sedef gibi cilt hastalıklarının daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Bunların yanı sıra mikro ve makro dolaşımın bozulması nedeniyle ciltteki yaralar da geç iyileşiyor.

Depresyon

Obezite sorunu olan kişilerde depresif ruh hali, uyku bozuklukları, yorgunluk, değersizlik hissi, umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha yaygın görülüyor. Ulusal Sağlık ve Beslenme Değerlendirme Çalışması verilerine göre; depresif erişkinlerin yüzde 43'ü obezite hastalarından oluşuyor.

Virüslere Karşı Güvenli Gıda

- No Comments
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsten (COVID-19) korunmak için kişisel hijyen ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi kadar, tüketilen gıdaların güvenilirliği de büyük önem taşıyor. 

Uzmanlar, gıda güvenliği konusunda yapılan hataların önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirdiği konusunda hemfikir. Sabri Ülker Vakfı, bilimsel veriler ışığında gıda güvenliği konusunda alınması gereken önlemlere dikkat çekiyor:

Yumurtayı kullanmadan önce yıkayın

Tüketilecek taze meyve ve sebzelerin bol suyla yıkanması, yemeklerin uygun sıcaklıklarda yeterince pişirilmesi enfeksiyonların önüne geçmeye yardımcı olabilir. Yiyecekler hazırlarken, pişirilirken ve servis edilirken ellerin temiz olması çok önemli. Besine ve besin hazırlarken kullanılacak gereçlere dokunmadan önce ellerinizi akan ve tercihen el dayanır sıcaklıktaki su altında, sabunla en az 20 saniye süreyle yıkayın. Çiğ et, tavuk, yumurta ve balığa dokunduktan sonra ellerinizi mutlaka yıkayın. Buzdolabından alınan yumurtanın kullanılmadan önce yıkanması gibi temel yaklaşımlar önemlidir.

Meyve ve sebzeler için akan suyu kullanın

Meyve ve sebzeleri akan su altında iyice yıkayın. Gerekirse yıkama fırçası kullanın. Sebze ve meyve yıkamak için deterjan veya sabun kullanmayın. Tercihen sirke kullanılabilir.

Çiğ etler için kullanılan malzemeleri iyice temizleyin

Çiğ kırmızı et, tavuk veya balık, yumurta gibi bulaşma riski yüksek potansiyel riskli besinler için kullanılan bıçak, kesme tahtası, tabak gibi gereçleri iyice yıkamadan başka yiyecekler için kullanmamalısınız. Çünkü bu besinlerde bulunan besin kaynaklı bakteri ve/veya hastalık yapabilecek patojenler, diğer yiyeceklere kolayca bulaşabilir ve hastalıklara yol açabilir.

Açıkta satılan gıdaları tercih etmeyin

Besin güvenliğinin sağlanması konusunda bir diğer önemli konu besinlerin tedarik aşamasıdır. Açıkta satılan besinlerin satın alınmaması, ambalajlı besinlerin tercih edilmesi, ambalajın bozulmamış, yırtılmamış olmasına dikkat edilmeli. Hijyenin en etkili önlem olarak ortaya çıktığı bu dönemde, tüketime sunulan gıdaları her türlü çevresel riskten uzak tutan, koruyan ambalajlı gıdaların tüketiminin önemi unutulmamalıdır. Sağlığımızı tehdit eden her türlü virüs, bakteri, küf ve mayanın üreme, bulaşma ve yayılma riski açıkta satılan gıdalarda yaygınlıkla görülmektedir.


Çocukları taze meyve ve sebze yemeye teşvik edin


Meyveler ve sebzeler, yeterli ve dengeli beslenmenin olmazsa olmazıdır. Vücut için gerekli besin öğeleri zamanında ve yeterli miktarda alınmadığında hastalıklara karşı direnç azalır, hastalığın tedavisi uzun sürer. Taze meyve ve sebze tüketiminin bağışıklık sistemini desteklediği, böylelikle hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çocukları taze meyve ve sebze yemeye teşvik edin. Yetişkinler de gün içinde ara öğünlerde taze sebze ve meyveleri tüketmelidir. Ayrıca sağlık için hareketli bir yaşam temel alınmalıdır.

KAYNAKLAR

1) https://www.eatright.org/homefoodsafety/safety-tips/food-poisoning/10-common-food-safety-mistakes , Nisan 2019
2) Gıda güvenliği. http://ato.org.tr/bilgi/hekimler-icin-guncel-tibbi-bilgiler/detay/35. Erişim: 9.6.2012.

3)WHO, 2013; http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs330/en Nisan 2019
4) Bilici,S., Uyar,F., Beyhan,Y., Sağlam,F. (2012). Besin Güvenliği. T.C.Sağlık Bakanlığı Yayını. 2.Basım. Ankara. http://www.fao.org/food-safety/en

5) Onur, N., Sarper, F., & Onur, F. (2017). Farklı sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerin sebze-meyve tüketim durumları. Journal of Tourism and Gastronomy Studies, 5(1), 105-123.

6) Türkiye'ye Özgü Beslenme Rehberi, 2004

Diyet tarifleri trend raporu

- 24 Şubat 2020 Pazartesi No Comments
Birçok kategoride yüzlerce yemek tarifini ve eğlenceli içerikleri yemek tutkunları ile buluşturan Yemek.com, kullanıcılarının diyet tariflere olan ilgisini araştırdı. 

Salatadan şekersiz ve yağsız tariflere, diyet tatlılardan detoks suyu çeşitlerine kadar 270 diyet tarifi her ay 300 bin kullanıcı tarafından okunuyor. Kullanıcı artışına da bağlı olarak diyet kategorisi ziyaret edenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 80 arttı.

2018 yılında Dünya Sağlık Örgütü'nün araştırmasında Türkiye, dünyanın en obez ülkeleri sıralamasında dördüncü sırada yer almasıyla dikkat çekmişti. Son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde özellikle düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşamın etkisiyle gittikçe büyük bir tehdit haline gelen obezite ile mücadele edenlerin sayısında da artış yaşanıyor ve uzmanlar insanları daha sağlıklı beslenmeye teşvik ediyor.

Bu verilerden hareketle; birçok kategoride yüzlerce yemek tarifini ve eğlenceli içerikleri yemek tutkunları ile buluşturan Yemek.com, ziyaretçilerinin diyet tariflere olan ilgisini araştırdı.

Bu kategoriye olan ilginin en büyük göstergesi okunma sayısında yaşanan yüzde 80 oranındaki artış. Yemek.com, diyet yapanlara daha keyifli lezzetler sunmak için bu kategoride tariflerini sürekli yenilerken, bugün sitede bulunan 270 tarif aylık 300 bin kullanıcı tarafından okunuyor.

Diyet tarifleri yaz aylarında yüzde 37 daha fazla okunuyor

Uzmanlar sağlıklı beslenmenin bir hayat biçimi olarak görmenin önemini belirtseler de, kış aylarında daha fazla enerji ihtiyacı diyet planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden olabiliyor.

Yemek.com'daki diyet tariflerinin okunma sayılarında da yaz ve kış aylarına göre farklılıklar yaşanıyor. Yemek.com kullanıcılarının diyet tariflerini okuma oranı yaz aylarında kış aylarına göre yüzde 37 artıyor.

120 bin okunma sayısıyla en popüleri kabaklı tarifler

Yemek.com araştırmasında; kullanıcılarının tarif görüntülemelerini inceleyerek en popüler diyet tariflerini de ortaya koydu.

Yemek.com kullanıcıları adeta kabaksız diyet olmaz diyor ve en çok kabak tariflerine ilgi gösteriyorlar. Diyet kategorisindeki en popüler 10 tarifin 4'ü kabak içeren tarifler. Kabak tarifleri arasında en çok okunanlar ise; kabak yemeği, fırında kabak mücveri, fırında sütlü kabak ve kabak çorbası.

Diyet kategorisinde en çok okunan ilk 10 tariflerde ayrıca 10 bin okunma sayısıyla közlenmiş patlıcan salatası öne çıkarken onu enginar ve zeytinyağlı fava izliyor.

En çok okunan bir diğer ilginç tarif ise; gün içerisinde yaşanan açlık krizleri için içeriğinde bulunan kuruyemiş, meyve parçaları, yulaf, keten tohumu, susam, pekmez, bal gibi ürünlerle enerji deposu olan ev yapımı granola.

Yeni trend: Glutensiz diyet tarifleri

Buğday ve diğer tahılların doğal yapısında bulunan gluten proteini, hamur işlerine hacim vermesi özelliğiyle biliniyor. Gluten intoleransı olanların ve çöl ayak hastalarının gluten içeren makarna, erişte, kek, börek, kurabiye, pasta gibi yiyeceklerden uzak durması gerekiyor. Son zamanlarda gluten duyarlılığı olmamasına rağmen birçok kişi gluten içeren yiyecekleri hayatından çıkararak gluten diyeti yapıyor.

Yemek.com kullanıcıları da glutensiz tariflere oldukça ilgi gösteriyor. Glutensiz tarifler arasında en çok okunanlar ise glutensiz ekmek, glutensiz kek ve glutensiz yaban mersinli muffin.

Detoks etkili sular ile kilolara veda

Son yıllarda çeşit çeşit meyve ve bitkilerle hazırlanan detoks etkili sular diyet yapanların en büyük yardımcısı haline geldi. Özellikle yağ yakıcı etkisiyle bilinen detoks etkili sular Yemek.com kullanıcılarının da gözdeleri arasında yerini alıyor. Yemek.com'da 18 adet detoks suyu tarifi bulunuyor. Bunların arasında en popülerleri ise; 30 bin okunma sayısıyla salatalık ve limon gibi yağ yakıcı malzemelerin olduğu detoks suyu, elmalı smoothie ve kivili smothie

Salatalar diyetlerin vazgeçilmezi

Birbirinden farklı malzemelerle hazırlanarak her damak zevkine hitap eden salata, diyet yapanların olmazsa olmazlarından biri. Yemek.com diyet kategorisinde yer alan 78 çeşit salata tarifi içerisinde doyurucu salatalar rağbet görüyor. 30 bin okunma sayısı ile en çok tercih edilen tarifler ise; kereviz salatası, yoğurtlu kabak salatası ve tabbule salatası.

Tatlı olmadan asla!

Tatlı; bozulan moralimizi düzeltiyor, mutluluk veriyor ve enerjimizi yükseltiyor. Diyet yapanların en zorlandığı konulardan biri olan tatlı için Yemek.com'da gönül rahatlığıyla tüketilebilen hafif ve pratik tam 37 adet tarif bulunuyor.

Bu tarifler arasında tatlı krizini biraz olsun gidermek isteyenlerin favorileri ise ilk 10'da yer alan üç malzemeli şekersiz kurabiye ve şekersiz incir uyutması oluyor. Ayrıca; şekersiz, unsuz kakaolu muffin tarifi ve son yıllarda popüler olan chia tohumu ile yapılan muzlu chia puding ise en çok okunanlar arasında yer alıyor.

Dirençli depresyona lityum

- No Comments
Lityum, duygu durum bozukluğu başta olmak üzere, birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde kullanılıyor. Uzmanlar, ruhsal problemlerin yanı sıra fiziksel rahatsızlıkların tedavisinde de rol alan lityuma doktor kontrolünde başlanması gerektiğinin altını çiziyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, lityum kullanımı hakkında önemli bilgiler verdi.

Doktor kontrolünde kullanılması şart!

Prof. Dr. Sermin Kesebir, "Toplumumuzda bilindiği üzere bir tuz olan lityum, toplumumuzda sanıldığının aksine olağan şartlarda vücudumuzda bulunan ve hastalıkta eksilen bir madde değildir. Lithuril adı verilen bir ilaçla ağızdan alınır. Vücuttan atılımı böbrekler yoluyladır" diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Lityum, dirençli diye tabir ettiğimiz, antidepresan tedaviye yanıt vermeyen depresyonda ek tedavi olarak ve yineleyici depresyonlarda da kullanılır. Tedaviye yanıt vermeyen obsesif kompolsif bozuklukta güçlendirme tedavisi olarak da kullanılıyor. Psikiyatrik bozukluklar dışında etki ettiği başka alanlar da vardır. Kemik iliğinde kan yapımını, özellikle bağışıklık sistemi hücrelerinin yapımını uyarır. Karsinoid tipte kanserlerde yararlıdır. Başka bazı kanser tiplerinde de hücre çoğalmasını durdurduğu gösterilmiştir. Ancak hangi durumda olursa olsun bir doktor tarafından başlanmalı ve takibi bir doktor tarafından yapılmalıdır."

Lityum, bağımlılık yapmıyor

Prof. Dr. Sermin Kesebir, "Son günlerde basında yer alan haberler nedeniyle bağımlılık yapıp yapmadığı sorgulanmaktadır. Lityum, bağımlılık yapmaz. Bipolar bozukluğun tedavisinde bugün hala altın standart olarak nitelendirdiğimiz bu ilaç,zihni bulandırmaz, bilinç değişikliklerine, bilinç kaybına neden olmaz" dedi.

1950'li yıllardan bu yana psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılıyor

"Lityum, 1950'li yıllardan bu yana psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Birincil tedavi alanı bipolar bozukluk ya da manik depresif hastalık adıyla bilinen duygudurum bozukluklarıdır" diyen Kesebir, sözlerine şu şekilde devam etti:

"Bipolar bozukluğun hastalık dönemlerinde, depresyon veya maniyi iyileştirmek üzere kullanılır. Bipolar bozukluğun iyilik dönemlerinde ise, yeniden hastalanmayı başka bir deyişle atak geçirmeyi önlemek amacıyla koruyucu tedavi olarak kullanımı sürdürülür.

Yan etkileri en çok, sindirim sisteminde görülüyor

En sık yan etkileri sindirim sistemi ile ilgilidir; bulantı, kusma gibi. Su içme ihtiyacında artış, sık idrara çıkma olabilir. Bazı kişilerde sıklıkla akne olmak üzere cilt lezyonlarına, döküntüye neden olabilir. El titremesi yapabilir. Kullanıldığı sürece böbrek ve tiroid fonksiyon testlerinin belirli aralıklarla yapılması gerekmektedir.

Tedavi süresince kan düzeyi takibi yapılmalı

Kullanıldığı sürece belli aralıklarla kan düzeyi takibinin yapılması gerekmektedir. Nitekim kan düzeyinin yükselmesi lityum zehirlenmesine yol açabilir. Tansiyon ilaçları ve NSAI-nonsteroid antienflamatuar diye tabir edilen bazı ağrı kesici ve antiromatizmal ilaçlarla etkileşimi vardır. Birlikte kullanımları zehirlenme ile sonlanabilir."

Stres saç yolduruyor

- No Comments
Günümüzün en çok şikayet edilen ve pek çok sağlık sorunlarına yol açan stres, sadece yetişkinleri değil, çocuk ve ergenleri de derinden etkiliyor. 

Tıpta "tikotilomani" olarak adlandırılan saç ve kıl koparma hastalığının altında stres başta olmak üzere çeşitli psikiyatrik sorunlar yatıyor. Saç ya da kıl koparma davranışı, sınava çalışmak gibi stresli durumlarda, endişe verici anlarda ya da öfkeli zamanlarda artabiliyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, saç ve kıl koparma hastalığının çocuk ve ergenlerde de görülebildiğine dikkat çekti.

Trikotillomaninin çocuğun saç, kirpik, kaş ya da vücüdunda bulunan başka kıllarını yolması ile kendini gösteren bir rahatsızlık olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, "Koparma davranışı öncesi saç ya da kıl yolma dürtüsü oluşur. Tekrarlayıcıdır, çocuk sürekli saç kopartmaz ancak dönem dönem bu davranışı tekrarlar. Nadiren yolunan kılların yendiği de görülebilir" dedi.

Saç dökülmesi ile karıştırılabilir

Çocuğun saçını, kirpiğini ya da kaşını çekerek kopardığını belirten Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, "Öncesinde o bölgede bir kaşıntı hissi hissedebileceği gibi çektikten sonra bir rahatlama sağlar. Kişi istemsiz yapsa da farkında olmasa da bunu yaptığını bilir. Kimi zamanlarda çocuk bunu ailesinden gizliyor olabilir. Bu durumda aile saç dökülmesi ile saç kopartma arasındaki farkı anlamakta zorlanabilir" uyarısında bulundu.

En önemli neden ruhsal sıkıntılar

Trikotillomani hastalığının genetik bir temelinin olduğuna dair çalışmalar bulunduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, "Ancak bu davranışın altta yatan en önemli nedeni ruhsal sıkıntılardır. Sınava çalışmak gibi stresli durumlarda, endişe verici anlarda ya da öfkelendiklerinde artabilir. Hasta stresini azaltmak amaçlı farkında olarak da saçını çekebilir, otomatik adını verdiğimiz farkında olmadan alışkanlık şeklinde de bu davranışı sürdürebilir" dedi.

Trikotilomani hastalığına sahip çocuk ve ergenlerin genellikle görüntülerinden hoşnut olmazlar ve başkalarının durumu fark etmesini istemediklerini belirten Yüksel, dökülen saçı örneğin bere ya da örtü benzeri kıyafetlerle saklamak isteyebileceklerini ifade etti.

Saç ve kıl koparma hastalığının her yaşta görülmekle beraber en sık görüldüğü dönemin çocukluk ve ergenlik dönemleri olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, "Çocukluk döneminde hem erkeklerde hem kızlarda aynı oranda görülebilir. Küçük çocuklarda da görülebildiği gibi en sık başlangıç dönemi erken ergenlik dönemi olan 10-13 yaşları arasındaki yıllardır" dedi.

Başka psikiyatrik rahatsızlıklarla beraber görülebilir

Trikotillomaninin başlı başına bir rahatsızlık olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, "Ancak depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, internet bağımlılığı gibi başka psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte görülme ihtimali vardır. Bununla beraber bu davranış televizyon, bilgisayar karşısında artıyor olabilir" uyarısında bulundu.

Trikotillomani rahatsızlığında karşı konulamayan bir saç yolma dürtüsü oluştuğunu, bu nedenle çocuğun saç ya da kıl yolma isteğini durdurmakta zorlandığına dikkat çeken Yüksel, "Ailenin çocuğun bu davranışı bilerek yaptığını düşünmemesi, bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmesi ve tedavi için yönelmesi gereklidir" diye konuştu.

Mutlaka çocuk psikiyatristi muayene etmeli

Trikotillomani rahatsızlığı bulunan çocuğun mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından muayene edilmesi gerektiğini vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel , "Tedavi ettirilmediği takdirde çocuklarda altta yatan stres etkeni ile baş edememe hali kronik olarak devam edeceği gibi; saç, kirpik, kaş kaybı sonucu bu durumdan rahatsızlık duydukları için sosyal izolasyon, özgüven eksikliği, mutsuzluk gibi ek ruhsal problemler de meydana gelebilir. Eğer çekilen saç yutuluyorsa sindirim sisteminde tıkanıklıklara yol açabilir" dedi..

Tedavi edilebilir

Trikotillomaninin tedavi edilebilir bir rahatsızlık olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel, tedavi süreci hakkında da şu bilgileri verdi:

"Çocuk-ergen psikiyatri uzmanı tarafından öncelikle tanı konur, varsa eşlik eden diğer psikiyatrik rahatsızlıklar tespit edilir, altta yatan neden ortaya çıkartılır. Hastanın medikal tedavisi yanında psikoterapi alması da hastalığın gidişatında önemlidir. Psikoterapi seanslarında hastalığı başlatan, arttıran nedenler tespit edilir ve üzerinde çalışılır. Tedavi esnasında aile tutumları da ele alınmalıdır."

'Mutsuzum' diyen köy tavuğu yesin!

- No Comments
Çağın vebası haline gelen depresyon birçok hastalığı da tetikliyor. Peki, bununla nasıl savaşabiliriz? 

Medical Park Gebze Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Sultan Kirişci sinire, mutsuzluğa iyi gelecek besinleri anlattı, "Beslenmenizde yapacağınız küçük değişikliklerle depresyon belirtilerinizin azaldığını göreceksiniz" dedi.

'Mutluluğa giden yol mideden geçiyor' desek pek de yanlış olmaz. Çünkü depresyon ile beslenme orantılı bir şekilde ilerliyor. Bazı insanlar depresyona girdiğinde yemeden içmeden kesilirken bazıları da normal zamana göre 3-4 kat daha fazla abur cubura yöneldiklerinde rahatladıklarını düşünürler. Her iki durumda da beslenmenizde yapacağınız küçük değişikliklerle depresyon belirtilerinizin azaldığını göreceksiniz.

İŞİN SIRRI 'B' VİTAMİNİNDE…

Medical Park Gebze Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hatice Sultan Kirişci, sizi ruhen ve bedenen rahatlatacak formüller verdi. İşte mutlu eden besinler:

Köy Tavuğu: İçerisindeki B6 vitaminini sayesinde mutluluk hormonu dediğimiz seratonin ve dopamin hormonunun aktif hale gelmesine yardımcı oluyor.
Elma: Elmanın İçerisinde bulunan B vitamini, fosfor ve potasyum sayesinde insan vücudunda zarar görmüş hücrelerin onarımına yardımcı oluyor. Bu sayede hücreler onarıldığı için depresyonu önlemede yardımcıdır.
Kuşkonmaz: Depresyonun etkilerinden biri olan düşük folik asit seviyesinin yükselmesine yardımcıdır.
Balık yağı: Yapılan çalışmalar depresyonda olan kişinin omega 3 seviyelerinin düşük olduğu gösteriyor. Beynin ve vücudun rahatlayabilmesi için omega 3 alımı çok önemlidir. Omega 3 en fazla balık yağında bulunur.

KAHVALTIDA EKMEK-REÇEL ENERJİYİ AZALTIR

Herkesin dilinde ve doğru olan bir klişe var ki, o da en önemli öğünümüzün kahvaltı olmasıdır. Kahvaltı uzun saatler aç kalmış olan vücudun beynin işlevini yerine getirebilmesi, kişinin gün içerinden daha aktif olabilmesine yardımcı olan en önemli öğündür. Eğer kahvaltıda şeker oranı yüksek; beyaz ekmek kızarmış patates, reçel, poğaça börek gibi besinler tüketirseniz, o anda mutluluk duyduğunuzu zannetseniz de kan şekeriniz anlık olarak hızla yükselirken, sonra aynı hızda da düşer. Kan şekerinde böylesine bir ani dalgalanma sonucunda hem kilo alımınız başlar hem de kan şekerinizde düşüş yaşadığınız için halsizlik, yorgunluk ve asabiyet oluşabilir.

TÜRK KAHVESİNİN YANINDA HURMA

Sürekli tatlı krizi yaşıyorsanız eğer gün içerisinde kan şekerinizde ani dalgalanmalara neden olacak şeker oranı yüksek besinleri kontrolsüzce tüketiyorsunuz demektir. Genellikle az az sık sık beslendiğiniz, yediğiniz besinlerin miktarını ayarladığınız ve en önemlisi kan şekerinizi birden yükseltip sonrasında düşürecek besinler tüketmediğiniz sürece tatlı krizi çok fazla yaşamazsınız. Genellikle şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlıları gündüz vakitlerinde tüketmenizde fayda var. Ama aslında tatlı krizinizi kesmenize de yardımcı olacak en güzel besin hurmadır. Günlük ikindi ara örgünüzde şekersiz Türk kahvesinin yanında 3-4 adet hurmanın yanında ceviz, çiğ badem ya da fındıkla gönül rahatlığıyla tüketebileceğiniz bir ara öğün tercih edebilirsiniz.

RAHAT BİR UYKU İÇİN TARÇINLI SÜT İÇİN

Günlük beslenme planını oluştururken kişinin yaşam durumu, boyu, kilosu, fiziksel aktivite düzeyi, tahlil durumları gibi birçok parametreyi değerlendirdikten sonra önerilerde bulunuruz. Bazı kişiler günlük ara ve ara öğünlerle birlikte toplam 3-4 öğün tüketirken bazılarının günde 5-6 öğün tüketmesinde fayda vardır. Ne kadar öğün tüketirseniz tüketin, en son yapacağınız öğünün yatmadan 3 saat önce bitmiş olması gerekiyor. Yapacağınız ara öğünü genellikle hafif geçirmenizde fayda vardır. Örneğin, 1 porsiyon meyve, kepekli galeta, 1 avuç içi kadar leblebi tüketebilirsiniz. Daha hafif geçirmek istiyorsanız, 1 bardak tarçınlı süt, cacık, yoğurt ya da içine istediğinizi meyveyi katabileceğiniz meyveli bir yoğurt yapabilirsiniz.

Sağlıklı koşunun 6 kuralı, 7 faydası

- No Comments
Özellikle de fazla kiloların kendini belli ettiği yaz günlerinde pek çok kişi koşarak zayıflamanın ya da formunu korumanın peşinde. Sosyal hayatta 'Bugün koşacağım', 'Dün 1 saat koştum" diyerek arkadaşlar birbirini motive etmeye çalışırken, kötü bir sürprizle karşılaşmamak, koşuyu sağlıklı şekilde sürdürmek için koşmanın da kuralları olduğunu bilmek gerekiyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü modern kent insanının koşmaya her dönem olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu belirterek "Günümüzde özellikle metropollerde "kapalı devrede" yaşayan ve gününün oldukça az bir kısmını hareket ederek geçiren modern insan, hem fiziksel hem de mental olarak aslında genetik mirasına tezat oluşturmaktadır. Bilim adamları obeziteden depresyona kadar modern yaşamda sıkça karşılaştığımız birçok problemin genetik mirasımıza "ihanetimizden" kaynaklandığı konusunda hemfikirler" diyor. Dr. Tekin Kerem Ülkü, sağlıklı koşmanın 6 kuralını ve faydalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ayakkabıyı doğru seçin
Sağlıklı koşu sağlıklı ayakkabı seçimi ile mümkün olduğundan doğru ayakkabı seçimi çok önemli. Koşuya uygun ayakkabı, kişinin ayağına uygun, doğru desteği sağlayan ve koşu tipine özel bir ayakkabı olmalı. Doğru ayakkabı seçimi; koşu sporunda sıkça görülen ayak ve ayak bileği sakatlıklarından korunmanın ve keyifli bir koşunun ön koşulu.

Isınma hareketini ihmal etmeyin
Vücudun egzersiz öncesi esnekliğinin sağlanması çok önemli. Hareket ve esnekliği kombine eden dinamik ısınma oksijen ve kan akımını artırıp, eklem hareket açıklığını da destekleyerek sakatlıklardan korunmada ciddi destek sağlıyor.

Hekim onayı alın
Koşmak isteyen tüm bireyler için evrensel kabul edilmiş standart bir check-up programı yok. Ancak yapılan çalışmalara göre; titiz bir kardiyolojik muayeneye eklenen EKG, "Ani Kardiyak Ölüm" riskini yaklaşık 9 kat azaltıyor. Özellikle düzenli spor yapmayan 35 yaş üstündeki kişilerin de eforlu EKG ve Ekokardiyografiyi de içeren daha detaylı tetkik yaptırması gerekiyor. Kalp ve damar hastalığı olanlar ise mutlaka hekimlerinin görüşünü almalılar. Süregelen veya geçirilmiş ortopedik sakatlıkları bulunan kişiler de tedavi edilmeden koşuya başlamamalılar.

Her 15 dakika için 1 su bardağı su için
Vücudun koşma esnasında kaybettiği sıvıyı yerine koymak için bol su için. Yeterli sıvı desteğinin sağlanabilmesi için egzersiz öncesi 500 ml (2 su bardağı), yapılan her 15 dakika koşu için ekstra 250 ml (1 su bardağı), egzersiz sonrası susuzluk hissi olmasa bile sıvı tüketmeye devam edilmeli ve egzersiz sonrası tartıda kaybedilen her yarım kilo için 600 ml sıvı tüketilmeli.

Limit koyun
Koşma süreniz beklentilerinize göre değişmekle birlikte koşmaya yeni başlayan bir kişinin üst limitleri olmalı. Genel olarak haftada 2-4 kez, 20-30 dakikalık koşularla başlanmalı. Başlangıç koşu mesafesi ise 3-6 km arasında olmalı. Düzenli koşu ritmini yakaladıktan sonra haftalık yüzde 10 mesafe artışı ile koşulara devam edebilirsiniz. Daha önceden koşu ile ilgili sakatlık yaşadıysanız, bu artışı haftalık yapmak yerine iki haftada bir yapmanız, olası sakatlanmaların önüne geçecektir.

Yemekten 2 saat sonra koşun
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü "Uzun bir koşu antrenmanı ile son öğün arasında en az 2 saatlik bir boşluk olmalıdır. Bu süre sindirim sistemi çevresinde toplanan kanın yeniden kas iskelet sistemine yönelmesi için de gereken süredir. Koşu öncesinde 150-200 kalorilik yüksek karbonhidrat içerikli bir atıştırmalık tüketilebilir. Koşu esnasında da her saat için 30-60 gram karbonhidrat içeren bir besin tüketilebilir. Bir saat süren bir egzersiz sonrası kasların toparlanma sürecini hızlandırması için dörtte bir oranında protein içeren bir karbonhidrat (250 ml çikolatalı süt) tüketebilirsiniz" diyor.

Koşmanın 7 faydası


Yapılan çalışmalar haftada sadece 30 dakika süre ile 3 haftadan daha uzun koşanlarda 7 faydaya işaret ediyor;

  • Uyku kalitesinin düzelmesi
  • Psikolojik açıdan iyileşme
  • İleri yaşlarda hafıza ve seçici dikkatin olumlu etkilenmesi
  • Kas-iskelet sisteminin güçlenmesi
  • Kardiyovasküler sistemin sağlıklı olması
  • Kanser riskini azaltma
  • İdeal kiloya ulaşma


Survivor bebeklerin mücadelesi!

- No Comments
"Bebeğimi ilk kez 35 günlükken kucağıma aldım…", "Bebeğim 50 günden fazla yoğun bakımda kaldı…" Onlar aceleci bebekler… Anne babalarının pamuklara daha bir sarıp sarmalaması gereken… Zira bakım süreçleri çok zor olup, çok daha dikkat gerektiriyor. 

Survivor bebeklerin zorlu yolculuğunda ailelerinin yanı sıra hemşireler ve doktorlar da tam anlamıyla seferber oluyorlar. 17 Kasım Dünya Prematüre Günü dolayısıyla Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nde doğmuş prematüre bebekler ve aileleriyle bir kutlamada bir araya gelen Acıbadem Kadıköy Hastanesi Neonatoloji (Yenidoğan Bilimi) Uzmanı Doç. Dr. Atalay Demirel, değişen koşullar nedeniyle erken doğumların giderek daha fazla görülmeye başladığını belirtiyor.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 1 milyon 300 bin doğum gerçekleşiyor ve bu doğumların yüzde 10'unundan daha çoğunu 37 haftadan önce doğan prematüre bebekler oluşturuyor. Kimi yalnızca 900 gram doğan, kimi annesi henüz hamileliğinin 28. haftasındayken dünyaya gözlerini açan bu bebekler, normal bebeklerden farklı olarak çok daha fazla zorlukla mücadele etmek zorunda kalıyorlar.

Beşinci tüp bebek denemesiyle 37 yaşında anne olan Zeynep İnal, hamileliğinin 25. haftasındaki kontrolünde açılma olduğu görülünce Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nde ameliyata alınmış. Ameliyat sonrası 28 gün hastanede kalan İnal, hamileliği 28 hafta 6 günlükken 35 cm boyunda ve 1.500 gram ağırlığında bir erkek bebek dünyaya getirmiş. Bugün kronolojik olarak 13 aylık, düzeltilmiş yaşa göre 10 aylık sağlıklı bir bebek olan ve halen düzenli kontrolleri devam eden Mustafa Alperen, doğumdan hemen sonra alındığı yoğun bakımdaki 65 günlük süre içerisinde solunum yapmayı unutmaktan (apne) kalp atışlarının durmasına ve beyin kanaması riskine kadar birçok şeyi atlatmış.

"Minik oğlumuz tam bir savaşçıydı!"

"Prematüre ebeveynleri olarak ilk öğrendiğimiz şey şuydu: Prematüre bebeklerin iki günü iyi, bir günü kötü. Oğlumuz tam bir savaşçıydı, survivor'dı ve ondan umudu hiç kesmedim. Doktorumuz Atalay Bey ve tüm ekip hem oğlumuzu yaşattı hem de bize unutulmaz bir destek verdi" diyen Zeynep İnal, bebeğini ilk kez 35 günlükken kucağına alabildiğini ve bu süre içerisinde kuvözü öperek bebeğiyle özlem giderdiğini gözleri dolarak anlatıyor. Küçük Mustafa 3 yaşına kadar devam edecek bir tiroit tedavisi görmenin dışında şu anda tamamen sağlıklı bir çocuk.

"50 günden fazla yoğun bakımda kaldı!"

İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Bölümü'nde çalışan ve eşi de doktor olan Dr. Sabiha Günel de, 14 yıllık bebek bekleyişlerinin 9. gebelikte başarıya ulaştığını ancak ikiz kızlarından birinin 960, birinin de 995 gram ağırlıkla 28 hafta 3 günlük hamileyken doğduğunu anlatarak başlıyor söze. 45 yaşında anne olduğunu söyleyen Dr. Günel, bugün 4 yaşında olan çocuklarının 50 günden fazla yoğun bakımda kaldığını belirterek "3 ayı geçen tek gebeliğim kızlarım Ece ve İlke'ye hamileliğim oldu. 16 kez tüp bebek denedik, arada kendiliğinden gelişen hamileliklerim de oldu ama hiçbiri 3 ayı geçemedi" diyor. Ece'nin 50, İlke'nin ise 52 gün yoğun bakımda kaldığını söyleyen Günel, hastaneden çıkışlarını, "Bir bayram tatilinde doktorlar bize Ece'yi vererek eve gidebileceğimizi, İlke'yi ise birkaç hafta sonra alabileceğimizi söylediler. Biz İlke'yi almadan gitmek istemedik. İlke bunu duydu ve o günkü kötü tablosu bir anda iyiye gitmeye başladı, çok hızla toparlandı. İnanılmaz bir şeydi. Hep beraber hastanede kaldık ve 10 gün sonra dördümüz birlikte evimize döndük" şeklinde anlatıyor.

"Hamilelik takibi çok önemli!"

Prematüre bebek sayısının, doğum yapma yaşının ilerlemesi, tüp bebek tedavisinin yaygınlaşması ve buna bağlı olarak çoğul gebeliklerde artış görülmesi gibi nedenlerle artıyor olduğunu kaydeden Acıbadem Kadıköy Hastanesi Neonatoloji (Yenidoğan Bilimi) Uzmanı Doç. Dr. Atalay Demirel, bebek sahibi olmaya karar verdiğinde hemen kadın doğum doktoruna başvurması gerektiğinin altını çiziyor. Kadınların ve ailelerin demir, folik asit gibi takviyelere başlamaktan doğum öncesi sorun çıkarabilecek enfeksiyonların tedavisini yaptırmaya kadar her şeyi kontrol altına aldığını vurgulayan Doç. Dr. Atalay Demirel, "Bazı kadınlarımız ve aileler bebek sahibi olacakları zaman çok bilinçli davranıyorlar. Böylece erken doğuma sebebiyet verebilecek rahatsızlıkları ya da riskleri var ise düzenli gebelik kontrollerinde bunların görülüp önlem alınması mümkün olabiliyor. Bu bize bebeğin anne karnında geçirdiği süreyi bazen haftalarca uzatma şansı tanıyor" diyor.

"En iyi bakım anne karnındaki bakım"

Erken doğma riski bulunan bebeklerin anne karnında geçirdikleri her bir günün yaşam şanslarını yüzde 1 ila 1,5 oranında artırdığını belirten Doç. Dr. Atalay Demirel, bebeğin yaşam şansının anne karnında geçirdiği hafta ile doğru orantılı olarak yükseldiğini vurguluyor. "Gebeliğin 27. haftasından sonra doğan bebeklerde yaşam şansı yüzde 90'lara kadar çıkabiliyor. 27 haftanın altında, 26-27 haftalık bebeklerde yüzde 50'li, hatta 60'lı oranları yakalayabiliyoruz. Ancak 26 haftanın ya da ağırlık olarak 600 gramın altında doğan bebeklerde bu oran ciddi olarak azalıyor" diyen Doç. Dr. Atalay Demirel, "Biz en iyi bakımın anne karnında olduğunu biliyoruz. O yüzden kadın doğum uzmanlarımız bebeklerin anne karnında geçirdiği süreyi mümkün olduğunca uzatmaya çalışıyorlar" şeklinde konuşuyor.

Ağız kokusuna 10 doğal çözüm

- No Comments
"Ağız kokusu yaşayan insanlar bırakın gülümsemeyi, konuşmak dahi istemezler" diyen Diş Hekimi Pertev Kökdemir, "Çözüm aslında çok basit. Hemen mutfağınıza gidin ve bu besinlerden birisi ile ağız kokunuzu çözün" diyor!

Dişlerinizi fırçalayamayacağınız bir ortamdaysanız veya dişlerinizi fırçalamanıza rağmen koku bir türlü azalmıyorsa, işte size basit ve etkili doğal çözümler… Diş Hekimi Pertev Kökdemir, ağız kokusuna çare olabilecekler hakkında bilgi verdi:

Peynir: Yapılan araştırmalar yemekten hemen sonra yenilen peynirin, ağız ortamındaki asit düzeyini azalttığını ve bu sayede çürük oluşumunu engellediğini gösteriyor. Ayrıca peynir yemek, koku oluşumunun da önüne geçiyor.

Elma, armut, havuç: Bu besinler, içerdikleri lif sayesinde tükürüğü temizler, nefesi tazelerler.

Limon: Sade sodanın içine limon dilimleri atıp sodanız bitince bu limon dilimlerini yiyebilirsiniz. Ayrıca mentollü veya limon aromalı şekerlerden de tüketebilirsiniz.

Nane-maydanoz: Çiğ olarak tüketeceğiniz birkaç yaprak nane veya birkaç dal maydanoz, nefesinizi doğal olarak temizlemede etkilidir.

Kahve: Ağız boşluğunda yaşayan bakterilerin artıkları olan sülfürlü bileşikler kötü kokuya yol açar. Kahve çekirdeği çiğnemek ise sülfür bileşenlerini ortadan kaldırır. Yemeklerden sonra Türk Kahvesi içmek de kokuya karşı etkilidir.

Karanfil: Karanfil çiğnemek, herkesin bildiği en etkili ve en ucuz ağız kokusu giderme yöntemlerinden birisidir.

Yoğurt: Probiyotiklerden zengin her türlü yiyecek ve içecek (özellikle de yoğurt) düzenli tüketildiğinde ağız kokusunu azaltmada önemli bir yer tutar.

Çinkolu sakız: Çinkolu diş macunu, çinkolu sakız gibi çinko içeren ürünler ağız kokusunu yok eder. Dişlerinizi fırçalayamadığınız anlarda çinkolu sakızdan faydalanın.

Tarçın: Tarçın çiğnemenin veya tarçınlı içecekler tüketmenin ağızdaki bakterilerle mücadelede işe yarayabileceği biliniyor.

Bol su içmek: Sık ve bol su içmek, ağız kokusunu azaltmada etkilidir. Bol su içmek, özellikle tükürüksel ağız kokusunu önlemeye yardımcı olur.