Son Yazılar

Son Yazılar
Browsing Category "Hastalıklar"

Kemik erimesine karşı “Kalkan”

- 3 Eylül 2020 Perşembe No Comments
Daha az kemik dokusuna sahip oldukları için kadınların erkeklere göre osteoporoza yakalanma riski daha yüksektir. 

Kemik kalitesi ve yoğunluğunun azalması ile kemiklerin kırılgan hale gelmesine neden olan osteoporozu (kemik erimesi) doğru beslenme ile durdurmak ya da önlemenin mümkün olduğunu söyleyen Liv Hospital Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağatay Öztürk anlattı.

Doğru beslenin, osteoporozu önleyin

Doğru beslenme ile osteoporozun önüne geçmek mümkündür. Kalsiyum, magnezyum ve mineral açısından zengin olan besinlerin kemik yapısını güçlendirmeye fayda sağladığı gibi bu besinler kemik sağlığı için en önemli mineral kalsiyumdur. Bu nedenle kemik erimesinden koruyan en önemli besinler de süt ve süt ürünleridir. Peynir ve diğer süt ürünleri kalsiyum bakımından zengin içeriğe sahiptir. Bunun yanı sıra yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, kuruyemiş, D vitamini içeren gıdalar ve tahıl bakımından zengin besinler de kemik erimesini korumak için tüketilmesi gereken besinlerdir.

KEMİK ERİMESİNİ ÖNLEMEK İÇİN

  • Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içeren kayısı tüketin.
  • Vücuttaki D vitaminini aktif hale getirmek için en az 15 dakika güneş ışığından faydalanın.
  • Her gün D vitamini kaynağı yumurta sarısı tüketin.
  • Çay, kahve gibi kafein içeren içeceklerden uzak durun.
  • A, E ve C vitaminleri bakımından zengin olan ve bol miktarda kalsiyum içeren brokoli, marul gibi yeşil sebzeler tüketin.
  • Kalsiyum ve D vitamini deposu süt için.
  • Haftada iki gün kalsiyum bakımından zengin olan istiridye, karides gibi deniz ürünleri tüketin.
  • Sigara ve alkolden uzak durun.
  • İdrarla kalsiyum atılımını artırarak kemiklerdeki kalsiyum miktarını azaltan tuzu azaltın.
  • Sırtta kamburlaşma yapar

Osteoporoz vücudumuzda en çok omurgamızı etkiler. Osteoporotik kemiklerdeki kırıklar sıklıkla omurga, kalça ve el bileğini içerir. Kalça ve el bileğindeki osteoporotik kırıkların aksine omurgadaki kırıklar sıklıkla düşme veya travma ile ilişkili değildir.

Vücutta sessizce ilerleyen ve kırık oluşmadığı sürece belirti vermeyen osteoporoz vakalarının sadece yüzde 30'u klinik şikayetler ile belirlenirken, geri kalan kısmın çoğu rastlantısal olarak saptanıyor. Hastalığın yaygın bulguları ise bel ve sırt ağrıları, boyda kısalma, omurgada kırık, sırtta kamburlaşma olarak ortaya çıkıyor.

Sağlıklı koşunun 6 kuralı, 7 faydası

- 24 Şubat 2020 Pazartesi No Comments
Özellikle de fazla kiloların kendini belli ettiği yaz günlerinde pek çok kişi koşarak zayıflamanın ya da formunu korumanın peşinde. Sosyal hayatta 'Bugün koşacağım', 'Dün 1 saat koştum" diyerek arkadaşlar birbirini motive etmeye çalışırken, kötü bir sürprizle karşılaşmamak, koşuyu sağlıklı şekilde sürdürmek için koşmanın da kuralları olduğunu bilmek gerekiyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü modern kent insanının koşmaya her dönem olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu belirterek "Günümüzde özellikle metropollerde "kapalı devrede" yaşayan ve gününün oldukça az bir kısmını hareket ederek geçiren modern insan, hem fiziksel hem de mental olarak aslında genetik mirasına tezat oluşturmaktadır. Bilim adamları obeziteden depresyona kadar modern yaşamda sıkça karşılaştığımız birçok problemin genetik mirasımıza "ihanetimizden" kaynaklandığı konusunda hemfikirler" diyor. Dr. Tekin Kerem Ülkü, sağlıklı koşmanın 6 kuralını ve faydalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ayakkabıyı doğru seçin
Sağlıklı koşu sağlıklı ayakkabı seçimi ile mümkün olduğundan doğru ayakkabı seçimi çok önemli. Koşuya uygun ayakkabı, kişinin ayağına uygun, doğru desteği sağlayan ve koşu tipine özel bir ayakkabı olmalı. Doğru ayakkabı seçimi; koşu sporunda sıkça görülen ayak ve ayak bileği sakatlıklarından korunmanın ve keyifli bir koşunun ön koşulu.

Isınma hareketini ihmal etmeyin
Vücudun egzersiz öncesi esnekliğinin sağlanması çok önemli. Hareket ve esnekliği kombine eden dinamik ısınma oksijen ve kan akımını artırıp, eklem hareket açıklığını da destekleyerek sakatlıklardan korunmada ciddi destek sağlıyor.

Hekim onayı alın
Koşmak isteyen tüm bireyler için evrensel kabul edilmiş standart bir check-up programı yok. Ancak yapılan çalışmalara göre; titiz bir kardiyolojik muayeneye eklenen EKG, "Ani Kardiyak Ölüm" riskini yaklaşık 9 kat azaltıyor. Özellikle düzenli spor yapmayan 35 yaş üstündeki kişilerin de eforlu EKG ve Ekokardiyografiyi de içeren daha detaylı tetkik yaptırması gerekiyor. Kalp ve damar hastalığı olanlar ise mutlaka hekimlerinin görüşünü almalılar. Süregelen veya geçirilmiş ortopedik sakatlıkları bulunan kişiler de tedavi edilmeden koşuya başlamamalılar.

Her 15 dakika için 1 su bardağı su için
Vücudun koşma esnasında kaybettiği sıvıyı yerine koymak için bol su için. Yeterli sıvı desteğinin sağlanabilmesi için egzersiz öncesi 500 ml (2 su bardağı), yapılan her 15 dakika koşu için ekstra 250 ml (1 su bardağı), egzersiz sonrası susuzluk hissi olmasa bile sıvı tüketmeye devam edilmeli ve egzersiz sonrası tartıda kaybedilen her yarım kilo için 600 ml sıvı tüketilmeli.

Limit koyun
Koşma süreniz beklentilerinize göre değişmekle birlikte koşmaya yeni başlayan bir kişinin üst limitleri olmalı. Genel olarak haftada 2-4 kez, 20-30 dakikalık koşularla başlanmalı. Başlangıç koşu mesafesi ise 3-6 km arasında olmalı. Düzenli koşu ritmini yakaladıktan sonra haftalık yüzde 10 mesafe artışı ile koşulara devam edebilirsiniz. Daha önceden koşu ile ilgili sakatlık yaşadıysanız, bu artışı haftalık yapmak yerine iki haftada bir yapmanız, olası sakatlanmaların önüne geçecektir.

Yemekten 2 saat sonra koşun
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tekin Kerem Ülkü "Uzun bir koşu antrenmanı ile son öğün arasında en az 2 saatlik bir boşluk olmalıdır. Bu süre sindirim sistemi çevresinde toplanan kanın yeniden kas iskelet sistemine yönelmesi için de gereken süredir. Koşu öncesinde 150-200 kalorilik yüksek karbonhidrat içerikli bir atıştırmalık tüketilebilir. Koşu esnasında da her saat için 30-60 gram karbonhidrat içeren bir besin tüketilebilir. Bir saat süren bir egzersiz sonrası kasların toparlanma sürecini hızlandırması için dörtte bir oranında protein içeren bir karbonhidrat (250 ml çikolatalı süt) tüketebilirsiniz" diyor.

Koşmanın 7 faydası


Yapılan çalışmalar haftada sadece 30 dakika süre ile 3 haftadan daha uzun koşanlarda 7 faydaya işaret ediyor;

  • Uyku kalitesinin düzelmesi
  • Psikolojik açıdan iyileşme
  • İleri yaşlarda hafıza ve seçici dikkatin olumlu etkilenmesi
  • Kas-iskelet sisteminin güçlenmesi
  • Kardiyovasküler sistemin sağlıklı olması
  • Kanser riskini azaltma
  • İdeal kiloya ulaşma


Soğuk hava gözleri kurutuyor mu?

- 1 Kasım 2019 Cuma No Comments
Kış aylarının bir sonucu olarak ortaya çıkan hava kuruluğu, gözlerimizi de olumsuz etkiliyor. Kapalı mekanlarda daha fazla vakit geçirmenin de etkisiyle göz kuruluğu şikayetlerinin artış gösterdiğinin altını çizen Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emrah Altıparmak, kış aylarında gözlerimizi korumak için neler yapılabileceğinden bahsetti.

Soğuk havalarda ev ve iş yerlerinin ısıtılmasıyla, iç mekanlarda var olan nem miktarı belirgin biçimde azalıyor. Özellikle denize uzak, karasal iklimin hakim olduğu yerlerde yaşayanlar, bu değişimi daha yakından hissediyor. Ortamlarda azalan nem miktarının göz kuruluğundaki en önemli etkenlerden biri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Emrah Altıparmak, gözlerimizdeki kuruluğun batma, yanma, kaşıntı, bulanık görme gibi şikayetlerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor.

Bilgisayar başında çalışmak tetikliyor

Göz kuruluğu şikayetleri, özellikle mesleği gereği gün boyu bilgisayar başındaki çalışanlarda daha sık görülüyor. Bu kişilerin işlerine konsantre olurken, gözlerini ortalama 4-5 kez daha az kırptıklarına değinen Prof. Dr. Emrah Altıparmak, bu nedenle gözlerde batma, yanma, kaşıntı gibi şikayetlerin bu kişilerde daha çok olabileceğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Emrah Altıparmak, gün boyu bilgisayar başında ekrana bakarak çalışmak zorunda kalan kişilere şu önerilerde bulunuyor: "Bütün gün bilgisayar başında çalışan kişilerin 20 dakikada bir 20 saniye boyunca uzağa bakmaları gerekiyor. Bu sırada da ekrandan başka bir yere bakarak göz kırpmaları da gözlerin yararına oluyor."

Ortamı havalandırın ve nemlendirin

Göz kuruluğuyla ilgili şikayetlerin giderilmesinde kapalı ortamlarda yapılacak birkaç küçük değişiklik bile fark yaratıyor. Mümkün olduğunca ev ve iş yerlerinin havalandırılması ve ortamdaki nem miktarının artırılmasına yönelik tedbirler alınmasının yararlı olacağını belirten Prof. Dr. Emrah Altıparmak, nemlendirici aletler ya da kalorifer peteklerinin üzerine bir tas su konmasının bile ortamın nemlendirilmesinde etkili olacağını söylüyor. Eğer bunlar fayda etmezse, bir göz doktoruna görünmenin vaktinin geldiğini söyleyen Prof. Dr. Emrah Altıparmak, kuruluk şikayeti ile doktora başvuran hastalarda ilk başvurulan yöntemin suni gözyaşı damlaları olduğunu ifade ediyor. İlaç tercihinde ise hastaların muayene bulguları ve şikayetleri yol gösterici oluyor.

Karlı havalarda güneş gözlüğü şart!

Kış aylarına özgü ve gözlerimizi olumsuz etkileyen başka bir durum ise; özellikle kar yağışı ve karın yerde çok kaldığı bölgede yaşayanları ilgilendiriyor. Bilindiği üzere; kar örtüsü, var olan güneş ışınlarını bir ayna gibi yansıtarak, güneşin zararlı mor ötesi ışınlarının gözlerimize daha çok ulaşmasına neden oluyor. Prof. Dr. Emrah Altıparmak, "Bu nedenle karın yoğun olduğu bölgelerde, özellikle güneş ışınları da varsa, mutlaka güneş gözlüğü kullanılmalı. Böylece güneş ışınlarının hem kısa hem de uzun vadede zararlı etkilerinden korunmak mümkün" diyor.

Migren çocukları da vuruyor

- 15 Ekim 2019 Salı No Comments
Migren yalnızca yetişkinleri değil, küçük yaştaki çocukları da etkisi altına alarak yaşam kalitelerini olumsuz etkiliyor. 

7 yaşın altındaki çocuklar bu ağrıyı ifade etmekte güçlük çekseler de ağrının seyri kendini belli ediyor. Erkek çocuklarına nazaran, kız çocuklarında daha fazla görülen migren ağrıları okul performansını da olumsuz etkileyebiliyor. Central Hospital'dan Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Gamze Eroğlu Arığ, çocuklarda görülen migren ağrılarına dikkat çekerek hastalığın tanı ve tedavisi hakkında bilinmeyenleri anlattı.

Yetişkin hastalığı olarak bilinen migren aslında yaş ayrımı gözetmeden her bireyin günlük hayatını olumsuz etkileyebiliyor. Hayat kalitesini düşüren baş ağrısı hastalıkları içerisinde yer alan bu rahatsızlığın sıklığı, alınacak çeşitli tedbirlerle seyrekleştirilebiliyor. Çocuğu migrenden muzdarip olan ailelerin hastalığı iyi tanımaları ve iyi birer gözlemci olmaları gerekiyor. Çocuğun baş ağrısı şikayetleri başladığında gerekli bilgileri not almaları, ağrı sürecini gözlemlemeleri ve tedavi sürecinde çocuğun yanında olmaları büyük önem taşıyor.

Hastalıkta ışık ve sese karşı duyarlılık artıyor

Migren, ataklar halinde görülen ve bulantı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, görme bozuklukları, ışık ve sese karşı duyarlılığın artması gibi belirtiler ile gelişme gösteren bir hastalık. Nedeni bilinmeyen migren ağrıları, beyin damarları ve sinir iletim sistemindeki kimyasal değişiklikler ile ortaya çıkıyor.

Migren genetiktir

Migren genetik olarak ebeveynlerden çocuklarına geçebilen bir hastalık. Çocuklarda stres ve kaygı bozukluğu da doğrudan migreni tetikleyebiliyor. En büyük belirtilerden olan baş ağrısı küçük yaştaki çocukların okuldaki performanslarını, ev ödevlerini, aktivitelerini etkileyerek yaşam kalitelerini düşürebiliyor.

Görülme sıklığı yüzde 3 ile yüzde 10 arasında değişiyor

Migren ağrılarının, çocukların yüzde 3 ila yüzde 10 oranındaki bir kısmını etkilediği biliniyor. Okul çağına kadar kız ve erkek çocuklarında eşit olarak görülen migren hastalığı, ergenlik çağı ile birlikte kız çocuklarında iki kat daha fazla ortaya çıkmaya başlıyor.

Migren ağrılarının olası nedenlerinin incelenmesi gerekiyor

Genellikle 7 yaşın altındaki çocuklar kendilerini ifade etmekte zorlandıkları için hastalığın ebeveynler tarafından fark edilmesi kaygı verici olabiliyor. Çocuğun kendini kötü hissetmesi, sevdiği şeyleri yememesi, başının ağrıdığını söylemesi durumlarında ailenin hekime müracaat etmesi gerekiyor. Ağrının özelliklerinin incelenmesi, fiziki ve nörolojik muayenenin yapılması, gerektiği durumlarda MRI, BBT gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulup ağrının olası nedenlerinin incelenmesi gerekiyor.

Beslenme migren atağını tetikliyor

Beslenme düzeni de diğer faktörler gibi migren atağını tetikleyebiliyor. Migrenli hastaların tüketeceği yiyecekler ve içecekler, ani ataklar geçirmeye neden olabiliyor. Çocuğu çikolata ve kola gibi yiyeceklerden uzak tutmak migrende önem taşıyor.

Migren ilerleyen yaşlarda kaybolabiliyor

Migren hastalığı çocukların çoğunda ileriki yaşlarda kaybolabiliyor. Öncesinde doktorun önerdiği tedavi türüne uyarak tavsiye ettiği ilaçları kullanmak hastalığın etkilerini azaltabiliyor. Migrenin oluşmasına neden olan faktörlerden uzak kalmak son derece önemli. Gürültülü müzik dinlemek, bilgisayarda uzun süre vakit geçirmek ağrıları arttıran faktörlerin başında geliyor. Çocuğun stresten uzak durması, düzenli olarak egzersiz yapmaya özen göstermesi migren ataklarının önüne geçebiliyor.

Kirli hava beyni etkiliyor!

- 3 Ekim 2019 Perşembe No Comments
Sadece doğru ve dengeli beslenme, yaşam alışkanlıkları değil, soluduğumuz hava da beyin gelişimini ve beyin sağlığını etkiliyor. 

Hava kirliliğinin beyin sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu belirten uzmanlar, kirli havanın migren baş ağrılarını tetiklediğine dikkat çekiyor. Ağır metal kirliliğinin epilepsi, bunama ve Parkinson hastalığı gibi motor nöron hastalıkları ile de ilişkili olduğunu belirten uzmanlara göre, anne karnındaki bebeklerin beyin gelişimi de etkileniyor.

Beyinle ilgili hastalıklarından korunma ve beyin sağlığının önemine dikkat çekmek amacıyla Dünya Nöroloji Federasyonu (WFN) tarafından 22 Temmuz Dünya Beyin Günü olarak ilan edildi. Bu yılki konu ise "Sağlıklı Beyin İçin Temiz Hava" olarak belirlendi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, hava kirliliğinin beyin sağlığına önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Kirli hava beyinde hasar oluşturuyor

Hava kirliliğinin beyin için aslında çok düşünülmeyen bir tehlike kaynağı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:

"Hava kirliliği hem bedensel sağlık hem de özelinde beyin açısından gökten gelen görünmeyen bir tehlikedir. Tüm çevresel kirliliklerin dünyada her yıl 9 ile 15 milyon insanın ölümüne neden olduğu hesaplanmıştır. Nihayetinde beyin oksijen kullanan bir organdır ve hatta bedende en çok oksijen tüketen ya da gereksinimi olan organdır. Normal solunan havanın bu gezegende oksijen, azot ve karbondioksitten oluşan solumaya ve bedenimiz için ideal bir karışım oranı vardır. Bu denge olumsuz yönde bozulunca beden ve beyin de ideal talebine yanıt alamadığından hasarlar oluşmaktadır. Yani kirlilik, havanın doğal içeriğinin bozulmasıdır.Hava kirliliğinin bilindiği üzere en önemli sebebi insan faaliyetleridir."

Partikül maddeler hayalet ölümlere neden oluyor

Karbondioksit, karbonmonoksit, kükürtdioksit, azotoksitlerin insan eliyle fazlasıyla havaya salındığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Bunun yanında klorofloro karbon denilen ozon deliği yapan CFC'ler, beyine doğrudan hasar veren ağır metaller ve partikül/parçacık madde dediğimiz maddeler de atmosfere ellerimizle salmaktayız. Partikül maddeler görünmez, hayalet ölümlere neden olmaktadır. Partikül madde denilen şeyler, havada bulunan katı parçacıkları ve sıvı damlacıklar demektir. İnsan faaliyeti sonucu veya doğal olaylar sonucu atmosferi kirletirler. Partikül maddeler iki ana gruba ayrılırlar. Birinci grup ince partiküller denilen 2,5 mikron altında olan, yanma ve endüstriyel işlemler sonucu ortaya çıkarlar. Diğer grubu ise kaba partiküller oluşturur. Bunlar biraz daha büyüktürler. Her yerde görülen kırma, öğütme ve yollardan çıkan, havalanan tozlar bu tiptedir. Bu ikisinin büyüklükleri farkı bile bedene ve beyine farklı şiddette zarar vermeye neden oluyor. Büyük parçacıklar genelde burnumuzdaki hava süzgeçlerine takılıp kalırlar. Aşağı akciğere gidemez ancak küçük olanlar akciğerimizin en derinlerine, hatta kanımıza, beynimize kadar geçer. Buna da hepimiz kirli gazlar, egzoz dumanları, inşaat tozları ile ve de sanayi atıkları ile katkıda bulunuruz. Görünmeyen bir katil yaratırız" diye konuştu.

Nörolojik sorunlar ortaya çıkıyor

Beyine ve damar sistemine ulaşan bir kirliliğin damarları, beyin hücrelerini, beyin destek hücrelerini ve beyindeki kimyasal düzene zarar vermekte ve oluşan kayıpların derecesine göre de nörolojik sorunlar ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Beynimiz, kemik korumalı kafatası içinde yaklaşık 1300–1400 gr ağırlığındadır. Bu ağırlık, toplam vücut ağırlığımızın yaklaşık %2-3'ünü oluşturur. Buna rağmen beynimiz dinlenme halinde vücuttaki enerjinin %20'sini kullanır. Kalbin her atımında pompaladığı kanın ve oksijenin %15-20'sini beyin kullanır. Bu dakikada yaklaşık neredeyse 1 litre kana karşılık gelir. 20 dakikada 1 damacana kan ve oksijen demektir. Bunun doğal olarak temiz olması gerekir" dedi.

Migren, hava kirliliği ile ilişkili

Hemen hemen her türlü nörolojik rahatsızlığın hava kirliliği ile belirgin bir ilişkisinin tespit edildiğini ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Yıllardır en çok bilineni migren baş ağrılarıdır. Parçacık kirliliğinde, tozlar ve düşük oksijen migren başağrılarını tetikler. Bunun yanında ağır metal kirliliğinin yozlaştırıcı bunama ve Parkinson hastalığı, motor nöron hastalıkları ile ilişkisi tespit edilmiştir" dedi.

Epilepsi sıklığında artışa neden oluyor

Görünmeyen bir başka durumun da damar sağlığını ile ilgili olduğunu belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Damar sağlığını bozmaktadır. Beyin nihayetinde damarlarla beslenir.Yukarıda saydığım bütün kirlilik türleri, büyük ve küçük parçacıklar da dahil epilepsi sıklığında artış ile ilişkili bulunmuştur. Ağır metaller, genetik özellikler ön planda olsa da otizm ile ilişkili bulunmuştur. Yine multipl skleroz gibi bağışıklık hastalıkları da hava kirliliği olan yerlerde daha sık atak yapmakta veya çıkmaktadır. Özellikle 2,5 mikron ince ve hatta 0.1 mikron altındaki parçacıkların havada kirlilik düzeyinde çok bulunması bunama, Parkinson hastalığı ile sıkı ilişkilidir" uyarısında bulundu.

Temiz hava daha kalın beyin kabuğu demek

Hava kirliliğinin insanı aslında doğmadan önce anne karnında etkilemeye başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, hava kirliliğinin anne karnındaki bebeklerin beyin kabuğunun kalınlığını etkilediğini söyledi. Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:

"Bu yıl, 3 ay önce yayınlanan bir araştırma var. Hollanda Rotterdam'da 2002-2006 yılları arasında doğan okul dönemine gelmiş, 6 ile 10 yaş arasında olan 783 çocuk üzerinde yapılmış. Bu çocuklar annelerinin karnındayken, annelerinin maruz kaldıkları hava kirlilikleri derecesi ile ileriki yaşamda zekâları ve beyinleri karşılaştırılmış. Sonuç inanılmaz bir tehlike göstermiş. Havada ince parçacıklar arttığı dönemde anne karnında olan çocuklarda, daha ince beyin kabuğu tespit edilmiş. Bu ince parçacıklara maruz kalmak aynı zamanda beyinde iş veya ödev sırasında beyinsel kontrol mekanizmalarını zayıflattığı psikolojik testlerle, aynı çocuklarda gösterildi. Demek ki beyin gelişimi o kadar hassas ki, anne karnındayken annenin ne ile beslendiği ile değil, ne soluduğu ile de ilişkili beyin yapısı değişmekte.Temiz hava daha kalın beyin kabuğu demek.

Hava kirliliği zeka gelişimini bozuyor

Kirliliği ile ünlü Meksika'daki Mexico City'de de çocuklar üzerinde yapılan çalışmada kirliliğin zekâ gelişimini bozduğu 2008 yılında gösterilmişti. Hatta köpekler üzerine yapılan araştırmalar da aynı bölgede, beyin hasarları daha çok görülmüş. Nihayetinde de onlar da aynı havayı soluyor. Nihayetinde kirlenmiş hava beyin en çok oksijen kullanan organ olduğundan şiddetli şekilde ve sinsi olarak beyni etkiliyor. Bu şu anlama gelir, anneler gebeliklerinde sadece sağlıklı beslenmeyecek aynı zamanda sağlıklı hava da soluyacaklardır. Temiz hava yok ise o zaman kirli şehirlerden temiz hava olan yerlere kaçmalı gebeler."

1 silme tatlı kaşığı tuz yeterli!

- 17 Eylül 2019 Salı No Comments
Sofralarımızın vazgeçilmesi tuzu dengeli bir şekilde kullanmak gerekiyor. 

Uzun süreli aşırı tuz tüketimi kan basıncını artırarak hipertansiyona yol açabiliyor. Uzun dönemli diyet yapanlarda sıklıkla karşılaşılan düşük tuz tüketimi ise kalp atım denetiminin bozulmasına, kas yorgunluğuna ve zihin bulanıklığına sebep oluyor. Yaklaşık olarak 1 silme tatlı kaşığı tuz ile günlük ihtiyacın karşılandığını belirten uzmanlara göre, yemeğin tadına bakmadan tuz eklememek ve masadan tuzlukların kaldırılması gerekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, dengeli tuz tüketiminin önemine dikkat çekti.

Tuzun azı da çoğu da zarar veriyor

Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, uzun dönemli aşırı tuz tüketiminin felç riskini artırdığını belirterek şunları söyledi: "Tuzun içeriğine baktığımızda sodyum ve klordan oluşur. Kan basıncının düzenlenmesinde önemli bir rolü olan sodyum, fazla tüketiminde kan basıncını arttırmakta ve hipertansiyon hastalığına sebep olmaktadır. Uzun dönemli aşırı tuz tüketiminde ise felç riskini arttırmaktadır. Özellikle bazı böbrek hastalığı olan bireylerde sodyum atımında azalma olacağından tuz tüketimi sınırlandırılmalıdır. Bunun yanında uzun dönemli diyet yapan bireylerde sıklıkla karşılaşılan düşük sodyum tüketimi ise kalp atım denetiminin bozulmasına, kas yorgunluğuna ve zihin bulanıklığına sebep olmaktadır. Sodyum vücut için elzem bir mineraldir. Tüketim sınırının bilincinde olarak tüketilmesi ile zararlarından korunulabilir."

İyotlu tuz kullanılmalı

"Eğer guatr ile ilgili bir probleminiz yok ise iyotlu tuz almaya dikkat etmelisiniz" diyen Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, "İyot eksikliğine bağlı hastalıkların ortaya çıkmasıyla beraber 80'li yıllarda tuzlara iyot eklenmiştir. Ancak iyot uçucu bir mineraldir. Yemek pişirimi sırasında tuz eklendiğinde iyot buharlaşır ve etkisini kaybeder. Bu yüzden yemekleri pişirdikten sonra eklenirse hem tuzlu tat daha net alınır, böylece tüketimi de azalmış olur hem de iyot tüketimi de dolaylı yoldan arttırılmış olur. Eğer hipertansiyon kontrol altına alınabiliyorsa Himalaya tuzu gibi mineral içeriği yüksek tuzlar kullanılabilir. Tuz olarak iyotlu tuz kullanılması özellikle iyot alımı için çok önemli. Ayrıca minerallerden zengin olsun isterseniz kaya tuzunu da salatalarda kullanabilirsiniz" diye konuştu.

1 silme tatlı kaşığı tuz günlük ihtiyacı karşılıyor

Dünya Sağlık Örgütü'nün önerisine göre, günde 2400 mg sodyum tüketiminin yeterli olduğunu, diğer besinlerle de aldığımızdan ortalama 5 gram tuz alımı önerildiğini kaydeden Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, "Yaklaşık olarak 1 silme tatlı kaşığı tuz ile günlük ihtiyaç karşılanmaktadır. Bu miktarı ölçmek zor olabileceğinden tencere yemeklerinin yapımında göz kararı tuz atmak yerine 1 silme yemek kaşığı tuz aşılmamalıdır. Porsiyona göre ölçüldüğünde ortalama bir yemeğe düşen miktar günlük alınması gereken miktarı karşılayacaktır" uyarısında bulundu.

Masadan tuzluğu kaldırın

Tuz tüketiminde dikkat edilmesi gereken en önemli noktanın yemeklerin tadına bakmadan tuz eklenmemesi olduğunu belirten Köse, diğer tavsiyelerini şöyle sıraladı:

"2011 yılında yapılan bir çalışma üzerine ilerleyen zamanlarda restoranların çoğunda masalardan tuzluk kaldırılmıştır. Tüketicinin istemesi üzerine tuz eklenmektedir. Bu çalışmadaki amaç kültürümüzde yoğun olarak kullanılan tuzun azaltılmasıdır. Günlük hayatta da evde masadaki tuzlukların kaldırılması ilk adım olacaktır. Ayrıca tuz içeriği yoğun olan hazır paketli besinler, atıştırmalıklar, krakerler, hazır makarnalar-çorbalar, konserve sebzeler, salata sosları ve turşu tüketimine de dikkat edilmesi gerekir. Günlük beslenmede bunlara yer veriliyorsa tuz kullanımı neredeyse hiç olmamalıdır. Tuz ile ilgili doğru bilinen bir yanlış paketli besinlerde yazmıyor diğer içeriğinin az olduğunun düşünülmesidir. Bir paket çubuk kraker yediğinizde neredeyse günlük tüketilmesi gereken miktara ulaşmış olursunuz ve sadece bir öğünde… Tuzdan tamamen uzak durmak da sağlıklı değil, bu yüzden diğer besinler için de geçerli olan 'azı karar, çoğu zarar' sistemine devam edilmesinde fayda var."

Tuzu çok tüketiyoruz

Ülkemizde tuz tüketiminin çok fazla olduğunun yapılan araştırmalarda ortaya çıktığını belirten Yrd. Doç.Dr. Gizem Köse, "Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması 2010 veri tabanında yer alan 13 bin 707 kişinin yemeklere ekledikleri tuz hariç sadece yiyeceklerle aldığı sodyum oranı yüksek bulunmuştur. Türkiye'de tuz aşırı miktarda tüketilmektedir. Genel olarak önerilenin 2.5-3.5 katı kadar yani yaklaşık 1 yemek kaşığı kadar tuz tüketilmektedir" dedi.

Mevsim geçişlerinde nelere dikkat etmeli?

- 4 Eylül 2019 Çarşamba No Comments
Mevsim geçişlerinde, ısı farkları olduğu için ilkbahar ve sonbaharda hasta olma riski artıyor. 

Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece "Alerjik bünyelilerin ve astım hastalarının özellikle bu dönemde ilaçlarını düzenli kullanmaları çok önemli. 'İyiyim' diyerek ilaç kullanımını asla kesmemeliler" diyor.

Allerjenler kabusunuz olmasın

Alerjenler solunum yoluyla, ağızdan yutularak (besinler ve ilaçlar şeklinde), deri veya mukozadan temas ya da enjeksiyon yoluyla vücuda girerler. Alerjik reaksiyonların birçok tipleri vardır, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler. Tutulan sisteme göre deride ürtiker, gözlerde kızarıklık, burunda kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, solunum zorluğu ve öksürüğe sebep olur. Mevsimsel alerji genellikle üst solunum yollarında başlayıp zamanla alt solunum yollarını da tutar ve astım ataklarına sebep olur.

Ayrıca mevsimsel alerjinin yüzde 30 astıma dönüşmesi alerjide erken tanının önemini gösterir. Alerjiyi tetikleyen birçok etken var. Bunların arasında en yaygınları; ağaç polenleri, ev tozu akarları, evcil hayvanların tüyü, hamam böcekleri. Alerjiye karşı alınacak en temel önlem, alerjen maruziyetinden uzaklaşmak.

Ev tozu akarından korunmak için:

●Yatak odasından tüm toz toplayıcı eşyalar uzaklaştırılmalıdır. Halılar kalkmalı, kitap, dekoratif eşyalar, peluş aksesuarlar toplanmalıdır.

●Tüm yatak çarşaf, nevresim ve yastık kılıfları haftada bir en az 60 derece ısıda yıkanmalıdır.

●Ağır perdeler hafif ve yıkanabilir olanlarla değiştirilmelidir.

●Evcil hayvan varsa yatak odalarına girmesine izin verilmemelidir.

●Evin ortamı nemli olmamalıdır.

●Ev ve araba klima filtrelerinin düzenli temizlenmesi sağlanmalıdır.

●Polenlerin yoğun olduğu mevsimlerde sabah saatlerinde, açık alanlara çıkmamaya özen gösterilmesi gerekir.

●Çimen polenine alerjisi olanlar, bahçe çimlerini biçmemeli veya biçilirken ortamda bulunmamalıdır.

●Polenler ile kaplanma riskine karşı giysiler ve çamaşırlar polen mevsiminde açık havada kurutulmamalıdır.

●Otomobil alınacağı veya değiştirileceği zaman, polen yakalayıcı hava filtreleri olan modeller tercih edilmelidir. Otomobillerdeki polen filtresinin bakımı ise düzenli olarak yaptırılmalıdır

●Akşamları eve gelince kıyafetler değiştirilmeli ve duş alınmalıdır.

Yatak odasını karanlık tutun

- 28 Ağustos 2019 Çarşamba No Comments
Uyku hastalıkları hayatı zehir ediyor. Yaygın olarak görülen uyku apnesi yani uykuda solunum durması, beyni oksijensiz bırakarak hayati risk doğurabiliyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal, hastalığın tedavisi konusunda bilgiler verdi.

Uyku, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı her gün yenilememiz için önemli olan ve yaşamımızın üçte birini kapsayan aktif bir dönemdir. Uyku bozuklukları, yaşam kalitesinin azalmasına ve kişinin sağlığında bozulmaya neden olur. Uyku süresinin kişiden kişiye değişmekte olduğu ve bu sürenin 4 saat ile 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, Türkiye'de toplumun büyük çoğunluğunun (yüzde 75) 7-8 saat süreyle uyuma alışkanlığına sahip olduğunu göstermiştir. İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Figen Yavlal en sık görülen uyku bozukluklarını şöyle sıraladı:

UYKU APNESİ (SOLUNUM DURMASI): Bu hastalık grubunda en sık görüleni Uykuda Solunum Durması Hastalığı'dır. En sık belirtisi horlamadır. Horlama uyku sırasında gürültülü solunumla belirir. Obstrüktif uyku-apneleri olan hastalar bazen uygunsuz yerlerde uyuya kalabilmekte, iş ve özel hayatlarında uykululuk nedeniyle ciddi problemler yaşayabilmektedirler. Hastalar konsantre olmakta güçlük çekerler ve unutkanlıktan yakınırlar. Kolay sinirlenme, isteksizlik, iş veriminde azalma olabilmektedir. Erkeklerde cinsel sorunlar ortaya çıkabilir. Gece huzursuz bir uykuları vardır, boyun ve başlarında belirli terlemeleri olabilir. Sabah kalktıklarında baş ağrısı olur ve ağız kuruluğu hissederler. Uyku apnesi ciddi bir rahatsızlıktır. Oldukça önemli olabilecek kalp ve damar hastalıkları ile belirip, gece kalp krizi ve inmelerin en sık sebebidir.

Rahat Uyku İçin:

Uyku sırasında tüm kaslar gibi solunum kasları da gevşemektedir. Aşırı kilo, uygunsuz boğaz, burun, ağız ve çene yapısı solunum yolunu daha dar hale getirir, uyku sırasındaki gevşemenin de etkisi ile solunum yolu kapanır ve apne oluşur. Alınacak bazı önlemler hastalığın etkilerini azaltabilir.

Kilo verme: Bazen 5-6 kilo vermekle belirtiler hafifleyebilir. Ancak hastalığın ilerlemiş formlarında metabolizma bozukluklarına sebep olarak kilo vermeyi imkânsız hale getirdiği, birçok hastanın aşırı gayretlerine rağmen kilo veremedikleri, kilo verseler bile bu kiloyu koruyamadıkları saptanmıştır.
Alkol: Yatmadan önceki saatlerde alınan alkolün uykuda apnelerin daha sık ve uzun süreli olarak ortaya çıkmasına neden olduğu bilinir. Bu nedenle uyumadan önce alkol alınmamalıdır.
Uyku ilaçları: Uyku ilaçları da alkole benzer bir etki ile solunum merkezini baskı altına almakta ve apnelerin uzamasına neden olur.
Pozisyon: Bazı hastalarda horlama ve/veya solunum durmaları sadece sırtüstü yatarken ortaya çıkar. Bu hastalarda sırta konulan yastıklar veya pijamaya yerleştirilen tenis topu hastanın sırtüstü yatmasını engelleyebilir ve uykuda solunum problemlerini çözebilir.
Burun tıkanıklıkları: Burun tıkanıklığına sebep olan patolojiler horlamayı yüzde 10-15 oranında arttırır. Bu tıkanıklıklara yönelik tedaviler horlama ve uykuda solunum düzensizliklerini bir miktar azaltacaktır.

Uyku apne sendromu CPAP ile tedavi edilebilir. CPAP tedavisi basıncı ayarlanabilen bir hava kompresörü aracılığı ile burundan basınçlı hava verilerek uygulanıyor. Ağız içinde oluşan pozitif basınç, uyku sırasında hava yolunun gevşemesine ve tıkanmasına engel oluyor.

STRESİ KONTROL ALTINA ALIN

En sık görülen diğer uyku bozukluklarından insomnia ve narkolepsi de günlük yaşamı olumsuz yönde etkiler.

İNSOMNİA: Uykuya dalma veya sürdürmede güçlük, yani uykusuzluk (insomnia) toplumda her üç kişiden birinde görülen önemli bir sağlık problemidir. Uykusuzlukla başa çıkarken stres ile baş etmeyi öğrenmek tedaviye yardımcıdır. Yatak odasını mümkün olduğunca sessiz ve karanlık tutmak için gölgelik veya kalın perdeler kullanın. Kafein, alkol ve sigaradan uzak durun. Hafta sonu da hafta içi kadar uyumaya dikkat edin, çalışma saatlerinizi ayarlayın. Uyku haplarını doktorunuzun bilgisi dışında kullanmayın.

NARKOLEPSİ: Kişinin uyanıkken dayanılmaz uyku atakları olması hastalık belirtisidir. Gündüz olan bu durum pek çok nedene bağlı olabilir: kullanılan çeşitli nörolojik ve psikiyatrik ilaçlar, metabolik ve endokrin sebepler (DM, Tiroid bozuklukları), uyku apne sendromu, gece sık uyku bölünmesi, depresyon gibi…

UYKU LABORATUVARI NEDİR?          Uyku bozuklukları, uyku laboratuvarında yapılanın testlerle belirlenerek tedavi edilebiliyor. Hasta testin yapılacağı akşam laboratuvara duşunu almış, temiz saçlar ve tıraşını olmuş olarak gelir. Testin yapılacağı gün, alkollü ve kafeinli içecekler alınmamalı, aşırı egzersizden kaçınılmalı, gün içi uyku engellenmelidir. Kullandığı ilaçlara devam edilmeli yalnızca uyku için aldığı hipnotik ilaçlar 1 hafta önceden kesilmelidir. Hastaya yapılacak işlem ayrıntılı olarak teknisyen tarafından anlatılıp, gerekli elektrodlar takılarak işlem kaydına başlanmalıdır. Uyku laboratuvarında yapılan kayıt 6-8 saat kadar sürer. Uyku laboratuvarları ev konforunda dizayn edildiğinden hastane anksiyetesinden uzak olarak test yapılır.